Patolojiler

Çocuğunuzu Mu Büyütüyorsunuz, Çocukluğunuza Mı Dönüyorsunuz?

Günümüzde birçok ebeveyn çocuğunu büyütme aşamasında zaman zaman çeşitli araştırmalar yaparak hareket etmektedir. Özellikle anneler gebelik döneminde; belgesel izlemek, kitap okumak ya da uzman görüşlerini dinlemek gibi seçenekleri tercih ederler. Çocuk doğduktan sonra ise bazı şeyler planlandığı gibi ilerlemeyebilir. Anne çocukluk çağında ne yaşadıysa, ebeveynlerinin tutumu nasıl olduysa; bilinç dışı olarak çocuğuna da benzer bir davranışla yaklaşarak kendi çocukluğunda yaşadıklarını yansıtabilir. Çocukluğa Dönmek Ne Anlama Geliyor? Çocukluğa dönmek denildiğinde kastedilen, annelerin çocuklaşması ya da çocukça davranışlar sergilemesi değildir. Kısaca çocukluğa dönüş; anne tarafında çocukluk döneminde yaşanılanların, farkında olmadan çocuklarına yaşatılması olarak adlandırılabilir. Örneğin; çocukluk döneminde aşırı disiplinle büyümüş bir anne, kendi çocuğuna karşı da katı kurallar uygulayabilir. Çocuklar ve özellikle bebekler dertlerini anlatamazlar ve neden ağladıklarını anlamak da zor olabilir. Bu noktada olması gereken; annelerin çocuk duygularını daha iyi anlaması ve beraberinde davranışlarıyla düzenlemesidir. Çocuklarının bozulan duygu durumunu ses tonlarıyla, dokunuşlarıyla ve hareketleriyle stabil hale getirmeleridir. Ancak ebeveynleri tarafından bu ihtiyaçları karşılanmamış bir anne, kendi çocuğu ile ilgili ihtiyaçların ortaya çıkması halinde, bu ihtiyaçlara cevap vermekte hayli zorlanacaktır. Bu durum, çocuk ile arasında oluşacak bağı da olumsuz yönde etkiler.

Aşağıdaki durumlar, anne bebek arasında bağı olumsuz etkileyen başlıca etkenler arasındadır; Anne çocukluğunda yaşından olgun davranışlar sergilemeye itildiyse, Kendi ebeveynleri tarafından duyguları anlaşılmadı ve düzenlenmedi ise, Çocukluk döneminde travmalar yaşadıysa, Kendi annesine güvenli ve sağlıklı bağlanmadıysa, çocuğuyla sağlıklı bir bağ kurması zor olabilir. Yaşadığı her neyse, anne çocuğunu yetiştirirken kendi çocukluğunun yansımasını görür ve bunun farkında olmaz. Çocukluğunuza Döndüğünüzü Nasıl Fark Edebilirsiniz? Zaman zaman çocuğunuza gereksiz yerde bağırdığınızı, onu anlamadığınızı ya da fazla tepki gösterdiğinizi hissediyor olabilirsiniz. Çocuk yetiştirmek konusunda okuduğunuz kitaplara ve edindiğiniz bilgilere rağmen doğru davranmadığınızı düşünmeniz oldukça doğaldır. Bu aşamada yapılması gereken ilk şey, farkındalık kazanmaktır. Bu davranışların çoğu, belki flash backlerle kendi annenizin size olan davranışlarını gözlerinizin önüne getiriyor olabilir. Bu durumda empati çok önemlidir. Bu davranışı anneniz size uyguladığında hissettiğiniz duyguları süzgecinizden geçirip çocuğunuzun neler hissettiğini anlamlandırmanız önemlidir. Çocuklukta Yaşananlar Nasıl Aşılabilir? Farkındalık kazanmak davranışlarımızı düzeltmeye yetmeyebilir. Belki bir süre davranışlarınıza dikkat edebilirsiniz ancak bilinç dışı olarak bu davranışlar hayatınızda yer etmeye devam edebilir. Çocukluğunuzdan kopyaladığınız, değiştirmek ve çocuğunuza daha doğru davranmak istediğiniz noktada çocukluğunuzla yüzleşmeniz, çocuklukta yaşananları aşmak için gereklidir. Geçmişinizde yaşadıklarınızla barışmak, gelecekte bu davranışları sergilememek için en önemli adımdır. Eğer geçmişinizi bırakamadığınızı ve farkında olsanız dahi kendinizi durduramadığınızı düşünüyorsanız www.psikolojiantalya.com adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Profesyonel destek almak hem bugününüzü hem de geleceğinizi daha berrak bir hale getirecektir. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç ÇALIŞKAN

Dinamik Aile Tipleri Nelerdir ve Çocukları Nasıl Etkiler?

  Aile tanım olarak; anne, baba ve çocuklardan oluşan, toplumdaki en küçük sosyal yapı olarak ifade edilmektedir. Sosyal çevre, kültürel yapı ve alınan eğitimler çerçevesinde aile yapısı şekillenir ve dinamik aile tiplerinden birini oluşturur. Pek çok dinamik aile tipi mevcuttur ve bunları detaylı olarak ele almak önemlidir. Unutulmamalıdır ki her aile tipi, çocuklarda farklı etkilere sahip olabilir. Dinamik Aile Tipleri Nelerdir? Şizoid Aile Tipi: Bu yapıda dışarısı tehlikelidir. Aile bir arada olmadığında, aile bireyleri kendilerini kaybolmuş; bir arada olduklarında ise baskı altında hissederler. Fazla yakınlık kurmadan bir arada yaşarlar. Sıcaklık, sarılma, kucaklaşma yoktur. Eve arkadaş gelemez, arkadaşlara gidilemez. Derin hissedişleri yoktur, bütün duyguları “mış” gibi yaşarlar. Başkalarına heyecan veren şeyler onları etkilemez. Yakınlık ihtiyacı duymazlar. Şizotipal Aile Tipi: Bu aile tipinde de dışarısı tehlikelidir. Aile üyeleri bu dış tehlikelerden kendilerini ritüel davranışlar yaparak koruma ihtiyacında hissederler. Sağ ayakla çıkmak, kırılan bardağı üçlemek, terliklerin-çantaların ters olmaması bu davranışlara örneklerdir. Ayrıca pek çok sıra dışı batıl inanç bulunur ve bu inançların gölgesinde yaşarlar. Falcılar ve büyücülerden çıkmazlar. Ev ortamı dağınık, düzensiz ve pasaklıdır. Ailede iletişim duygu, düşünce ve davranış tutarlılığından kopuktur. Paranoid Aile Tipi: Bu yapıda aşırı güvenlik önlemleri vardır. Kuşku ve güvensizlik yüksektir. Hoşgörü, esneklik yoktur. Çocuğu hiçbir yere yalnız göndermezler. Arkadaş, TV, internet hep çocuğa zarar verebilecek nesneler olarak görülür. Beslenme, öz bakım, uyku gibi konularda katı bir tutum vardır. Çocuğun olumsuz davranışlarını unutmaz, her fırsatta yüzüne vururlar. Kontrol, eleştirel ve yargılayıcı davranışlar yüksektir. Narsisistik Aile Tipi: Baba etkin ve egemendir. Tek ve eşsiz otoritedir. Önemli olan babanın memnuniyeti, beğenisi, istekleridir. Çocuğun başarısızlığı ise anne ve babanın başarısızlığı olarak algılanır. Aşağılayıcı ve olumsuz davranışlar vardır. Antisosyal Aile Tipi: Ebeveynler kendi mağduriyetlerini, başarısızlıklarını diğerlerine acı çektirerek telafi etmeye çalışırlar. Ailede kavga ve şiddet vardır. Çocukların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdırlar. Katı ve şiddet içeren disiplin yöntemleri vardır. Üzüntü ve pişmanlık duymazlar. Sosyal kurallara karşı vurdumduymaz tavırlar sergilerler. Borderline Aile Tipi: Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen gergin ve tutarsız bir anne modeli vardır. Genellikle eş ilişkilerinde mutsuzlardır ve çocuğa yapışırlar. Çocuğu kendi uzantıları gibi görürler. İstedikleri sonuca ulaşamadıklarında farklı strateji denemek yerine, aynı stratejiyi daha fazla kullanırlar. Sağlıklı Aile Tipi: Ebeveynler çocuğun içsel potansiyellerine keşfe yönelik merak duygusu ile hareket ederler. Kurallar çocuğun gelişimine uygun, net ve açıktır. Aile üyelerinin duygusal ihtiyaçları göz ardı edilmez. Anne-babanın sevgi dolu bir otoritesi vardır. Anne Baba Davranışları, Çocukları Nasıl Etkiler? Çocuğun doğumu ile birlikte içinde bulunduğu aile iletişimi, hem bugünkü hayatını hem de gelecek yaşantısını doğrudan etkilemektedir. Hayata dair temel bilgileri öğrendiği anne ve babasının çocuğa karşı tutumu; hangi dinamik aile tipi içerisinde olduğunu belirlemekte ve bu iletişim, hem kişilik özelliklerine yansımakta hem de sosyal ve romantik ilişkilerindeki rolünü belirlemektedir. Bu sebeple;  sağlıklı bir anne baba iletişimi ve sağlıklı dinamikleri olan bir ailede büyümek, son derece önemlidir. Eğer aile içinde sağlıklı bir iletişiminiz yoksa veya çocukluğunuzda sağlıksız bir aile yapısı içerisinde büyüdüyseniz ve etkilerini hala yaşıyorsanız, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Daha fazla bilgi almak için bilgi almak için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı  

Cinsel Sorunlar ve Cinsel Terapinin Önemi

Temelde neslin devamlılığını sağlayan üreme, doğumdan itibaren herkeste bulunan yaşamsal bir dürtüdür. Biz insanlar bu üreme dürtüsü ile cinsel hayatımızı şekillendiririz. Sevgi, aşk, karşı cinse olan çekim olarak adlandırdığımız unsurlar da bu dürtünün ortaya çıkardığı duygulardır. Kişiyi çeken karşı cins; aslında kişinin beğendiği, kendi neslini devam ettirmek ve genetik özelliklerini aktarmak üzere uygun bulduğu kişi olarak tanımlanabilir. Bu aslında tüm doğada da bu şekildedir. Karşı cinsi etkilemek için güç gösterisi yapan dağ keçileri, dişiyi etkilemek için tüylerini parlatan kuşlar; hep neslin devamlılığı için en iyisi, en sağlıklısı, en güçlüsü olduğunu kanıtlama ve yeni nesillere sağlıklı ve güzel genler aktarma üzerine kurulu bir düzen içerisindedirler. Tüm bu güzellik, güçlülük ve sağlıklı olma temelli karşı cinse olan yaklaşımlar; üreme yani cinsel birleşme için atılan adımlardır. Tüm canlılar için bu denli önemli olan cinsellik, romantik ilişkilerin sağlıklı ve mutlu sürmesi için de en önemli öğelerden biridir. Bu doğal dürtünün ihtiyaçlarının karşılanması; çiftlerin birbirine olan cinsel yaklaşımı ve cinsel mutluluğu, ilişkiyi de mutlu kılmaktadır. Ancak kadın ve erkek için bazen çeşitli cinsel sorunlar, cinsel birliktelik açısından da sorun meydana getirebilmektedir. Bu durum hem ilişkiyi olumsuz etkilemekte hem de kişiler üzerinde bireysel problemleri beraberinde getirebilmektedir.   Cinsel Sorunların Psikolojik Sebepleri Nelerdir? Her bireyin yaşadığı hikayeler kendine özeldir. Cinsel sorunların psikolojik nedenlerini anlayabilmek adına önce bireylerin sorunlarının kaynağını bulmak büyük önem taşır. Sıklıkla karşılaşılan cinsel problemlerin altında yatan sebeplerden bazıları; Çocukluktan itibaren özellikle kız çocuklarına cinsellikle ilgili dayatılan geleneksel baskılar. Ebeveynlerin cinsellikle ilgili baskıcı ve yanlış tutumları. Geçmiş dönemde yaşanmış travmatik olaylar. Eşler arasındaki problemler. Geçmiş yaşantılar sonucu oluşan özgüven ve çekingenlik problemleri. Çiftlerin cinsel istek ve beklentileriyle ilgili konuşmamaları. Kendini feda şemasına sahip bireylerin kendi cinsel ihtiyaçlarından çok partnerinin ihtiyaçlarına yönelmesi vb… Cinsel sorunların bazı sebepleridir. Sebeplerin farlılığı gibi kadın ve erkeklerde görülen problemler de çeşitlilik göstermektedir.   Kadınlarda En Yaygın Görülen Cinsel Problemler Nelerdir? Toplumumuzda özellikle kız çocukları cinsellik konusunda baskılandığı için, erkeklere oranla kadınlarda daha fazla cinsel problemler görülmektedir. Cinsellikle ilgili az ve yanlış bilgiler ve evlilik öncesinde cinsellik yaşanmaması konusunda olan geleneksel tutum karşısında kadınlar, evlilik gecesi ilk kez yaşayacağı birliktelikte kendilerini baskılayabilmekte ve ilişkiden korkabilmektedirler. Bu durum da kadının istemsiz olarak kasılması, ilişkiye girememesi, ilişkiden tiksinmesi gibi semptomlarla var olan vajinismus sorununu ortaya çıkarabilir. Vajinismus, hem kadın hem de çift için zorlayıcı bir durumdur. Kadınlarda yaygın olarak görülen bir diğer problem de orgazm bozukluğudur. Cinsel olarak uyarılmış bir kadının orgazm olamaması şeklinde tanımlanır. Yanlış cinsel bilgiler, kadının cinsellik konusundan uzak tutuluşu; kadının orgazm olmasını engeller. Erkeğin cinselliğinin daha önemli olduğu, erkek mutluysa kadının ikinci planda kaldığı düşünce kalıbı, orgazm bozukluğuna sebebiyet verebilir. Cinsel ilişkiden tiksinme, cinsel isteğin az olması, cinsel uyarılma güçlükleri, ağrılı cinsel birleşme (disparoni) gibi problemler de kadınlarda görülen cinsel problemlerdendir. Fizyolojik olarak bir sorun olmamasına rağmen var olan cinsel problemlerin altındaki neden psikolojik problemlerdir. Cinsel travmalar, ebeveynlerin kız çocuklarına karşı cinsellik konusundaki yanlış tutumları, gebelikten korkma, özgüven eksikliği, cinsel ilişki konusunda kendini baskılama, rahat olamama, eşim yanlış anlar gibi düşünceler; kadınların sıklıkla yaşadıkları problemlerin başında gelmektedir.   Erkeklerde Görülen Cinsel Problemler Nelerdir? Erkeklerde en sık görülen cinsel problemlerden biri ereksiyon bozukluğudur. Ereksiyon olamama durumuna ereksiyon bozukluğu diyebilmek için, cinsel ilişki için hazır olan bir erkeğin uzun süren cinsel birleşme denemelerine rağmen ereksiyon olamaması yani; penisinin yeterince veya hiç sertleşmemesi gerekmektedir . Bu problemin fizyolojik hariç psikolojik sebeplerinde genelde özgüven sorunları, kişinin eşini tatmin edemeyeceği konusundaki şüpheleri, yoğun ve stresli hayat ve cinsel travmalar olduğunu söyleyebiliriz. Sık görülen cinsel problemlerden biri de erken boşalmadır. Bu problemde erkek, cinsel birliktelik sağlandıktan hemen sonra veya çok kısa bir süre sonra kontrolsüz olarak (isteğinin dışında) boşalır. Bu durum hem erkeğin orgazm hazzını hem de partnerin doyuma ulaşmasını engellediği için ilişkide problemlere sebep olabilir. Aynı şekilde geç boşalma da erkekler arasında görülen cinsel problemlerdendir. Bu problemde de erkeğin orgazma ulaşabilmesi için cinsel ilişkide çok uzun zamana ihtiyacı olmaktadır. Cinsel Terapinin Önemi Mutlu bir birliktelik için; mutlu ve tutkulu bir cinsel hayat olmazsa olmazdır. Bu sebeple, cinsellik konusunda yaşanan psikolojik problemler varsa, çözümü için cinsel terapi büyük önem taşımaktadır. En önemlisi tüm tabuları yıkmak ve var olan cinsel problemleri yokmuş gibi davranmaktan vazgeçmektir. Cinsel terapi, eğitimini tamamlamış ve alanında uzman bir psikolog veya psikiyatr eşliğinde gerçekleşir. Cinsel sorunun kaynağı bulunarak problemin kaynağı çözüme kavuşturulur, bu sebeple gerektiğinde bireysel danışmanlık önerilebilir. Cinsel terapi esnasında çiftlerle birlikte ve ayrı ayrı görüşmeler yapılabilir. Seans süreleri tamamen sorunun ne olduğuna bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Cinsel terapi de diğer tüm terapilerde olduğu gibi gizlilik ilkesine bağlı olarak gerçekleştirilmektedir. Cinsel sorunlarınızın olduğunu düşünüyorsanız bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.   Uzman Klinik Psikolog Demet Alkapar Balcı

Bipolar Bozukluk Mu, Borderline Kişilik Bozukluğu Mu?

  Benzer semptomlara sahip olan bipolar bozukluk ve borderline kişilik bozukluğu, birlikte görülme sıklığının da fazla olması sebebiyle doğru tanı koymayı zaman zaman zorlaştırır. Benzer olması sebebiyle birbiriyle en sık karıştırılan iki temel semptom; mizaç dalgalanmaları yani ruh hali değişiklikleri ve dürtüselliktir. Fazla para harcama, artan cinsel aktivite, madde kullanımı, tehlikeli araba sürüşü, öfke kontrol sorunları, tahammülsüzlük, aşırı yeme, problemlerle başa çıkamama, kendini cezalandırma, intihar girişimleri bu semptomlara örneklerdir. Bipolar ve Borderline’ın Farklılaştığı Noktalar Nelerdir? Birbirine son derece benzeyen bu iki bozukluk arasındaki farklılıkları da şu şekilde sıralayabiliriz. Bipolar bozuklukta depresyon ve mani dediğimiz birbiri ile zıt iki dönem yer almaktadır. Kişi depresyona girdiğinde kendini çok kötü hissediyorken akabinde mani dönemine girdiğinde hissiyatı harikadır. Bipolar bozukluğun mani döneminde görülen coşku, yoğun öfke, dürtüsel ve kontrolsüz davranışlar ile depresif dönemde görülen intihar düşüncesi ve intihara teşebbüs gibi durumlar borderline ile karıştırılabilir. Danışanın “kendimi bazen öyle bazen böyle hissediyorum, bir iyiyim bir kötü, ruh halim çok değişken’’ gibi şikayetlerde bulunması; uzmanda bipolar bozukluk olduğu şüphesi doğurabilir ve bipolara dair başka sorular sormaya başlayabilir. ‘’O dönemde yaptığın gereksiz bir alışveriş veya fazla para harcama davranışları ile uykusuz olmana karşın kendini enerjik hissettin mi?’’ Gibi soruların yanıtı ‘’evet’’ olduğunda, uzmanın aklına bipoların mani dönemi gelebilir ve hızlıca bipolar tanısı koyabilir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta; bu iki psikolojik rahatsızlıkta görülen benzerliklerin; yoğunlukları ve görülme şekillerinin farklılık gösteriyor olmasıdır. Manik nöbet sadece bipolara özgüdür. Manideyken kişi; kendini çok zeki, her problemi çözebilir ve coşkulu hisseder. Mani, borderline’ın kendisini iyi hissetmesinden çok farklı bir haldir. Borderline biri kendimi çok iyi hissediyorum derken; “her şey yolunda, herkes tarafından seviliyorum, değerliyim, çok mutluyum” diyordur. Bu coşku ve mutluluk hali normal bir insanın coşkusundan çok fazla olur ancak bir mani kadar olmaz. Manide hastanın gerçeklik algısı bozulur. Yani gerçekte olmadığı şey olur. Peygamber olur, bir siyasi lider olur, ünlü bir futbolcu olur ya da işçi olarak çalıştığı şirket aslında ona aittir. Düşünceleri ve fikirleri hızlıdır. Büyük planlar yapar, riskler alır. Ancak borderline birindeki o güçlülük ve iyilik duygusu hiçbir zaman bu düzeye ulaşmaz. Borderline kişi, coşkulu konuşur; bipolar kişi mani döneminde ise aşırı hızlı konuşur. Borderline’da aşırı cinsel etkinlik hiçbir zaman manideki düzeye ulaşmaz. Borderline da  bipolar gibi fazla alışveriş yapar, parasını gereksiz yere harcar, bonkörleşir ama bir bipolar gibi mantıksız iş projeleri için yüksek meblağlı krediler çekmez ya da şirketin kasasını patlatıp dünyayı kurtarmaya kalkmaz. Yani; manik nöbetle borderline’ın iyilik hali arasında çok fark vardır. Ayrıca bipolar kişinin manide ya da depresyonda olmadığı dönemleri vardır. Bu dönemde kişinin sağlıklı biri gibi kimlik bütünlüğü tamdır ve düşünsel ya da duygusal anlamda savrulması olmaz. Oysa borderline’ın kimlik bütünlüğü yoktur. Aldığı kötü bir haberle çok kötü hissederken yine aldığı başka güzel bir haberle aşırı mutlu olabilir. Bipolar’da ise kişinin ruh hali değişkenliği iç çatışmalarıyla ilgili değildir. Oluşum mekanizmasında; beyindeki kimyasal dengesizlikler, genetik aktarım ve tetikleyici faktörler yer almaktadır. Oysa borderline’da ruh hali, diğer kişilerle kurduğu ilişkinin durumuna göre şekil alır. Kötüye kullanılma, terk edilme, ihmal edilme, örselenme, aile hayatında dengesiz ilişkilere ve çatışmalara maruz kalma gibi olumsuz deneyimler sıklıkla görünür. Kısaca borderline olan birçok kişi, bipolar’dan farklı olarak çocukluk veya ergenlik dönemlerinde travmaya maruz kalmışlardır. Tüm bu sebeplerden en sıklıkla karşılaşılanları terk edilme kaygısı, terk edilmeye tahammül edememe ve yoğun boşluk duygusu olarak sıralanabilir. Bipolar ve borderline arasındaki benzer ya da farklılıklara bir örnek ile yaklaşalım. Sevgilisi tarafından terkedilmiş bir borderline; kendini değersiz, önemsiz, sevilmeyen, istenmeyen biri gibi hisseder. Sanki dünyanın sonu gelmiştir ve bu dönemde gerçekten depresyondaki bir bipolar gibi görünebilir. Hayat anlamını yitirir, hiçbir şey yapmak istemez, yemeden içmeden kesilir, hatta ölmek ister. Bu belirtilerle de bu dönem, aslında depresyon gibi de görünür. İşte tam bu anda bir uzman teşhis olarak bipolar bozukluğunu ifade edebilir. Ancak bu durumu takip eden anlarda, kişinin sevgilisi arasa ve birkaç güzel söz söylese, özür dilese; bütün tablo değişir. Depresyon belirtileri kaybolur ve yerine enerjik, neşeli, kıymetli, özgüvenli, çok mutlu ve aşık biri gelir. Bu iki tanının karıştığı durumlarda tanıyı netleştirmek için duygu durum hastalık döneminin geçmesini beklemek gerekir. Örneğin bipolar’da bu dönem aylar sürebilirken borderline’da sadece saatlik olabilir. Bunun için de klinik gözlem ve takip çok önemlidir. Ayrıca karıştırılabilir farklı durumların da çok iyi gözlemlenmesi şarttır. Bipolar’da depresyon ve mani ikilisinin neden sonuç ilişkisinin dikkatle değerlendirilmesi önemlidir. Sonuç olarak çok büyük benzerlikler taşıyan bipolar duygudurum bozukluğu ile borderline kişilik bozukluğu bir süre ayrıntılı incelendiği takdirde doğru tanı yönünde hareket edilebilir. Bipolar ve Borderline Tedavisinin Farklılaşan Noktaları Nelerdir? Bipolar bozuklukta ilaç tedavisi, borderline kişilik bozukluğunda ise psikoloji önceliklidir. Dolayısıyla farmakolojik tedaviye yanıt da bu iki bozukluğun ayırıcı tanısında önemli yere sahiptir. Borderline kişilik bozukluğu, lityum tedavisine yanıt vermezken bipolar bozukluk tedavisinde kullanılan birincil destek lityumdur. Borderline kişilik bozukluğunda ilaç; depresyon, anksiyete ve dürtüsellik gibi semptomları yönetmeye yardımcı olur. Buna karşın bipolar bozukluktaki kullanılacak antidepresan ilaçlar kişiyi maniye sokabilir. İşte bu nedenle doğru tanı hayati önem taşımaktadır. Yanlış tedavi seçeneğini uyguluyor olmak hem kişiler hem de aileleri için yıkıcı sonuçlar doğurabilir, kişi ve yakınlarının tedaviye olan inancını köreltebilir. Bipolar bozuklukta destekleyici terapinin yanında hastaya ve ailesine psikoeğitim verilmesi yani hastalığın tüm özelliklerinin anlatılması ve hastaya nasıl davranılacağı ya da nasıl davranılmayacağının öğretilmesi de önem taşımaktadır. Borderline kişilik bozukluğu uzun süreli psikolojiden fayda görür. psikolojiden birkaç ay içinde mucizevi bir iyileşme beklenmemelidir. Danışan, terapistiyle kurduğu bağ doğrultusunda hızlıca toparlayacaktır. Çünkü nesneyi iyi algıladığında iyi kendilik aktiftir, kendini iyi hisseder. Bunu kişinin yakınları “tamam terapiye gitti ve iyileşti” gibi yorumlayarak süreci ilk evrelerinde sonlandırabiliyor. Oysaki borderline kişilik bozukluğunun terapi süreci minimum 2 yıldır.  Ayrıca her iki bozuklukta da bazen hastane yatışı gerektiren tedavilere de ihtiyaç duyulabilmektedir. Terapideki amaç ve hedef nedir? Terapi sürecinde kişiye, duygusal kırılganlığını azaltabilmesi ve duygusal dalgalanmalarını yatıştırabilmesi, dürtüselliğini denetim altına alabilmesi ve zorlanmaya katlanabilmesi ve ayrıca kişilerarası ilişkilerini geliştirebilmesi için birtakım donanımlar ve baş etme becerileri kazandırılır. Bipolar bozukluk ve borderline kişilik bozukluğu için doğru tanının konabilmesi için doktorunuzu değiştirmemeli, tedaviye sadık kalmalısınız. Çünkü bu iki bozukluk takip gerektirir. Klinik gözlem süreci içinde net tanı konabilir. Uygun tedavi yöntemlerini belirleyebilmek için de doğru tanı hayati önem taşımaktadır. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Çocuğum Utangaç Deyip Geçmeyin

Farklı bir ortama girdiğinde sorulan sorulara yanıt vermekte isteksiz davranışlar gösteren, ortama adapte olmakta zorlanan ve ebeveynlerinin yanından ayrılmayan çocuklar hepimizin çevresinde olan, oldukça sık karşılaştığımız ve utangaç çocuk olarak adlandırdığımız profillerdir. Bu davranış şekilleri çevre tarafından geleneksel Türk aile yapısı doğrultusunda uslu olma ile de adlandırılır. Elbette bu da bir olasılıktır ancak bu utangaçlığın altında psikolojinin alanına giren farklı sorunlar olup olmadığı da diğer bir ihtimal olarak karşımıza çıkar. Büyüklerine karşı saygıda kusur etmeyen, utangaç ve çekingen tavırlar sergileyen çocuğun bu davranışları ideal olarak görülebilir. Ancak davranışların altında yatan sebepler, çocuğun bireysel gelişimi çerçevesinde mutlaka gözlemlenmelidir. 6 ay-1 yaş aralığında karşımıza çıkmaya başlayan utangaç davranışlar, 3-6 yaş arasında görülme sıklığı en yüksek seviyeye ulaşır. Pek çok çocukta olağan biçimde görülen bu davranışlar, genellikle kendiliğinden ve zamanla ortadan kaybolur. Ancak ailenin davranış şekilleri, bu süreci etkileyen en temel kriterdir. Başkalarının yanında bu davranıştan bahsetmek ve çocuklarını zorlayarak istemediklerini yaptırmaya yöneltmek, en büyük sorun kaynağı olarak örneklendirilebilir. Çocuğun bireyselleşmeye ve farklı ortamlara girmeye başladığı bu dönemde özgüven zedelenmesine neden olabilecek bu davranışlar, çocuklarda utangaçlığı azaltıcı değil aksine daha da artırıcı etkilere neden olur. Ailelerin bu zorlamalarına karşılık çocuğun hisleri çoğu kez göz ardı edilebilir. Ancak özgüven düşüklüğü, değersizlik hissiyatı, sosyal yaşamda başarısızlık gibi pek çok olumsuz düşünce; utangaçlık ile beraber görülür. Ebeveynler tarafından yapılması gereken en önemli davranış; çocuğun olumlu yönlerini ortaya çıkarıp vurgulayarak bu yönlerin pekiştirilmesini sağlamalarıdır. Koruyucu anne baba rolü bırakılmalı, çocuk cesaretlendirilerek her adımında yanında olduğu hissettirilmeli ve dolayısıyla çocuk kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarabilmelidir. Doğumdan yetişkinliğe varıncaya dek utangaç bir çocuğun olumsuz yarınlar yaşamaması için, aile dikkatli olmalıdır. Öncelikle utangaçlığa bağlı sergilediği davranışlar mutlaka dikkate alınmalıdır. İletişim çok önemlidir, aile bu süreçte çocuğun yaptığı olumlu davranışlar üzerinden doğru iletişim yürütmelidir. Verilecek sorumluluklar da sürecin hızlı atlatılmasına yardımcı olur. Yapacağı seçimlerin özgür bırakılması ve çocuğun istediği yoldan gitmesine imkan tanınması, girişken olmadığı konularda dahi aktif olmasına yardımcı olabilir. İlerleyen süreç çocuğun sosyal hayatta etkin olma sürecidir. Ancak utangaçlık devam ettiği sürece, sosyal hayatta sorun halini alabilir ve çocukta kaygı problemleri oluşabilir. Bu problemler için çocuk her defasında kendini sorgulayarak ve geçmiş döneminden gelen aile baskısını hissedebilir. Zaman içinde bu durumun devam etmesi, çocuğun ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde başarısızlıklar olarak kendini gösterebilir ve yetişkinliğe ulaşmış çocuğun hem kişisel hem de iş hayatı utangaçlığın getirdiği olumsuz etkilerle geçebilir. Çocuklarımız için en iyisini isteyen ebeveynlerin uslu çocuk yetiştirme noktasında getirdiği kısıtlamaları doğru davranış olarak nitelendirmeleri olağandır. Ancak bu davranışların utangaç olarak yetişen çocukların yarınları üzerinde olumsuz etki yaratabileceği asla unutulmamalıdır. Bu noktada aklınıza gelen her türlü soru ve çözüm için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı

Toksik İlişki Nedir?

Dünya üzerindeki milyarları aşan insan topluluğu, sosyal olarak birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Elbette bu durum, kişilerin çocukluktan başlayarak kısa ya da uzun süreli birbirileriyle bağ kurma isteklerini de beraberinde getirir. İnsanların sosyal olarak kurdukları bağ dolayısıyla geliştirdiği iletişim, insanlar arasındaki ilişkiyi anlatan kısa bir özettir. Bu kapsamda yaşanan bazı ilişkiler kişiye çok iyi gelir ve kişinin hayatına çok fazla olumlu etkisi olur. Bazı ilişkiler ise kişi için oldukça yıpratıcıdır. Kişiye zarar veren, çok fazla yıkıcı etkisi olan, kişinin kendini hiç iyi hissetmediği, buna rağmen de asla vazgeçemediği tabiri caizse kişiyi zehirleyen ilişkilere toksik ilişki adını veririz. İlişkimizin Toksik Olduğunu Nasıl Anlarız?   Her ilişkinin bir dinamiği vardır dolayısıyla yaşanan problemlerin şekli, sebep ve sonuçları o ilişkiye özeldir. Ancak bazı durumlar ve davranış kalıpları vardır ki kişinin toksik ilişki içinde bulunduğunun sinyallerini verir.   Aile, arkadaş, eş veya sevgili ile olan ilişki eğer toksik ise, davranışlarınız sürekli olarak kontrol altındadır. Bu ilişkide manipülasyon çok fazladır. Bu manipülasyonlar; dalga geçerek, şakaya vurarak ya da sizi ezerek gerçekleşir. Bir yerden sonra siz, artık kendinizi yetersiz ve kusurlu hissedersiniz. Tepkinizi ortaya koyduğunuz durumlarda da partneriniz, sizi düşündüğü veya sevdiği için bu şekilde davrandığını iddia edebilir.   Partneriniz olan kişi, empati yeteneğinden yoksundur. İlişkinizde duygu ve ihtiyaçlarınız önemli değildir. Odak noktası kendisidir ve kendi ihtiyaçları çerçevesinde hareket eder.   Bu kişiler kendi çıkarları için rahatlıkla yalan söyleyebilir. Daha önce söylediği bir sözü bugün reddedebilir ve siz durumu neden yanlış hatırladığınıza dair kendinizi sorgularken bulabilirsiniz.   Size karşı tutarsız davranışları sebebiyle pek çok zaman O’nun nezdinde yerinizi sorgularsınız. Arkadaş ortamında size karşı umursamaz davranışlar sergilerken, baş başa geçirdiğiniz bir gece aksine çok ilgili davranabilir. Bu konuyu dile getirmek istediğinizde, odağının kendisi olduğu ve sizin duygularınızın önemli olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeniz beklenen bir durumdur.   Toksik insanlar, çatışmaya çok açıktır. İlişkiniz sürekli karşı tarafın istek ve beklentileriyle şekillendiği için, sizin güçlenmenizi sağlayacak olan durumlar tehdit niteliğindedir. Bu sebeple sürekli olarak sizi tartışma içine dahil etmek, sizi psikolojik olarak yormak ve olduğunuz yerden aşağı çekmeye çalışmak toksik ilişkide çok sık rastlanılan durumlardır. Burada amaç sizin karşı tarafa bağlı hale gelmeniz, özgüveninizi yitirmeniz ve karşı tarafın ihtiyaçlarına cevap vermeye devam etmenizdir.   Kadın erkek ilişkisinde çok baskı altında olduğunuz, sürekli kısıtlandığınızı hissettiğiniz bir ilişki içindeyseniz ve ‘’ben O’nun hayatında mıyım?  Gibi sorularla yerinizi sorguluyorsanız, büyük olasılıkla toksik bir ilişki içerisindesinizdir.   Bize zarar verdiğini bildiğimiz bir ilişkiye neden devam ederiz? Herkesin ilişki dinamikleri birbirinden farklıdır ancak; toksik ilişkiye maruz kalan kişilerde bazı düşünce kalıpları, toksik ilişki bağımlılığını beraberinde getirir.   Kişi toksik ilişkisini bitirmeye yaklaştığında, ilişkisinde harcadığı emeğin ve geçen zamanın boşa gideceği gibi yanlış bir düşünce mantığına sahip olabilir. Acaba hala düzelir mi? Ben ne yaparsam bu ilişkiyi kurtarırım? Gibi düşünceler içerisinde çıkış noktası arayabilir.   Diğer bir yaygın düşünce kalıbı; ‘’kimseyle bir daha bu kadar yakın olamam‘’ , ‘’kimse beni onun kadar sevemez.‘’ Gibi düşüncelerdir. Burada partnerin yıldırma politikaları ile kişi, özgüven sorunları yaşayabilir ve bu düşüncelere tutunarak hala partnerinin davranışlarında sevgi kırıntısı aramaya yönelebilir.   Kişinin partnerinden ayrılamamasındaki bir diğer neden; sorun olmadığını ve kişinin olayları kendisinin bu kadar büyüttüğünü düşünmesidir. Bu düşünce yaygın olarak, kendi istek ve ihtiyaçlarının bilincinde olmayan kişilerde görülmektedir. Özellikle kişinin çocukluk döneminde ebeveynleri tarafından ihtiyaçları, hisleri, duyguları reddedilmiş veya anlaşılamamışsa, çocuk ihtiyaçlarının veya duygularının doğru olmadığını zannederek büyür. Yetişkinlikte ise ‘’böyle hissediyorum ama hissetmemem lazım, böyle hissediyorum ama kesin abartıyorumdur.’’ Şeklinde suçu kendisinde arama durumu söz konusu olabilir.   Diğer bir sebep ise; mahalle baskısıdır. Boşanmış olmak, arkadaş veya akrabalarla küs olmak toplum tarafından olumlu karşılanmaz. Eğer kişi, böyle bir fikre sahipse, etraftan olumsuz tepkiler almamak için ilişkisine devam etmek zorunda kalabilir. Başkalarının düşüncelerine odaklı hareket ediyor olmak, çok sık karşılaşılan diğer bir ayrılamama durumudur.   Diğer yaygın bir sebep ise; ilişki kiminle olursa olsun, ayrılık sonrası bir yas dönemi gerçekleşir. Kişi bu acıyı göze alamadığı için ilişkisine son vermeyi erteleyebilir veya bu ilişkiye devam etmeye çalışabilir.   Bazen de vicdani olarak aşırı hassas davranılır. ‘’Şimdi bende gidersem ne yapacak? Bir tek bana tutunuyor, O’na yardımcı olabilirim, O’nu değiştirebilirim, geçtiğimiz 10 yılı değiştiremedim ama 11. Yılı değiştirebilirim’’ gibi düşünceler içerisine girilebilir.   Bir kişinin neden toksik olduğu kendisine ait dinamikler çerçevesinde şekillenir. Öte yandan partner, sorunu toksik kişi yerine kendi ilişkisinde arayabilir. Ancak unutulmamalıdır ki toksik kişi bir ilişkide nasılsa, diğer ilişkilerinde de aynı şekilde ben odaklıdır. Bu durum tamamıyla kişinin arka penceresi yani çocukluk çağı travmaları, aile dinamikleri, bağlanma stili gibi durumlarla ilgilidir. Bir başka boyutta baktığımızda da toplumsal cinsiyet rollerinin toksik kişilik ve ilişkileri beslediğini söylememiz mümkündür. Çünkü toplum tarafından erkeğe daha maskülen ve koruyucu bir rol biçilmiş; kadının ise daha alttan alıcı ve fedakar olması gibi roller dayatılmış ve normalleştirilmiştir. Bu perspektiften bakınca erkeğin kadına ‘’onu giyemezsin, o kişiyle görüşemezsin, hesabı erkek öder,’’ gibi söylemleri, kadın tarafından öncelikle sevgi veya koruyuculuk olarak algılanabilir. Aslında bu davranışlar sevgiden değil; kişinin kendi korku, kaygı ve yetersizlik duygularından dolayıdır. Bu tür davranışların devamlılığı ve yoğunluğu da kadında baskı hissettirerek ilişkinin çatırdamasına ve zehirlenmesine sebep olabilir. Diğer taraftan kadından alttan alması ve fedakar olması beklenir. Bu yüzden de kadının toksik ilişkide kalıcı olması, toplumsal cinsiyet rolleri sebebindendir. Toplumda oluşturulmuş bir diğer yargı, erkekte hata olmamasına rağmen kadının sürekli söyleniyor olmasıdır. Bu yargı sebebiyle de kadın, yaşadığı ilişkinin toksik olduğunun farkında bile olamayabilir. Dolayısıyla toplumsal normları da iyi analiz etmek son derece önemlidir. Bu normları fark etmek ve değiştirmeye çalışmak, toksik ilişkilerin de beslenmesini engelleyerek azalmasını sağlayacaktır. Uzman Klinik Psikolog Seren Akman

Terk Edilme Korkusu

‘’Ben kendi halimde mutluyum, nasılsa yine terk edileceğim için yeni bir ilişkiye başlamak istemiyorum, ilişkimde terk edilmemek için partnerimin bir dediğini iki etmiyorum…’’ Bu cümleler, sıklıkla karşılaştığımız ve terk edilme korkusunu anlatan cümlelerdir. Bir taraf ilişkide kalmak isterken, diğerinin yollarını ayırma kararı alması; terk olarak adlandırılır. İlişki sonrası terk edilen kişide çoğunlukla yas dönemi ortaya çıkar. Bu dönemde yalnız kalmak isteme, sosyal ortamlardan uzaklaşma, ağlama krizleri gibi durumların yaşanması normaldir. Ancak bir süre sonra kişi kendini toparlar ve normal hayatına kaldığı yerden devam eder. Bazı kişilerde ise terk, aklının bir köşesinde hep korku halinde kendini gösterir. Romantik veya arkadaşlık ilişkilerinde terk edilmemek için çaba harcar veya kendine göre savunma mekanizmaları geliştirir. Tüm bu sürecin altında kişinin terk edildiğinde hissedeceği duyguları daha önceden tecrübe etmiş olması ve bir daha aynı duyguları yaşamak istememesi yatar. Terk Edilme Korkusunun Nedenleri Terk edilme korkusunun sebepleri, bebeklik döneminden itibaren bugüne kadar kişinin yaşadıklarıyla ilgilidir. Kişinin dünyayı anlama noktasındaki bilişsel gelişim sürecinde yaşadığı terk tecrübeleri, gelecek yaşantısında da terk edilme korkusunu tetikleyebilir. Bebeklik döneminde anne memesine çok bağımlı bir bebeğin bir anda memeyle bağının kesilmesi, birey için önemli bir terk tecrübesi olabilir. Kendini bağımlı ve huzurlu hissettiği memeyle bir daha o bağı kuramaması dolayısıyla yaşadığı acı, onun için bir terktir. Bu yüzden de gelecekte kuracağı ilişkilerinde hatırlamasa bile terk düşüncesi, kişiye o günkü acıyı çağrıştırır ve terk edilmek onun için çok büyük anlamlar ifade edebilir. Çocukluk dönemlerinde bir yakını kaybetme, taşınma sonucu bağlı olduğu ev veya arkadaşlarından uzaklaşma, ilgisiz ebeveynler, bir partnerin terk etmesi sonucu yaşanan durumlar; terk edilme korkusunun sebeplerindendir. Terk Edilme Korkusunun İşaretleri Terk edilme korkusunun işaretleri, geçmiş yaşantılardaki deneyimler doğrultusunda semptomlar gösterir. Semptomlar sıklıkla aşağıdaki şekilde gelişir; – Uzun süreli ilişkilerden kaçınmak – İlişkilerde bağlılık yaşamamaya çalışmak – Duygusal yakınlık kurmaktan çekinmek – Yeni insanlarla tanışmayı istememek – Kimseye güvenmemek – İlişki içerisinde ayrılık lafını çokça dile getirmek – Aşırı kıskanç olmak – Partneri kaybetmemek adına onu mutlu etmeye odaklanmak – Kendini değersiz hissetmek – Sağlıksız bile olsa ilişkiye son vermeyi istememek Eğer terk edilmek sizin için de büyük bir korku sebebiyse mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Terk edilme korkusuyla ilgili daha detaylı bilgi için bizimle  www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya 0552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.

Kontrol İhtiyacı Neden Doğar? Neden Kontrol Ederiz?

Genelde hepimizin çevresinde ‘’Hiç kimse bir işi benim kadar ayrıntılı düşünemez ve daha iyisini yapamaz’’ diyen kişiler vardır. Her şeyin en iyisi olduğundan emin olana kadar tasarlar, uygular ve uygulatırlar. Hayli yorucu olan bu çaba, beraberinde pek çok kaygıyı getirir. Bu kaygının sonucu olarak da kişi herkesin ve her şeyin kendi kontrolünde olmasını ister. Yani; kontrol davranışının en önemli nedeni kaygıdır. Kaygıyı yönetebilmek için kontrol ederiz. Endişe, zorlantı, bunaltı, içten içe bir şeylerin kişinin ruhunu kemirmesi; kontrol etme davranışının içsel sebepleridir. Kontrol dışında gerçekleşen en ufak bir durum ya da değişiklik kişinin canını çok fazla sıkar. Kontrol etmeyi yaşamının en orta yerine koyan kişiler, en ufak bir aksilik veya engelle karşılaştıklarında ya da işler planladıkları gibi gitmediğinde; inanılmaz öfkeli, gergin ve kızgın bir hal alabilirler. Bu kişinin aile ve yakın çevresi; kişiyi tanıdığı ve bu sürece çok alıştıkları için anlayışlı davranabilirler. Ancak birey için iş ve sosyal hayat, davranışlarını bilmediği onlarca insanla doludur ve hayli zorlu geçmesi muhtemeldir. İçinde bulunduğu durum kişinin kendisini sürekli stresli hissetmesine ve fazlası ile yorucu ya da içinden çıkılamaz hale dönüşmesine neden olmaktadır. Kontrol etmekten yorulan ve artık buna dur demek isteyerek psikolojik danışmanlık alan çok fazla danışanımız var. Bu danışanlarımıza kontrol etmediğinizde ne olur? Sorusunu yönelttiğimizde genellikle; bir aksilik olabilir, istediğim gibi olmaz, hatalı olabilir, eleştirilebilirim, yaptıklarım beğenilmeyebilir. Gibi yanıtlar alırız. Bu yanıtlar da karşımıza diğer bir önemli sebep olan başarısızlık korkusunu çıkarıyor. Kişi hata yapmaktan ve yapılmasından ya da yetersiz kalmaktan öyle sine korkar ki, işi şansa bırakmaz. Detaylar, ayrıntılar önemlidir. Titiz, düzenli, planlı, programlı, mükemmeliyetçi, katı kuralcı yani obsesif kişiliklerdir. Eleştirilmeye ve yargılanmaya tahammülleri olmadığı için ya da en korktukları şey bu olduğu için sürekli kendilerini mükemmeli elde etmeye zorlarlar. Dolayısıyla her işi en ayrıntılı şekilde tasarlarlar ve kendileri halletmek isterler. Kimseye sorumluluk veremezler. Sorumluluk verdiklerinde de teslim aldığı işi tekrar kontrol ederler. Çünkü güvenemezler. Bu yüzden de beş kişinin yapacağı işi tek başına yapar, kapasitesinin üzerinde bir enerjiyle çalışırlar. Sürekli telaşlı ve panik haldedirler. Hem fiziksel olarak kendilerini çok yorarlar hem de zihinsel olarak çok doludurlar. Hep bir sorun çıkacak, yanlış olacak gibi düşüncelerle zihinleri olumsuzluklarla dolu olduğundan olumsuz duygulara sahiptirler. Öylece yıpratırlar, tüketirler kendilerini ve tabi sonunda da depresyon kaçınılmaz olur. Artık isteksiz, yorgun, hiçbir şeyden zevk almayan, çok hassas ve kırılgan biri olarak hayatlarına devam ederler. Tam da bu noktada bu ağır yüklerle baş etmeye çalışan kişiler, fizyolojik olarak da bazı sorunlarla karşılaşabilirler. Yorgun ve huzursuz hissetme, rahat uyku uyuyamama, sürekli düşünme, baş, omuz ve sırt ağrıları, nefes darlığı, terleme ve kalp sıkışması; kontrol davranışında bulunan kişilerin yaygın olarak yaşadıkları fizyolojik semptomlar arasındadır. Kontrol, yaşamımız için çok önemli bir kavramdır. Kişinin kontrol davranışı çok fazlaysa ve kişi bu davranışı esnetemiyorsa kontrolden çıkar. Bu da kaygı bozukluğu, panik atak, obsesif kompülsif bozukluk gibi sorunlara neden olur. Panik atak, kontrolü kaybetmekten korkar; obsesif kompülsif bozukluk da kontrolü hissedemez ve hissedebilmek için bir şeyleri kontrol eder. Aslında yine kontrolü yitirme duygusu ve kontrolü yeniden kazanma çabası vardır. Kişi, iç dünyasında kontrol edemediği duygu ve düşüncelerini, dışarıdaki semboller üzerinden kontrol etmeye çalışır. Yani; içsel sistemi sağlayamadıkça dış nesneleri kontrol etmiş olur. Saatlerce masayı düzenlemekle, evi temizlemekle, bir şeyleri istiflemekle uğraşır. Hatta bu tarz danışanlar terapiye önceden hazırladıkları notlarla gelirler. Seansı kontrol ederler, terapisti kontrol ederler, eşinin kıyafetini, çocuğunun yediği yemeği, personelin dosyasını, dosyanın simetrisini… Her şeyi kontrol ederler çünkü sistem, kontrol ettiği anda rahatlar. Ancak o da maalesef çok kısa sürer. Kişiler neden her şeyi kontrol etmek zorunda hissederler? Herkesin hikayesi farklıdır. Öncelikle kişiyi bu davranışa iten sebeplere odaklanmak gerekiyor. Örneğin; bir annenin sıklıkla çocuğunun yediği yemeğe karıştığını ele alalım. Şunu yemeli, bunu yememeli, bu kadar yemeli, sağlıklı bir kiloda olmalı vs. gibi sürekli olarak çocuğunu kontrol altında tuttuğunu düşünelim. Bu annenin çocuğunun yediklerine neden bu denli karıştığının altında yatan sebepleri araştırmak üzere çocukluk yaşantılarına ışık tutmak, çoğu zaman pek çok sorunun yanıtı niteliğindedir. Çünkü bu anne belki de çok kilolu bir çocukluk geçmişine sahip olabilir, arkadaşları onunla dalga geçmiş hatta lakap bile takmış olabilir. “Şişko patates, yağ tulumu…” Kendine bu lakaplarla seslenilmiş olması, bugünün annesinin çocukluk döneminde büyük bir utanç yaşamasına sebep olmuş ve kendini çok kötü hissetmiş olabilir. Ne giyerse giysin kendine yakıştıramamış, kendini beğenmediği gibi başkaları tarafından da beğenilmediğini hissetmiş olabilir. Alay edilmeye maruz kalmak, beğenilmemek kişiyi o zamanlar aşırı üzmüş olabilir. O küçük çocuk için şişmanlık bir travmaysa, yetişkinliğinde o yaralı yanını iyileştirircesine çocuğunun yemeğini kontrol ediyor olabilir ya da çocuğu da kendi yaşadıklarını yaşamasın diye çocuğunu korurcasına onun yediklerini kontrol ediyor olabilir. Ya da aslında hiç böyle bir travma yoktur, mükemmeliyetçi bir annedir ve her şey kitabına uygun olsun istiyor olabilir. Bir anne için çocuğunun sağlıklı beslenmesi elbette önemlidir. Ancak bu durum, kişi için büyük bir dert ise; kişi bu konuya çok fazla yatırım yapıyorsa, işler istediği gibi gitmediğinde perişan oluyorsa işte burada geçmişte bitmemiş işlere, çözümlenmemiş meselelere bakmak gerekiyor. Kontrol davranışıyla nasıl baş edilebilir? psikolojide bazı kuramlar erken dönem yaşantılara odaklanırken, bazı kuramlar da günlük hayattaki kaygının tetikleyicilerine ve obsesif düşüncelere odaklanır. Hangi yaklaşımla olursa olsun, amaç; kontrol ihtiyacının azaltılması ve kaygının işlevsel hale gelmesidir. Kontrol ihtiyacının arkasında yatan işlevsiz düşünceler yerine işlevsel olanları koymaya çalışırız. Terapide sorunun asıl kaynağı bulunduğunda, kişi bunlarla yüzleştiğinde ve hikayeyi anlamlandırdığında sistem rahatlar. Kişi gerçek duyguyu tanımlayabildiğinde hepimizin ihtiyaç duyduğu kontrol mekanizmasına sahip olmuş oluyor. Yaşam gerçekten kişinin kontrölündeyse kontrol etmeye çalışmaz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Sonbahar Depresyonu

İlkbaharın gelişi ve devam eden yaz mevsimiyle birlikte uzun günler, sıcak hava, tatiller ve yapılan tüm aktiviteler bizi adeta kendimize getirir ve çok iyi hissettirir. Güneşli bir güne uyanmak bile başlı başına psikolojimiz üzerinde büyük oranda olumlu etkiye sahiptir. Işıl ışıl geçen yaz günlerinin ardından dökülmeye başlayan yapraklar, kasvetli ve serin hava ile birlikte modumuzun yavaş yavaş düştüğünü fark ederiz. Bu mevsimsel dönüşümden psikolojik açıdan etkilenmemek ve sonbahar yorgunluğuna yakalanmamak hemen hemen mümkün değildir. Bu yorgunluk da ilerleyerek sonbahar depresyonuna davetiye çıkarabilir ve ağır semptomlarla hayatı zorlaştırabilir. Kısalan günler dolayısıyla azalan gün ışığı, melatonin (uyku) hormonunun yükselmesine sebep olur. Bu da kişide yorgunluk, halsizlik gibi etkiler bırakır. Öte yandan seratonin (mutluluk) hormonu da azalan gün ışığıyla birlikte daha da az salgılanır. Tüm bu hormonal değişiklikler, kişide depresyon oluşumuna zemin hazırlar. Sonbahar Depresyonunun Belirtileri Nelerdir? Mevsime bağlı gelişen depresyon da tıpkı patolojik depresyon gibi aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir. Sürekli uyuma veya hiç uyuyamama hissi. İsteksizlik, halsizlik, yorgunluk. Daha önce zevk aldığı şeylerden keyif alamama. Mutsuzluk hissi. Gündelik işleri yapmada zorlanma. Artan veya tamamen azalan iştah. Sürekli uyuma veya hiç uyuyamama hissi. Değersizlik ve yetersizlik duyguları. Cinsel isteksizlik. Konsantrasyon problemleri. Sinirli ve gergin ruh hali. Kaygı sorunları. Genelde sonbaharda başlayan bu belirtiler, kış bitimine kadar devam edebilmekte ve kişinin hayat kalitesini ciddi oranda olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu belirtilerin devamlılığı halinde ise kişide görülen depresyon şiddetinin artması ya da bir ileri boyuta taşınması önemli bir ihtimaldir. İlerlemeye devam eden bu durum hayatı tehdit eden intihar gibi düşünceleri de beraberinde getirebilir ve hatta teşebbüs noktasına gelinebilir. Yapılan araştırmalar sonbahar depresyonunun erkeklere oranla kadınlarda daha fazla görüldüğünü göstermektedir. Çünkü kadınların seratonin (mutluluk) hormonu duyarlılıkları erkeklere göre daha yüksektir. Ayrıca daha önce depresyon yaşamış veya genetik olarak depresyona yatkınlığı olan kişilerde sonbahar depresyonu görülme ihtimali yüksektir. Sonbahar Depresyonundan Korunmak İçin Önlemler Açık alanda yürüyüş yapın. Kendinize tatil fırsatı yaratın. Dengeli beslenmeye özen gösterin, karbonhidrat ve şekerli yiyeceklerden uzak durun. Uyku düzeninize dikkat edin. Fırsat buldukça sosyal ortamlarda yer alın. Gün ışığından maksimum düzeyde yararlanın. Spor ve yoga yapın. Sevdiğiniz hobilere yönelin. Olumlu düşünün ve kendinizin değerli olduğunuzu asla unutmayın. Yaptığınız her şeye rağmen içinizdeki kötü his geçmiyorsa, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Sonbahar depresyonuyla ilgili detaylı bilgi ve randevu için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek, +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.

Çocukluk Yaşantılarının Kişiliğimize Etkileri

Dünyaya merhaba dediğimiz andan itibaren kayıt altında olan zihnimiz, yaşadığımız her şeyi anlamlandırmaya ve kategorize etmeye başlar. Çekingen, dışa dönük, dürüst, fedakar, üşengeç, duygusal, güvenilir, agresif, stresli diye tanımladığımız özellikler; pek çok sebebin kişilik oluşumuna etkileri diyebileceğimiz durumlardır. Doğumdan hemen sonra ve hatta doğum öncesinde başlayan bu sebepleri; anne, baba ve bebeğe öz bakım veren kişilerin yaklaşımları, bu bireylerin kendi kişilik özelliklerinin çocuğa yansımaları, genetik özellikler, annenin hamilelikte yaşadıkları, çevresel faktörler ve olumlu, olumsuz yaşanan tüm deneyimler olarak sıralayabiliriz. Annenin hamilelik dönemini gergin ve stresli geçirmesi, büyük oranda bebeğe de aktarılır ve bebek de doğuştan getirdiği bu mirasla hayata gözlerini açar. Bebeklik döneminde ise bireyler büyük oranda gözlemcidir ve özellikle ebeveynlerinin davranışları ve sorunlarla baş etme yöntemlerini kopyalarlar. Bu pencereden bakınca; ebeveynlerin sakin, çözüm odaklı, çocuğun duygularını anlayarak ve ihtiyaçlarını gidererek büyüttüğü çocuklar yetişkin bireyler olduklarında “eğer farklı yaşanmışlıklar yoksa” doğru orantılı olarak ebeveynleriyle benzer özellikler sergileyeceklerdir. Bu çocuklar yetişkin birer birey olduklarında, kendi ihtiyaçlarının farkında ve özgüveni yüksek olacaklardır. Tam tersi şekilde baskı altında, stresli ve gergin ebeveynler tarafından yetiştirilen çocuklar ise yetişkin bireyler olduklarında; olayları algılama ve çözme noktasında benzer sorunlar yaşayacaklardır. Çocuğun ihtiyaçlarını fark etmesi, kendi istekleri ve hedefleri doğrultusunda bir yol çizmesi çok önemlidir. Bu noktada ebeveynlerin çocuğun kendini keşfetmesini ve en doğru şekilde ifade etmesini sağlaması gerekmektedir. Eğer çocuk kendi ihtiyaçlarından çok karşı tarafın ihtiyaçlarına odaklanırsa ve kendinden çok karşı tarafı düşünür duruma gelirse, yetişkinliğinde de kendini ikinci plana atarak başkalarının ihtiyaçlarına yönelecek ve mutsuz bir birey olarak yaşamını sürdürmesi kaçınılmaz olacaktır. Kişiliğe Etki Eden Faktörler Nelerdir? Kişiliğe etki eden faktörler arasında yer alan sebeplerden biri de, çocuğun arkadaşları ve çevresi ile kurduğu ilişkiler ve ergenlik dönemindeki deneyimleridir. Bu dönemlerde özellikle aşağılanma, alay edilme, dışlanma gibi arkadaş çevresi tarafından alınan kötü geri bildirimler; çocuğun gelecekte içine kapanık veya çekingen bir birey olmasına sebep olabilen nedenlerdendir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanmış olan travmalar da kişiliğe çok büyük oranda etki eden faktörlerden biridir. Geçmişten bugüne gelene dek yaşantılarınız ve genetik özellikleriniz çerçevesinde var olan kişilik özellikleriniz değiştirilebilir. Ben çok utangacım ve utangaç olmaktan yoruldum, hayır diyemiyorum, kendimden çok karşı tarafın üzülmesinden korkuyorum, topluluk içerisinde konuşamıyorum gibi sizi yoran kişilik özellikleriniz varsa, bir uzmandan destek alarak çözüme kavuşturabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı