Blog

Kontrol İhtiyacı Neden Doğar? Neden Kontrol Ederiz?

Genelde hepimizin çevresinde ‘’Hiç kimse bir işi benim kadar ayrıntılı düşünemez ve daha iyisini yapamaz’’ diyen kişiler vardır. Her şeyin en iyisi olduğundan emin olana kadar tasarlar, uygular ve uygulatırlar. Hayli yorucu olan bu çaba, beraberinde pek çok kaygıyı getirir. Bu kaygının sonucu olarak da kişi herkesin ve her şeyin kendi kontrolünde olmasını ister. Yani; kontrol davranışının en önemli nedeni kaygıdır. Kaygıyı yönetebilmek için kontrol ederiz. Endişe, zorlantı, bunaltı, içten içe bir şeylerin kişinin ruhunu kemirmesi; kontrol etme davranışının içsel sebepleridir. Kontrol dışında gerçekleşen en ufak bir durum ya da değişiklik kişinin canını çok fazla sıkar. Kontrol etmeyi yaşamının en orta yerine koyan kişiler, en ufak bir aksilik veya engelle karşılaştıklarında ya da işler planladıkları gibi gitmediğinde; inanılmaz öfkeli, gergin ve kızgın bir hal alabilirler. Bu kişinin aile ve yakın çevresi; kişiyi tanıdığı ve bu sürece çok alıştıkları için anlayışlı davranabilirler. Ancak birey için iş ve sosyal hayat, davranışlarını bilmediği onlarca insanla doludur ve hayli zorlu geçmesi muhtemeldir. İçinde bulunduğu durum kişinin kendisini sürekli stresli hissetmesine ve fazlası ile yorucu ya da içinden çıkılamaz hale dönüşmesine neden olmaktadır. Kontrol etmekten yorulan ve artık buna dur demek isteyerek psikolojik danışmanlık alan çok fazla danışanımız var. Bu danışanlarımıza kontrol etmediğinizde ne olur? Sorusunu yönelttiğimizde genellikle; bir aksilik olabilir, istediğim gibi olmaz, hatalı olabilir, eleştirilebilirim, yaptıklarım beğenilmeyebilir. Gibi yanıtlar alırız. Bu yanıtlar da karşımıza diğer bir önemli sebep olan başarısızlık korkusunu çıkarıyor. Kişi hata yapmaktan ve yapılmasından ya da yetersiz kalmaktan öyle sine korkar ki, işi şansa bırakmaz. Detaylar, ayrıntılar önemlidir. Titiz, düzenli, planlı, programlı, mükemmeliyetçi, katı kuralcı yani obsesif kişiliklerdir. Eleştirilmeye ve yargılanmaya tahammülleri olmadığı için ya da en korktukları şey bu olduğu için sürekli kendilerini mükemmeli elde etmeye zorlarlar. Dolayısıyla her işi en ayrıntılı şekilde tasarlarlar ve kendileri halletmek isterler. Kimseye sorumluluk veremezler. Sorumluluk verdiklerinde de teslim aldığı işi tekrar kontrol ederler. Çünkü güvenemezler. Bu yüzden de beş kişinin yapacağı işi tek başına yapar, kapasitesinin üzerinde bir enerjiyle çalışırlar. Sürekli telaşlı ve panik haldedirler. Hem fiziksel olarak kendilerini çok yorarlar hem de zihinsel olarak çok doludurlar. Hep bir sorun çıkacak, yanlış olacak gibi düşüncelerle zihinleri olumsuzluklarla dolu olduğundan olumsuz duygulara sahiptirler. Öylece yıpratırlar, tüketirler kendilerini ve tabi sonunda da depresyon kaçınılmaz olur. Artık isteksiz, yorgun, hiçbir şeyden zevk almayan, çok hassas ve kırılgan biri olarak hayatlarına devam ederler. Tam da bu noktada bu ağır yüklerle baş etmeye çalışan kişiler, fizyolojik olarak da bazı sorunlarla karşılaşabilirler. Yorgun ve huzursuz hissetme, rahat uyku uyuyamama, sürekli düşünme, baş, omuz ve sırt ağrıları, nefes darlığı, terleme ve kalp sıkışması; kontrol davranışında bulunan kişilerin yaygın olarak yaşadıkları fizyolojik semptomlar arasındadır. Kontrol, yaşamımız için çok önemli bir kavramdır. Kişinin kontrol davranışı çok fazlaysa ve kişi bu davranışı esnetemiyorsa kontrolden çıkar. Bu da kaygı bozukluğu, panik atak, obsesif kompülsif bozukluk gibi sorunlara neden olur. Panik atak, kontrolü kaybetmekten korkar; obsesif kompülsif bozukluk da kontrolü hissedemez ve hissedebilmek için bir şeyleri kontrol eder. Aslında yine kontrolü yitirme duygusu ve kontrolü yeniden kazanma çabası vardır. Kişi, iç dünyasında kontrol edemediği duygu ve düşüncelerini, dışarıdaki semboller üzerinden kontrol etmeye çalışır. Yani; içsel sistemi sağlayamadıkça dış nesneleri kontrol etmiş olur. Saatlerce masayı düzenlemekle, evi temizlemekle, bir şeyleri istiflemekle uğraşır. Hatta bu tarz danışanlar terapiye önceden hazırladıkları notlarla gelirler. Seansı kontrol ederler, terapisti kontrol ederler, eşinin kıyafetini, çocuğunun yediği yemeği, personelin dosyasını, dosyanın simetrisini… Her şeyi kontrol ederler çünkü sistem, kontrol ettiği anda rahatlar. Ancak o da maalesef çok kısa sürer. Kişiler neden her şeyi kontrol etmek zorunda hissederler? Herkesin hikayesi farklıdır. Öncelikle kişiyi bu davranışa iten sebeplere odaklanmak gerekiyor. Örneğin; bir annenin sıklıkla çocuğunun yediği yemeğe karıştığını ele alalım. Şunu yemeli, bunu yememeli, bu kadar yemeli, sağlıklı bir kiloda olmalı vs. gibi sürekli olarak çocuğunu kontrol altında tuttuğunu düşünelim. Bu annenin çocuğunun yediklerine neden bu denli karıştığının altında yatan sebepleri araştırmak üzere çocukluk yaşantılarına ışık tutmak, çoğu zaman pek çok sorunun yanıtı niteliğindedir. Çünkü bu anne belki de çok kilolu bir çocukluk geçmişine sahip olabilir, arkadaşları onunla dalga geçmiş hatta lakap bile takmış olabilir. “Şişko patates, yağ tulumu…” Kendine bu lakaplarla seslenilmiş olması, bugünün annesinin çocukluk döneminde büyük bir utanç yaşamasına sebep olmuş ve kendini çok kötü hissetmiş olabilir. Ne giyerse giysin kendine yakıştıramamış, kendini beğenmediği gibi başkaları tarafından da beğenilmediğini hissetmiş olabilir. Alay edilmeye maruz kalmak, beğenilmemek kişiyi o zamanlar aşırı üzmüş olabilir. O küçük çocuk için şişmanlık bir travmaysa, yetişkinliğinde o yaralı yanını iyileştirircesine çocuğunun yemeğini kontrol ediyor olabilir ya da çocuğu da kendi yaşadıklarını yaşamasın diye çocuğunu korurcasına onun yediklerini kontrol ediyor olabilir. Ya da aslında hiç böyle bir travma yoktur, mükemmeliyetçi bir annedir ve her şey kitabına uygun olsun istiyor olabilir. Bir anne için çocuğunun sağlıklı beslenmesi elbette önemlidir. Ancak bu durum, kişi için büyük bir dert ise; kişi bu konuya çok fazla yatırım yapıyorsa, işler istediği gibi gitmediğinde perişan oluyorsa işte burada geçmişte bitmemiş işlere, çözümlenmemiş meselelere bakmak gerekiyor. Kontrol davranışıyla nasıl baş edilebilir? psikolojide bazı kuramlar erken dönem yaşantılara odaklanırken, bazı kuramlar da günlük hayattaki kaygının tetikleyicilerine ve obsesif düşüncelere odaklanır. Hangi yaklaşımla olursa olsun, amaç; kontrol ihtiyacının azaltılması ve kaygının işlevsel hale gelmesidir. Kontrol ihtiyacının arkasında yatan işlevsiz düşünceler yerine işlevsel olanları koymaya çalışırız. Terapide sorunun asıl kaynağı bulunduğunda, kişi bunlarla yüzleştiğinde ve hikayeyi anlamlandırdığında sistem rahatlar. Kişi gerçek duyguyu tanımlayabildiğinde hepimizin ihtiyaç duyduğu kontrol mekanizmasına sahip olmuş oluyor. Yaşam gerçekten kişinin kontrölündeyse kontrol etmeye çalışmaz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Sonbahar Depresyonu

İlkbaharın gelişi ve devam eden yaz mevsimiyle birlikte uzun günler, sıcak hava, tatiller ve yapılan tüm aktiviteler bizi adeta kendimize getirir ve çok iyi hissettirir. Güneşli bir güne uyanmak bile başlı başına psikolojimiz üzerinde büyük oranda olumlu etkiye sahiptir. Işıl ışıl geçen yaz günlerinin ardından dökülmeye başlayan yapraklar, kasvetli ve serin hava ile birlikte modumuzun yavaş yavaş düştüğünü fark ederiz. Bu mevsimsel dönüşümden psikolojik açıdan etkilenmemek ve sonbahar yorgunluğuna yakalanmamak hemen hemen mümkün değildir. Bu yorgunluk da ilerleyerek sonbahar depresyonuna davetiye çıkarabilir ve ağır semptomlarla hayatı zorlaştırabilir. Kısalan günler dolayısıyla azalan gün ışığı, melatonin (uyku) hormonunun yükselmesine sebep olur. Bu da kişide yorgunluk, halsizlik gibi etkiler bırakır. Öte yandan seratonin (mutluluk) hormonu da azalan gün ışığıyla birlikte daha da az salgılanır. Tüm bu hormonal değişiklikler, kişide depresyon oluşumuna zemin hazırlar. Sonbahar Depresyonunun Belirtileri Nelerdir? Mevsime bağlı gelişen depresyon da tıpkı patolojik depresyon gibi aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir. Sürekli uyuma veya hiç uyuyamama hissi. İsteksizlik, halsizlik, yorgunluk. Daha önce zevk aldığı şeylerden keyif alamama. Mutsuzluk hissi. Gündelik işleri yapmada zorlanma. Artan veya tamamen azalan iştah. Sürekli uyuma veya hiç uyuyamama hissi. Değersizlik ve yetersizlik duyguları. Cinsel isteksizlik. Konsantrasyon problemleri. Sinirli ve gergin ruh hali. Kaygı sorunları. Genelde sonbaharda başlayan bu belirtiler, kış bitimine kadar devam edebilmekte ve kişinin hayat kalitesini ciddi oranda olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu belirtilerin devamlılığı halinde ise kişide görülen depresyon şiddetinin artması ya da bir ileri boyuta taşınması önemli bir ihtimaldir. İlerlemeye devam eden bu durum hayatı tehdit eden intihar gibi düşünceleri de beraberinde getirebilir ve hatta teşebbüs noktasına gelinebilir. Yapılan araştırmalar sonbahar depresyonunun erkeklere oranla kadınlarda daha fazla görüldüğünü göstermektedir. Çünkü kadınların seratonin (mutluluk) hormonu duyarlılıkları erkeklere göre daha yüksektir. Ayrıca daha önce depresyon yaşamış veya genetik olarak depresyona yatkınlığı olan kişilerde sonbahar depresyonu görülme ihtimali yüksektir. Sonbahar Depresyonundan Korunmak İçin Önlemler Açık alanda yürüyüş yapın. Kendinize tatil fırsatı yaratın. Dengeli beslenmeye özen gösterin, karbonhidrat ve şekerli yiyeceklerden uzak durun. Uyku düzeninize dikkat edin. Fırsat buldukça sosyal ortamlarda yer alın. Gün ışığından maksimum düzeyde yararlanın. Spor ve yoga yapın. Sevdiğiniz hobilere yönelin. Olumlu düşünün ve kendinizin değerli olduğunuzu asla unutmayın. Yaptığınız her şeye rağmen içinizdeki kötü his geçmiyorsa, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Sonbahar depresyonuyla ilgili detaylı bilgi ve randevu için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek, +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.

Lohusa Depresyonu

Hamileliğin ardından gerçekleşen doğum ve annenin bebeğini kucağına aldığı ilk andan itibaren anne için lohusalık dönemi de başlamış olur. Bu döneme aynı zamanda, fizyolojik, psikolojik, ilişkisel ve sosyal olarak pek çok değişimin aynı anda yaşandığı çok katmanlı bir evre de diyebiliriz. Dünyaya yeni bir hayat getirmek çok özel ve kıymetli elbette. Ancak annenin değişen hormonları ile birlikte yaşadığı uyku yoksunluğu ve duygusal kargaşa gibi durumlar neticesinde bu süreç, anne için oldukça zorlayıcı aynı zamanda. Halk arasında 40 gün olarak adlandırılan lohusalık dönemi, 6 haftalık bir zaman dilimini kapsar. Hamilelikte yükselen HCG, östrojen, progesteron, oksitosin ve relaksin hormonları, lohusalık döneminde eski seviyesine dönmeye başlar. Yeni doğum yapan çoğu anne genellikle bu dönemle birlikte ruh hali değişimleri yaşar. Ağlama nöbetleri, kaygı ve uyku güçlüğü gibi durumlar, doğum sonrası bebek hüznü olarak adlandırılır ve yeni anneler bu ruh halleriyle sıklıkla karşılaşır. Bebek hüznü genellikle doğumdan sonraki ilk iki ila üç gün içinde başlar ve iki haftaya kadar sürebilir. Bu büyük hayat değişimine hormanlardaki değişimler de eklenince, bu sürece uyum sağlamak her anne için zorlayıcı olabilir. Lohusa dönemi doğum yorgunluğu, tecrübesiz annenin bebeğin bakımı konusundaki kaygıları, tetiklenen yetersizlik duyguları, sosyoekonomik durum, annenin bu sorumluluklar karşısında eşinden ve çevresinden yeterli sosyal yardım almayışı, daha önceki sorunlu doğum tecrübeleri, kaybedilen bebek geçmişi, zor hamilelik gibi faktörlerin de etkisiyle, annenin bu döneme uyum sağlaması çok daha zor hale gelmektedir. Anne, bebeğinin doğumuna bilinç düzeyinde çok hazır olsa ve doğum sonrasındaki sorumluluklar çevresi tarafından çok yeterli bir şekilde desteklense bile annenin kendi arka bahçesinde kendisinin bile hatırlamadığı erken dönem travmaları, bebeğin doğumuyla tekrar tetiklenebilir. Örneğin; annenin istenmeyen bir bebek olması veya kendi doğum anının travmatik geçmesi gibi durumlar var olabilir. Bu durumlarda annenin bilinci kötü anıyı hatırlamıyor olsa bile bedeninin ve bilinç dışının hatırlaması, kendi doğum sonrası sürecine de negatif yönde etki edebilir. Her doğumda aslında anne, kendi kendini bilinç dışı olarak tekrar doğurduğu için o bitirilmemiş işler, halı altına süpürülmüş travmalar; bebeğin doğumuyla birlikte bir anda yeni annenin önüne serilebilir. Bütün bu etkenlere hormonal değişimler de eklenince, çok sayıda annenin karşı karşıya kaldığı lohusa depresyonunun yaşanmasına neden olabilir ve  anne üzerinde çok ciddi etkiler bırakabilir. Lohusalık  depresyonu, bir karakter kusuru ya da zayıflık değildir. Bazen sadece doğum yapmanın bir komplikasyonudur. Her on yeni anneden birinin lohusalık depresyonu yaşaması da bunun aslında utanılacak veya suçlu aranacak bir şey olmadığının kanıtıdır diyebiliriz. Doğum sonrası depresyonunuz varsa hızlı bir tedavi, belirtilerinizi yönetmenize ve bebeğinizle bağ kurmanıza yardımcı olabilir. Lohusa Depresyonu Belirtileri Lohusa depresyonu, lohusalık döneminde görülebildiği gibi doğumu takip eden ilk bir yıl içerisinde de ortaya çıkabilen bir depresyon çeşididir. Patolojik depresyon belirtilerinin yanı sıra, bu depresyon çeşidine özel semptomlar da eşlik edebilmektedir. Bu semptomlar; Annenin kendini güçsüz ve enerjisiz hissetmesi. Ağlama krizleri. Kendini değersiz hissetme. Bebekle yetersiz ilgilendiği düşüncesi. Sürekli uyuma isteği veya hiç uyuyamama. İştah kaybı veya normalden fazla yeme. Suçluluk duygusu. Sosyal izolasyon. Aşırı duygu değişimleri. Tüm bu belirtilerin yanı sıra lohusa depresyonunu ağır geçiren annelerde kendine veya bebeğe zarar verme, hatta intihar veya bebeği öldürme düşünceleri gibi uç semptomlar da görülebilir. Lohusa depresyonu, sanılanın aksine sadece anneyi etkileyen bir süreç değil, bir aile hastalığıdır diyebiliriz.  Bu sürecin hem evlilik ilişkisine hem de bebeğin zihinsel ve psikolojik gelişimine uzun süreli etkileri olasıdır. Aileye yeni bir bebeğin katılması sorumlulukların arttığı zorlu ve stresli bir süreç iken, lohusalık depresyonu da eklendiğinde ilişkilerde kopma noktasına gelinebilmektedir. Bu dönemde genellikle her iki eş de kendisini çok yalnız bırakılmış, anlaşılmamış ve destek olunmamış hissedebilir. Annenin yaşadığı depresyon erkekler üzerinde kızgınlık ya da öfke gibi tavırlara da neden olabilir. Bu ciddi durumu anlamlandırmayan erkek, eşini; çocuğu ile yeteri kadar ilgilenmemekle, olur olmadık şeylere ağlayıp kızmakla, kendilerine kötü davranmakla suçluyor, bebekleri ile ilgili sorumlulukların kendi üzerine kaldığını düşünebiliyor. Aslında bu öfkenin altında eşine nasıl destek olacağını bilememe halinin getirdiği çaresizlik ve korku yatıyor olabiliyor. Kadın ise yaşadığı bu zorlu süreçte kendini yeteri kadar anlaşılmamış, çevrenin de etiketlemeleri ile birlikte daha çaresiz ve suçlu hissetme eğiliminde olabiliyor. Eşinin yeteri kadar destek ol(a)mayışı bu noktada ilişkide büyük bir kırılma anına neden olabiliyor ve doğumdan seneler sonra bile bu sürecin etkileri çift arasında görülebiliyor. Neyse ki bu zorlu süreci birlikte el ele atlatabilen çiftler de bulunmakta. Süreci birlikte atlatan bu çiftlerin aslında açık iletişime çok daha fazla önem verdiği ve zorlandıkları konularda uzmanlardan destek almaya daha açık olduklarını gözlemlemekteyiz. Bir anne depresyona girdiğinde, çocukları da acı çeker. Çünkü depresyon, ebeveynlerin bebekleriyle şefkatli ve istedikleri gibi bağ kurma becerilerini azaltır. Depresyon insanların duygularını ifade etme biçimini engeller ve davranışların değişmesine neden olabilir. Depresyonda olan anne ve babalar, depresyonda olmayan anne babalar kadar göz teması kuramaz veya gülümseyemez. Depresyonu olan birçok ebeveynin bebekleriyle oyun oynama, konuşma veya şarkı söyleme gibi olumlu etkileşim kurma olasılığı daha düşüktür. Bazı araştırmalarda, depresyonda olan annelerin bebekleriyle birlikte kendi dillerinde daha az duygu ve ifade kullandıklarını göstermektedir. Depresif ebeveynlerin çocuklarına karşı daha tutarsız olduğu da araştırmalar tarafından desteklenmektedir. Bu araştırmalarda; lohusalık depresyonu yaşayan annelerin bebeklerinin, bu duruma sahip olmayan annelerin bebeklerine göre daha az etkileşime girdiği, yaygara kopardığı, daha sık ağladığı ve daha yüksek düzeyde fizyolojik stres altında olduğu gözlemlenmektedir. Bu bebeklerin dil gelişimleri de yaşıtlarına göre daha yavaş gelişiyor. Anneler, depresyonun şiddetine bağlı olarak; doktor muayenelerini ayarlama, bir evi bebekler için güvenli hale getirme, mama zamanlarını ayarlama gibi temel çocuk sağlığı görevlerini yönetmekte bile sorun yaşayabilirler. Özetle, ebeveyn depresyonu sadece bir ebeveynin dünya algısını değil, aynı zamanda bir çocuğun içsel ve dışsal dünya deneyimini de etkiler diyebiliriz. Ebeveynler, çocuklarından ne kadar kopuk olursa; çocuğun yakın bağlar ve sağlıklı duygular oluşturamama riski o kadar büyük olur. Bütün bu zorlantılar erken dönemde bebeğin bağlanma biçimini de olumsuz etkiler. Bu durum, bebeklerin daha kaygılı veya kaçıngan bağlanma stiline sahip olma riskini artırır. Bağlanma biçimleri bütün hayatımız boyunca yakın çevremizle olan ilişki biçimlerimizi belirleyen davranışsal ve duygusal kalıplar olarak özetlenebilir. Lohusalık süreci de hamilelik süreci gibi anneye özeldir. Kimi anne, bu süreçleri çok rahat ve mutlu yaşarken kimi anne zor, sıkıntılı ve mutsuz geçirebiliyor. Ne olursa olsun, siz değerlisiniz ve tüm aile için değerli bir birey olduğunuzu unutmamalısınız. Anne için bebek elbette çok önemli ancak kendinize de vakit ayırmanız olmazsa olmazdır. Mutlaka düzenli beslenmeli ve küçük molalarla kendi isteklerinize yönelmelisiniz. Bu

Toplumsal Travmalar ve Psikolojik Desteğin Önemi

Travma; kişinin yaşadığı veya tanık olduğu, aniden ve olağan dışı yaşanan olumsuz olaylar karşısında çaresizlik, üzüntü, korku ve tehdit hissettiği aşırı durumlardır. Bu durumlar, kişi üzerinde son derece yıpratıcı etkiler bırakır ve bu etkilerin sonuçları olarak kişi sürekli o anda takılı kalır ve her yeni gün travmanın yaşandığı o günün tekrarı haline gelir. Toplumsal travma ise, aniden yaşanan yıkıcı bir olay sonrasında toplumun büyük kesiminin etkilenmiş olduğu durumları anlatmaktadır. Bu olay veya olaylar karşısında kişiler korku, üzüntü, çaresizlik gibi duyguları beraberinde yaşamaktadır. Elbette bu son derece yıkıcı özellikleri barındıran travma, beden bütünlüğünün tehdit edilmesine dahi varan sonuçları da birlikte ortaya çıkarabilir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de geçmişten günümüze dek çok sayıda toplumu etkileyen onlarca olay yaşanmıştır. Bu olaylar elbette bireyler üzerinde travmaya sebep olan pek çok etkiye de neden olmuştur. Geçmiş dönemlerde savaşlar, yakın geçmiş de ise terör, deprem, afet ve salgın hastalıklar pek çok kişi üzerinde travmaya sebep olmuştur. Toplumsal travmaların ortak paydası; aynı olayın çok kişi üzerinde sarsıcı etki bırakmış olmasıdır. Toplumsal Travmaların Kişiye Etkileri Bu olayların kişilerde algılanış biçimleri, etkileri ve travmayı dışavurumları; genetik aktarım, geçmiş yaşantılar, stresle başa çıkma kapasitesi gibi etkenler çerçevesinde farklılık göstermektedir. Yaşanmış olan travmaların genetik olarak aktarıldığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu çerçeveden baktığımızda yıkıcı bir depremin ardından kişinin önceki kuşaklardan bugüne yansıyan bir travması varsa, bu kişinin yaşayacağı travmanın büyüklüğü diğer kişilere göre daha fazla olacaktır. Aynı şekilde daha önce yangın deneyimi olan bir kişi için Türkiye’nin pek çok noktasında çıkan yangın haberlerinden etkilenmek çok daha farklı ve büyük boyuttadır. Yaşanan olayların kişiyi bire bir etkilemesi, olayı yaşaması veya bizzat tanık olması da elbette travmanın şiddetini artıran durumlardandır. Son dönemlerde yaşanmış olan İzmir depremini ele alacak olursak; bu deprem toplumun büyük çoğunluğunu korkuttu, üzdü; yıkıma ve kayıplara uğrayan kişiler üzerinde çok ciddi travmalara yol açtı. Aynı zamanda 1999 yılında gerçekleşmiş olan depremde yıkım ve kayıp yaşayan kişilerde de bu travma, büyük ölçüde tetiklenmiş oldu. Olaya uzaktan tanık olan, sosyal medya ve basından takip eden kişilerde ise; olayı bire bir yaşayanlar için üzülürken bir yandan da ya benim veya sevdiklerimin de başına gelirse kaygısı baş gösterdi. O günü yaşayanlar ve travmaya sahip olan kişiler hala o günü yaşamaya devam ediyorlar, travma şiddeti çok daha düşük olan kşişiler ise en ufak bir tetikleyici ile kaygılanmaya ve zihinlerinde depremle yaşamaya devam ediyorlar. Aynı şekilde son günlerde yaşadığımız yangın olayı da Türkiye’nin pek çok bölgesindeki kişiyi etkilemiş durumdadır. Olayı yaşayanlar, evlerini kaybedenler, hayvanların yandığını gören veya bu yangını söndürmek için canla başla çalışan kişiler, bu durumdan çok ciddi etkilenirken; medya ve sosyal medyadan olayları takip eden kişiler için de büyük bir stres ve kaygı kaynağı olmuştur.​ Toplumsal travmaların dışavurumu noktasında ise kişilerin reaksiyonları farklıdır; sessiz kalıp konu hakkında konuşmayarak olayı unutmaya çalışmak isteyenler ya da farklı kişilerle olayları paylaşarak kendini rahatlatma yoluna gidenler bu davranışlara örnektir.  Genel olarak ise yas, çaresizlik, olayların meydana gelişinde suçluluk, hayatta kalma suçluluğu, acizlik, aşırı kaygı gibi belirtiler görülebilir. Aynı zamanda bu durumlar kişilerde travma sonrası stres bozukluğuna da sebep olabilir. TSSB’nun belirtilerini ise travmatik olayı sık sık hatırlama, uyku problemleri, çabuk sinirlenme, olayı hatırlatan unsurlara karşı aşırı hassasiyet ve tepkiler şeklinde özetleyebiliriz. Toplumsal travmalar, kolektif bellekte çok uzun süreler durur ve bu olayların unutulması çok uzun zaman alır. Kişilerde bıraktıkları etkiler ise tedavi edilmezse şiddetine göre her gün tekrar eder. Dolayısıyla eğer toplumsal travmaların yıkıcı etkileri, hala zihninizde büyük bir yer kaplıyor ve siz her gözlerinizi kapattığınızda o sahne canlanıyorsa mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Seren Akman Uzman Klinik Psikolog

Nevrotiklik Nedir? Nevrotik Kişinin Hayatı Nasıldır?

Herkes zaman zaman belli nedenler doğrultusunda kendini kaygılı, korkmuş veya huzursuz hissedebilir ancak; olumsuz duyguların sebebi olan durum ortadan kalktığında normal hayat geri döner. Bu duygu durumları kişiyi dış tehditlere karşı korur ve olması çok normaldir.​ Nevrotik kişiler ise yaşanmış olan herhangi bir olaydan bağımsız olarak günlerini güvensiz, tetikte, kaygılı ve huzursuz hissederek geçirirler. Kişinin hissettiği bu karmaşık duygular gün içerisinde sıklıkla değişir ve kişide terleme, titreme, kalp çarpıntısı gibi fiziksel tepkiler görülebilir. Belirttiğimiz gibi her bir birey, dönemsel olarak nevrotik özellikler sergileyebilir, kendini huzursuz veya güvensiz hissedebilir ancak nevrotik bozukluğa sahip kişilerin hayatının odak noktasında kaygı ve karamsarlık vardır. Bu kaygılı durumdan kurtulmak ve yaşama ayak uydurabilmek adına kişi bilinçsizce bir çaba içerisindedir fakat kaygılı durum hiçbir zaman kişinin peşini bırakmaz. Hem duygu hem de davranışsal problemlere sebep olan nevroz, kişilerde anksiyete, depresyon gibi psikolojik problemlere davetiye çıkarmaktadır. Nevroz ile ilgilenen ilk kuramcılardan biri Sigmund Freud’dur. Çünkü Nevrotik kişinin yaşamının temelinde var olan kaygı tam olarak Id, ego ve superego arasındaki çatışmalardan meydana gelmektedir. Bu noktada bu kavramları özetlemekte fayda var. İd (bilinçdışı) ; doğuştan var olan ve bilinçdışı olan açlık, cinsellik, saldırganlık gibi tüm dürtülerimizin kaynağıdır. Süperego (üst benlik); etkinliğini bilinçdışında sürdürür ve çocukluğumuzdan beri hayatımızda yer eden tüm ahlaki değerlerin, yasaların, kuralların, vicdani normların içselleştirildiği ve denetlendiği zihin yapısıdır. Ego (benlik) ise id ve süperego arasında aracılık eder. İd’in istek ve ihtiyaçları ile süperego’nun kuralları arasında denge kurar. Ancak bu denge doğru kurulamadığında id’in istekleri karşılanmadığında ve bastırıldığında ego bu kaygı durumu ile başa çıkmaya çalışır ki nevroz serüveni de burada başlamaktadır. Nevrotik Kişilerde Görülen Belirtiler Nelerdir? Gelecek kaygısı taşıdıklarından plan yapamazlar. Kendilerini sanki kötü bir şey olacakmış gibi kaygılı ve tedirgin hissederler. Uyku problemleri yaşarlar. Sürekli gergin ve sinirlidirler. Odaklanma sorunu yaşarlar. Panik halinde yaşarlar. Sosyalleşmede problemler yaşarlar. Öfke nöbetleri ve öfke kontrol sorunları vardır. Cinsel davranış bozuklukları sık görülür. Nevroz Türleri Nelerdir? Bunaltı, Fobik, Histerik, Depresif ve Obsesif Nevroz türleridir. Bunaltı Nevrozu; kaygının kişide bıraktığı fiziksel etkilerdir. Kişide terleme, kalp sıkışması, boğazda tıkanma şeklinde semptomlar görülür. Fobik Nevroz; korku nevrozudur. Herhangi bir tehlikenin olmadığı durumlarda bile kişinin sanki hayatı tehdit ediliyormuş gibi aşırı kaygılı bir durumda olması ve aşırı tepkiler vermesi durumudur. Histerik Nevroz; kişinin fizyolojik hiçbir sorunu olmamasına rağmen kendini felç gibi hissetmesi ve uzuvlarını hareket ettirememesi durumudur. Depresif Nevroz; aşırı kaygı ile tetiklenen depresyonun ağır yaşanması, kişinin hayattan hiç keyif almaması, öz bakım ihtiyaçlarını giderme noktasında bile isteksiz olması durumudur. Obsesif Nevroz; mantık dışı kaygı dolu takıntılı düşüncelerin sürekli olarak akla gelme durumudur. Örneğin yemek yaparken ya bu bıçakla kendimi kesersem, yüksek bir yerde dururken ya yanımdaki kişiyi itersem veya aynanın uğursuzluk getireceğine inanan kişi için ya aynayı kırarsam gibi absürt düşüncelerin sıklıkla akla gelmesi olarak ifade edilebilir. Bu davranışlar bazen obsesif kompülsif bozukluk ile karıştırılabilir. Aralarındaki fark; obsesif nevrozun takıntı kökeninin yalnızca kaygıya dayanması ve kişinin bu düşünceleri eyleme dönüştürmekten korkmasıdır. Obsesif kompülsif bozukluğun ise takıntılı düşünceleri kompülsiyon yani takıntılı davranışlarla pekiştirmesi şeklinde ayrıştırılabilir.   Nevroz; kişinin gündelik hayatını, sosyal ilişkilerini, iş ve özel yaşamını oldukça zorlayan ve kişinin kendini sürekli gergin hissetmesine sebep olan bir bozukluktur. Diğer psikolojik problemlerden ayrıştırmak ve doğru tedavi yönteminin belirlenmesi adına bu tanıyı bir uzmanın koyması gerekmektedir. En uygun tedavi yöntemi ile kişi kaygılı dünyasına veda ederek hayatına yepyeni bir pencere açabilir.

Çocuğum Yaşıtları Gibi Konuşmuyor

Bebekler; doğduğu andan itibaren önce annesiyle daha sonra çevresiyle sözel olmasa bile iletişim halinde olarak istek ve ihtiyaçlarını bir şekilde anlatmaya çalışırlar. İlk zamanlar ağlayarak, gülerek ve vücut diliyle kendilerini ifade ederken; büyümeye başladıkça agulama veya çeşitli ses denemeleriyle konuşmaya ilk adımlarını atarlar. İstediklerini parmakla göstererek duyduğu kelimelere benzer sesler ile isteklerini ifade etme; konuşmaya giden yolun ve dil gelişiminin başlangıcıdır. Dil gelişimini alıcı dil ve ifade edici dil olmak üzere iki gruba ayırıyoruz. Alıcı dil; konuşulanların anlaşılması iken ifade edici dil duygu ve düşüncelerin sözlerle aktarılmasıdır. Bebekler yaklaşık 1 yaşında anne, baba gibi kelimeleri kullanır ve bazı basit komutları yerine getirirler. 1 yaşından sonra da hem alıcı hem de ifade edici dil gelişimi konusunda sürekli bir gelişim içerisinde olurlar. Her ay kelime dağarcığı gelişen ve bebeklik dönemini geride bırakan çocuk; 3 yaşına geldiğinde iki, üç kelimeli cümleler kurar ve her konuda konuşarak kendini ifade edebilir. Bu yaş gruplarındaki çocukların büyük çoğunluğu dil gelişimi konusunda ilerleme gösterirken bazı ebeveynler çocuğum yaşıtları gibi konuşmuyor diye endişe ederler. Her ne kadar her çocuğun gelişimi birbirinden farklı olsa da bazı çocukların dil gelişiminin geç gelişmesi, durması ya da gerilemesi altında yatan pek çok sebep olabilir. Dil Gelişimini Etkileyen Sebepler İşitme sorunları Dilde, damakta ve dudakta doğuştan gelen problemler Yalnız büyüme sebepli iletişim sorunları Uzun süre televizyon, tablet ekranına maruz kalma Nörolojik sorunlar Otizm Seçici mutizm Yaygın gelişimsel bozukluklar Çevresel sebepler Çocuklarda dil gelişiminde bir gerilik olduğu saptandığında aileler vakit kaybetmeden altında yatan sebepleri bir uzman desteği alarak araştırmalıdır. Çocuğun dil gelişimine paralel olarak işitmesinde sorun var mı, alıcı dilde mi yoksa ifade edici dilde mi sorun yaşıyor, dil gelişimi dışında farklı gelişimsel problemleri var mı, çocuk nasıl bir çevrede büyüdü, ebeveynlerin çocuğa davranışları nasıl? Gibi diğer soruların da gündeme gelmesi ve yanıtlarla birlikte sebeplerinin araştırılması noktasında altında yatan sebep çok iyi saptanmalıdır. Konuşma gecikmesi ile birlikte adına seslenildiğinde bakmama, yaşıtlarıyla oyun oynayamama, göz teması kuramama, istediklerini parmağıyla ifade edememe gibi semptomlar gözlemleniyorsa çocuk, otizm açısından değerlendirilmelidir. Ancak bu değerlendirmeyi mutlaka bir uzman yapmalıdır. Ailelerin bu konularda yaptığı en büyük hatalardan biri, internet araştırmaları sonucunda çocuklarına tanı koymalarıdır. Örneğin, çok fazla ekrana maruz kalan veya yalnız büyüyen çocuklarda da otizm semptomları gözlemlenebilir oysaki otizm değildir. İşte bu sebeple bu tanıları uzmanların koymaları gerekmektedir. Bazı çocuklarda da konuşabilmelerine rağmen bunu saklama, bazı ortamlarda rahat konuşurken bazı ortamlarda konuşamıyormuş gibi davranma gibi davranışlar görülebilir. Seçici mutizm dediğimiz problemin altında da pek çok sebep yatabilir. Çocuğu bu davranışa iten sorunun tespiti için çeşitli psikometrik testler kullanılır ve oyun terapisi gibi ekollerden faydalanarak sorunun çözümü amaçlanır. Dil gelişiminin hızlanması için gerekli olan ortam bu sayede yaratılmış olur. Hatta konuşma terapisti ile psikolog gerekli olan durumlarda birlikte çalışarak çocuğun sorununa özel olarak çözümler üretir ve çocuğun yaşıtları ile uyumu amaçlanır. Zihinsel, nörolojik sorunlar veya otizm gibi sebepler; erken tanı ve özel eğitim gibi alternatiflerin kullanılması ile sorunların çözümü anlamında doğru yönde önemli yol kat edilebilir. Psikolojik sebepli gecikmiş konuşma probleminde de yapılması gereken çalışmalar erken zamanlı yapıldığı takdirde farklı psikolojik problemlerin oluşması engellenir. Çocuğun konuşmayı bir sebepten dolayı tercih etmemesi ve altında yatan sebebin çözüme kavuşturulamaması halinde; arkadaş gruplarında, kreşte, okulda daha çok içe kapanma gibi farklı sorunlar ortaya çıkabilir. Geç konuşan çocuklar özelinde bazı aileler; babası da geç konuşmuştu, Einstein de geç konuşmuş ama çok zeki, benim çocuğum böyle erken yürüdü ama geç konuşuyor gibi tutumlar sergileyebiliyorlar. Elbette genetik faktörler bu konuda önemlidir ancak tek sebep bu olmayabilir. Bu nedenle sorun tespit edildiği ilk anda çocuk ve ergen psikoloğundan destek alınmalı ve altında yatan sebepler araştırılmalıdır. Ceren Fırıncı

Eşler Arası Kıskançlık Krizleri

Seven insan kıskanır, ben kıskanç bir insanım, eşim kıskanç olduğu için davranışlarıma dikkat ediyorum, sana güveniyorum ama çevreden dolayı seni çok kıskanıyorum, ben çok kıskancım benim eşim öyle açık saçık giyinemez, karşı cinsle çok fazla iletişim kuramam eşim çok kıskanır… Bu cümleler belki sizin de hayatınızın içinde olan veya çevreden duymaya alışkın olduğunuz, toplum içerisinde sıklıkla dile getirilen cümlelerdir. Öyle ki bazı kişilerin ‘’kıskanılmak’’ hoşuna gider, böylece sevginin dozunun arttığı kanaati ortaya çıkar. Toplum tarafından kıskançlığın normalleştirilmesinin başlangıç noktası da işte tam olarak burasıdır ancak; sevginin göstergesi kıskançlık değildir elbette. Normal düzeyde kıskançlık, sevdiği kişiyi sahiplenme normal bir durumdur ancak patolojik kıskançlık dediğimiz noktada eşler arası kıskançlık krizleri ortaya çıkar. Çünkü ilişkide aşırı kıskançlık sebebi ile bir tarafın davranışlarını kısıtlaması, tartışmalar, öfke nöbetleri yaşanması söz konusudur. Aşırı kıskançlık durumları altında özgüven eksikliği, yaşanmış travmalar, ebeveynlerin çocukluk veya ergenlik dönemindeki yanlış tutumları var olabilir. Bu durumlar, patolojik kıskançlık durumunu tetiklemektedir. Patolojik Kıskançlık Belirtileri Başlıca patolojik kıskançlık belirtileri aşağıdaki gibidir; Eşine karşı şüpheli tavırlar içinde olmak Takıntılı ve saplantılı düşüncelere sahip olmak Eşinin telefon, özel eşyalarını karıştırmak Aklında aldatıldığı veya aldatılacağı düşünceleri ile yaşamak Kaybetme korkusu Eşini takip etmek ve kontrol altına almaya çalışmak Kıskançlık yüzünden öfkeli ve saldırgan tavırlar sergilemek Bu tür düşünce ve davranışlar ilişkiyi zedeleyebilir, eşlerin sürekli tartışmasına ve gergin bir ortamda olmalarına sebep olabilirler. Eğer çocuklar varsa bu gergin ortamda negatif yönde etkilenebilirler. Eşinin giyim kuşamına karışma, sosyal çevresi ile iletişimini kısıtlama, olmayan durumları varmış veya olacakmış gibi düşünerek sorun çıkarma, her davranışı altında bir sebep arama gibi nedenler sonrasında eş; depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar ile karşı karşıya kalabilir. Aşırı kıskançlık durumu altında yatan sebepleri gün yüzüne çıkarmak için, gerekiyorsa bireysel terapi ile başlanmalı; aile, çift ve ilişki terapisi ile de desteklenerek tedavi süreci devam ettirilmelidir. Öncelikle kişinin durumu kabullenmesi ve terapiye başlaması için adım atması gerekmektedir. Psikoloji Antalya olarak alanında uzman kadromuzla, çiftlerin kıskançlık krizlerinin temelinde yatan sebepleri gün ışığına çıkarabiliriz. Ortaya çıkan sebepleri psikoloji yöntemleri ile destekleyerek birey ve/veya çift ile gerçekleştirdiğimiz seanslar sonucunda kıskançlığın yol açtığı sorunları çözmelerine destek olabiliriz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı

Ölüm Korkusu ile Yaşamak

İnsanoğlu var olduğu zaman dilimi boyunca, günlük hayatı hep bir koşuşturma içerisinde geçmiştir. İlk zamanlardan bugüne teknolojik gelişmeye paralel dinamikler de değişmiş ve koşuşturma odağı okul, ev, iş, çocuklar, sosyal hayat gibi kavramlar ile şekillenmiştir. Bu yaşam ekseni içinde üzüntü ya da sevinçler hayatın bir parçası olarak da yerini almıştır. Elbette bu döngü içinde hayatımızın bir gün sona ereceği kaygısı, kimimiz için son derece önemli, kimimiz için ise gelir geçer düşünce sınıfında aklımızın bir kenarında yer almaktadır. Hayatın günlük rutinine olağan bir biçimde iştirak eden bu düşünceler, ölüm kaygısı ve ölüm korkusu olarak da adlandırılabilir. Bu noktada ölüm korkusu ve ölüm kaygısının birbirinden farklı kavramlar olduğunu söylemeliyiz. Ölüm korkusu hayatımızı tehdit eden bir durumla karşılaştığımızda yaşadığımız duygudur. Bu yaşanan korku hissi normaldir, çünkü yaşam tehdit altındadır ve son bulma ihtimali söz konusudur. Ancak ölüm kaygısı, ortada herhangi bir tehdit olmaksızın ölüm düşüncesinin kişinin aklını kemirmesi ve hayatını etki altına almasıdır. Ya sevdiklerimden önce ölürsem buna nasıl dayanırlar, bir gün çocuğumu, eşimi kaybedersem nasıl yaşarım, o çok istediğim ülkeleri gezmeden ölürsem gözüm açık giderim, mesleğimde istediğim yerlere gelemeden, projelerimi tamamlamadan ölmek istemiyorum, hayatım çalışarak geçiyor ya bu hayatın güzelliklerini yaşayamadan ölürsem, bu hayatta yaptığım yanlışlar yüzünden öbür dünyada nasıl hesap vereceğim… Gibi düşünceler çoğumuzun aklının bir köşesinde hep vardır. Buna ölüm kaygısı adını veriyoruz. Aslında ortada bu düşünceleri aklımıza getirecek hiçbir sebep yoktur; herkes sağlıklı ve mutludur ama ölüm fikrinin yarattığı endişe, kişide bu kaygıya sebep olur. Genelde bu kaygının altında yatan travmatik sebepler vardır. Çok sevdiği bir kişiyi aniden kaybetme, hiç beklenmedik şekilde yaşanan bir ölüme tanık olma, hastanede yatma, ciddi bir rahatsızlığa sahip olma veya sevdiği birinin rahatsızlanması, deprem, yangın, terör saldırıları gibi durumlardan etkilenme, başka kişilerin anlatılarından etkilenme, izlenen bir film sahnesinden veya duyulan bir haberden etkilenme, anlatılan yaşam sonrası azap gibi sebeplerden herhangi biri bu kaygının nedeni olabilir. Ölüm Kaygısının Semptomları Nelerdir? Ölüm aklına geldiğinde ve ölümü çağrıştıran herhangi bir durumda anksiyete yaşanması Her an ölecekmiş gibi hissetme Dış dünyaya konsantre olamama Sık sık sevdikleriyle iletişimde kalma isteği Sevdiği birine ulaşamadığında aşırı panik hali Sosyalleşme problemleri Aşırı evhamlı olmak Takıntılı düzeyde sağlıklı yaşama çabaları Ölüm kaygısını yenmek için, yaşanan bu semptomların tetikleyicilerini ve ardında bulunan hayat hikayelerini saptamak önemli bir yer tutmaktadır. Hayatın hangi anında yaşanan durum ya da durumlar bu kaygıya neden olmuştur? Bu sorunun yanıtını bulmak önemlidir, hayatı zorlaştıran durumlara yoğunlaşmak ve bu sebepleri çözüme kavuşturmak, ardından da ölüm kaygısı özelinde çalışmak son derece önemlidir. Psikoloji Antalya olarak alanında uzman kadromuzla, bireysel danışmanlık kapsamında ölüm kaygısının size verdiği ağır yüklerden arınarak günü mutlu yaşayabilirsiniz. Sibel Dinç Akıncı

Ergen Deyip Geçmeyin

12 – 20 yaş arası dönem birey için ergenlik dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde gelişen hormonlar ve değişen fiziksel özellikler ile birlikte; çocukluktan çıkma ve kendini keşfederek yetişkinliğe geçme, kimliğini bulma ve bireyselleşme noktasında pek çok gelişme gözlemlenebilir. Bu dönemde birey, ailenin üzerindeki etkisini azaltmak ve kendi istediği gibi bir hayat inşa etme isteğindedir. Genellikle bu dönemde gençlerin giderek daha önemli olarak algıladığı arkadaş grupları, romantik ilgi alanları ve fiziksel görünümüne olan düşkünlükleri dolayısıyla aile üyeleriyle olan ilişkileri arka planda kalabilir. Bu özel dönemde ailesinin desteği olmadan da ayakları üzerinde durabildiğini başta kendisi olmak üzere herkese kanıtlama çabası içindedir. Bu noktada da ebeveynler ile sık sık çatışma içerisinde olabilir. Arkadaş çevresinde popüler ve özgür olmak bu dönemde onun için çok önemlidir; bu sebeple dışarıdan ‘’cool’’ gözükmek için de ebeveynlerinin söylediklerini yok sayabilir. Ergenlik sürecini iki taraflı ele almak önemlidir; ebeveynler ve ergenlik döneminde olan çocuklar… Ebeveyn gözünden ergen çocuğunu şu şekilde özetleyebiliriz; doğumundan bu yaşına kadar kol kanat gerdiği, doğru olanı öğretmek için kurallar koyduğu, gözü gibi baktığı, bu döneme gelene kadar büyük oranda kendilerine itaatkar davranan çocuğu; eskinin aksine söylenenlere karşı çıkıyor, umursamaz bir tavır sergiliyor ve söylenenlerin tersini uyguluyor. Ya da eskilerin tabiri ile çocuğun başında kavak yelleri esiyor. Bu zamana kadar mevcut durumdan zıt bir tablo ile karşılaşan ebeveynler genellikle bocalıyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ergen çocuklar açısından durumu değerlendirdiğimizde de fiziksel olarak gelişim ve değişim içinde olduğu, sosyal olarak başkalarıyla ilişkiler geliştirdiği bu dönem; çocukluktan yetişkinliğe adımlar attığı bir dönemdir ve ergenin dünyadaki yeri hakkında endişe ve kaygıya yol açabilir. Ergenliğin amacı psikolojik ve sosyal olarak genç bir yetişkine dönüşmek olduğu için: ‘’Artık ben büyüdüm kendi kararlarımı alır ve uygularım, bu benim hayatım, arkadaşlarım arasında “süt çocuğu” olarak anılmak istemiyorum.’’ Gibi serzenişler duymak olağandır. Tüm bu sitemler ergen bireylerin çoğunda görülür ve bu yaş grubu bireylerin davranış ve söylemleri yetişkinler tarafından normalleştirilir; ne de olsa ergen, büyüyünce geçer cümleleri çokça sarf edilir. Ancak bu dönem, çocuğu kendi haline bırakabileceğiniz bir dönem değildir; bu yüzden ergen deyip geçmeyin. Çocuğun hayatını şekillendireceği bu dönemde kendini keşfetmesi, kendisi için en doğru olanı bulması için ebeveynleri olarak ona her defasında destek olmalı ve doğru iletişim yöntemleri kullanmalısınız. Ergenlikte ebeveynlerle olan ilişki, bireyin bu süreçte alabileceği yanlış ve hatalı kararları minimize ederek onun gelecek dönemdeki yaşamına olumlu yönde etki edecektir. Çocuğun umarsız tavırları doğrultusunda öfkelenmek ve öfkeyi çocuğa yansıtmak, cezalandırmak, aldığı kararlara karışmak, karşı çıkmak, üzerinde baskı kurmak gibi davranışları ergenlik döneminde ebeveynlerin yaptıkları hatalar olarak değerlendirebiliriz. Ergenlik döneminde ebeveynler çocuğuna nasıl davranmalı? Bireyin özel alanına saygı göstermeli Onu dinlemeli ve anlamaya çalıştığınızı göstermeli Baskı uygulamamalı, anlaşamadığınız noktalarda konuşarak konuları tartışmalı Takdir etmeli Sevgi göstermeli Ona olan güveninizi sıkça dile getirmeli Eleştirmek yerine konuları sorgulamasını ve doğru olanı kendi bulmasını sağlamalı Arkadaş çevresini hissettirmeden gözlemlemeli ve bu konuda baskı uygulamamalısınız. Bu dönemde ailesi tarafından baskılanmayan, takdir edilen, düşünmeye ve sorgulamaya teşvik edilen ergen birey, pozitif ve sağlıklı bir şekilde ergenlik dönemini geçirerek yetişkinliğe adım atacaktır. Ebeveynler; ergenlik dönemindeki çocuğuna yaşadığı hayatın kendi hayatı olduğunu, doğrusuyla yanlışıyla sonuçları üstlenmesi gerektiğini anlatarak çocuğunun alacağı kararlarda en doğru olanı seçmesine yardımcı olabilirler. Bu dönemde eleştiri yağmuru, baskı, ceza, küçümseme gibi davranışlarla ergen birey sizden uzaklaştığı gibi, yapmaması gereken davranışları yapma eğiliminde olacaktır. Bu yüzden bu dönemde aile iletişimini doğru temeller üzerinde konumlandırmak son derece önemlidir. Dinlemek; güçlü ancak yeterince takdir edilmeyen, önemsenmeyen bir araç oluyor ergenlerle iletişimde. Herhangi bir konuda ebeveynler genellikle direktiflere ve çözümlere yöneliyorlar. Ancak bu eğilimleri bir kenara bırakmak ve sadece gençleri dinlemek ilişkiyi güçlendirebilir. Spesifik veya merak uyandıran sorular sormak, gencin yargılandığını hissetmesine ve bu nedenle açık ve dürüst konuşmakta tereddüt etmesine neden olabilir. Dikkatle dinlemek ilgi, doğrulama ve destek gösterir. Ayrıca, gencin gerektiğinde ebeveyne güvenme şansını da artırır. Aktif dinleme yakınlık ve güven oluştururken aynı zamanda ergenin yaşadıklarını, anlattıklarını kafasında yeniden işlemlemesini sağlar. Bu noktada ebeveynin aktif dinleme ile sorgulayıcı dedektif gibi dinleme arasındaki değişkenleri fark edebilmesi ve merakını kontrol edebilmesi önemli olacaktır.   Tüm bu süreçte ergen çocuğunuz ile aranızda aşılamayan problemler varsa, bir uzmandan destek alarak bu süreci en doğru şekilde yönetebilirsiniz. Psikolog Ceren Fırıncı

Online Çalışma Psikolojisi

Pandeminin ortaya çıkışı ve hızla yayılması ile birlikte çalışanlarını koruma adına riski minimize etmeye çalışan firmalar, aynı zamanda öngörülemez şekilde değişen ekonomi dinamiklerine de ayak uydurmaya çalıştı. Giderlerini yeniden gözden geçiren firmalar, günün şartlarına en uygun olarak ortaya çıkan online çalışma düzenine hızlı bir geçiş yaptılar. Online çalışma sistemi, ilk etapta çalışanları fazlası ile motive etti. Çalışan evde işini yürütecek, daha az yorulacak, istediği an dinlenecek hatta evde olan işlerini bile yapabilecekti. Tüm bunlar kulağa son derece hoş geliyordu. Ancak belli bir zaman sonra çalışan, online sistemin hayallerindeki gibi olmadığını anladı. Bu sefer ortaya online çalışma psikolojisi diye bir gerçek çıktı. Sabah işe gitmek için kişisel bakım rutininin yerini daha fazla uyumak aldı ve böylelikle kişisel bakım geri planda kaldı. İş arkadaşlarıyla vakit geçirerek sosyalleşmenin yerini online toplantılar ve online görüşmeler aldı ve çalışanlar yalnızlaştı. Öğle aralarının, çay molalarının yerini işler yetişsin diye ekstra mesailer aldı ve kişilerin kendilerine ayırdığı ufak zaman dilimleri de ortadan kalktı. Eve yetişme telaşı olmadığı için işin bitiş saatleri uzayabildi, tüm gün masa başından kalkmama durumu fiziksel olarak da kişilere negatif olarak yansıdı. Tüm bu olumsuzluklar ile kişiler sosyal, psikolojik ve fiziksel açıdan negatif etkilendi. Özellikle 7/24 aynı evde online çalışan çiftler için bu süreç çok zorlayıcı bir hal aldı. Aynı çatı altında hem işin genel stresi hem de online çalışmanın getirdiği ekstra yükümlülükler sebebiyle, çiftler arasında yeni problemler oluşmaya başladı, tahammül ve uyum sorunları arttı. Aynı şekilde çocuğu olan ebeveynler için, bu süreç olumsuz yönleriyle çocuğa da yansır hale geldi ve aile huzuru büyük oranda sarsılmaya başladı. Online Çalışmanın Psikolojik Negatif Etkileri Fiziki temastan uzak çalışma sonucu yalnızlaşmak Evde geçirilen sürenin artması ile çalışma motivasyonunun düşmesi Evdeki dikkat dağıtıcı unsurlar sebebiyle konsantre olamamanın yarattığı sıkıntı Ekip çalışmalarının koordinasyonunun zorlaşması, iş aksaması endişesi ile yaşanan gerginlik İşteki sıkıntıların anlık olarak eve yansıtılması, eş ve çocuklar arasında gerginlik yaratması Çift ve aile açısından oluşan pek çok problemin yanı sıra bireysel olarak baktığımızda kişide depresyon, içe kapanma, kaygı ve stres artışı, sosyalleşmede güçlük gibi problemler meydana gelebileceğini söylememiz mümkün. Bu süreçte kendimiz için neler yapabiliriz? Online çalışma hayatını kolaylaştırmak için dikkat dağıtıcı unsurları kaldırarak kendinize sakin bir çalışma ortamı yaratabilir, öğle aralarını es geçmeyip dışarıda yürüyüş yapabilir, çalışmaya başlamadan önce spor ve egzersiz hareketleriyle bedensel olarak daha sağlıklı ve motive hissedebilirsiniz. Ayrıca çalışma rutininizi aksatmadan keyifli molalar verebilir ve haftada bir defa iş arkadaşlarınızla sosyal mesafenizi koruyarak toplantılarınızı dışarıda yapmayı deneyebilirsiniz. Online çalışma sisteminin sizi yıprattığını, belirsizliklerin sizi kaygılandırdığını ve adaptasyonunuzun bozulduğunu düşünüyorsanız bir uzmandan destek almanız, sürecin sağlıklı şekilde devam etmesine yardımcı olacaktır. Bu süreçte zorunlu sebeplerden dolayı artan online psikoloji desteği talepleri ve hizmetleri teknolojik imkanları kullanarak dezavantajları avantaja çevirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca size daha kolay ulaşmayı, yoğun ve stresli bir yaşam içinde kendinize ayırdığınız vakti değerli kılmayı ve size her nerede olursanız olun destek verebilme imkanını sağlamaktadır. Psikoloji Antalya, “profesyonel bakış açısı ve uzman kadrosuyla” verdiği hizmetlerini  online olarak da dünyaya sunmakta, Türkçe ve İngilizce olarak destek vermektedir. Hepimizin yaşam koşullarının değiştiği bu dönemde online hayata uyum sürecini online seanslarla destek alarak sağlayabilmek ve yaşanan zorlukları aşabilmek için bizimle iletişime geçebilirsiniz.