Patolojiler

Vajinismus

Cinsellik; doğumdan ölüme kadar her zaman bizimle var olan ancak toplumumuzda yasak, ayıp, günah olarak nitelendirilen bir kavramdır. Çocuk, ergen, yetişkin cinselliği hep çeşitli sebeplerle geri plana itilir. Hiç konuşulmayan; belirsizliklerle dolu, hep saklı tutulan ve ayıp, yasak, günah sayılan cinselliği ilk cinsel deneyim anı geldiğinde haz alarak yaşamak mümkün değildir. Kız çocuğuna çek elini orandan, cıs, eteğini ört, düzgün otur… Gibi söylemlerle sadece cinsel bölgelerinin saklanması öğretiliyor. 20-30 yıl boyunca saklamayı öğrenen kızın evlendiği gece geldiğinde de problemler yaşaması kaçınılmaz oluyor. Vajinismus sorunu yaşayan kadında; başta vajinada olmak üzere tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku, tiksinme ve panik hali olur, kadın bacaklarını sıkıca kapatır ve elleriyle eşini iter. Kızlık zarlarının çok kalın ya da vajinalarının çok dar olduğunu düşünebilen bu kadınlar oluşan acı beklentisi sonucunda kendilerini savunma ve koruma çabaları içine girerler ve cinsel birleşmenin olmasına izin vermezler. Bu durumun problem olarak değerlendirilebilmesi için bozukluğun sürekli ya da yineleyici bir biçimde görülmesi gerekir. Evliliğin ya da romantik ilişkinin ilk haftalarında cinsel birleşme olamaması durumunu vajinismus sorunu olarak değerlendirmek doğru olmaz. Vajinismus belirtileri şu şekilde ifade edilebilir; kadın, partneriyle cinsel birlikteliği yaşamak istemesine rağmen cinsel birleşme anı geldiğinde bilinçdışı devreye girer ve geçmiş öğretilerden elde edilen bilgiler aniden gün yüzüne çıkar: “sakla, koru”. Bu durumda adeta vajinal ve bedensel bir korku refleksi oluşur. İstemsiz bir şekilde, bilinçdışı birtakım korku ve kaygılar nedeniyle vajina kasları kasılır, sertleşir, acı hissini gerçekçi olarak yaşar ve eşini çok sevmesine karşın cinsel birleşmeyi gerçekleştiremez. Bu kasılma kesinlikle kadının kontrolü dışındadır. Vajinismus Probleminin Oluşma Sebepleri; İlk cinsel ilişki denemesi sırasında kadının canının fazla yanması, Cinselliği değersizleştiren ve aşağılayan bir ailede büyümüş olma; Vajinismuslu kadınlar cinsellikle ilgili konuşmayı sevmezler, cinselliği iğrenç olarak algılayabilirler, vücutlarının eşleri tarafından beğenilmeme korkusunu yaşayabilirler yani vücutları ile barışık değillerdir. Eşleri tarafından terk edilme kaygısı ve güvensizlik yaşayabilirler. Zayıf, güçsüz anne, Baskıcı, otoriter baba, Baba-kız ilişkisinde güçlükler, Cinsel şiddet ve taciz, iğrenme veya hoşlanmama, İstemeden zorla evlendirilme, eşini sevmeme, eşle uyumsuzluk ve iletişim sorunları, Görücü usulü evlenmeler, Olumsuz dinsel ve ahlaki şartlanma, Eşcinsel özdeşleşme, Başarısızlık korkusu veya performans kaygısı, Cinsel tabular, yanlış bilgiler ve inanışlar, Pasif, bağımlı eş; Eşlerin bir kısmı bu durumu anlayışla karşılayarak çözebileceğini düşünürken bir diğer grupsa daha agresif bir yolu seçerek durumun çözülemeyeceğini düşünür ki bu iki durum da esasen birbirinin aynıdır ve bu süreci zaman geçtikçe daha da kalıcı hale getirir. Anlayışlı erkek pasif kaldıkça kadın da erkeğine karşı güven azalırken, agresif erkek ise kadını daha da korkutur ve iki durumda da sorun pekişerek büyür. Hamile kalma korkusu, gebeliğe hazır olmama, Obsessif kişilik özellikleri taşıma, Ağrı eşiğinin düşük olması, Cinsel isteksizlik ve cinsel uyarılmada problemler, Vajinal kayganlıkla ilgili problemler, Kadının cinsel bir meta veya cinsel bir obje olarak algılanması, Cinsel organın giriş yerinin bilinmemesi; Kadın, bilgi sahibi olduğunu düşündüğü eşinin ona yaklaşımını acemice bulunca zarar göreceği endişesine kapılacaktır. Eş de yetersiz bilgiyle eşine zarar vereceğini düşündüğünde sorun her denemede doğal olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Her başarısız deneme her iki tarafta da sorunun aşılamayacak kadar zor olduğu bilgisini pekiştirecektir. Çocuklukta ve ergenlikte “bacaklarını kapa”, “eteğini ört” gibi uyarılar, Kızlık zarını yitirme korkusu; bekaretini kaybetme korkusu, Bilinçdışına itilmiş bilinmeyen bir düşünce ya da davranışın psikosomatik etkisi, Ağrılı bir jinekolojik muayene, Simgesel olarak zihninde aşırı büyütülen penis yüzünden çok acı çekme veya parçalanma korkuları, Geçmişte genital bölgeye gelen bir darbe ya da travma, Çocuklukta çok fazla makattan fitil kullanılması, Uygun olmayan veya istenmeyen bir birliktelikte eşten sakınma, Bazı enfeksiyonlar ve anormallikler de vajinismusa yol açabilir. Kadında görülen Vajinismus durumunu sadece kadının sorunu olarak görmek doğru değildir. Bu sorun, çiftin ortak sorunudur. Öncelikle eşinizi bu sürece dahil etmelisiniz. Bu problem erkeğin desteğiyle çözülebilir. Birbirinize değer vermeli, desteklemeli, özen göstermelisiniz. Sorununuz cinsellikten önce romantik ilişkinizden kaynaklanıyorsa, aslında evlilik sorunlarınız varsa cinsellik üzerine çalışmak mümkün değildir. Böyle bir durum söz konusu ise önce evlilik ya da çift terapisi almanız süreç için faydalı olacaktır. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Hayır Demekte Zorlanıyorsanız…

Ya yanlış anlaşılırsam, bana bir daha güvenmezse, bir daha benimle konuşmak istemezse, ayıp olmasın, beni terslemesin, küçük düşersem, ya reddedilirsem… Bu düşünceler size de tanıdık geldi mi? Sizinle paylaşılan bir konu, aslında sizin hiç hoşunuza gitmiyor ve tamamen karşı çıkmanız gereken bir konu olmasına rağmen siz tam olarak o düşünceyi savunuyormuş gibi davranıyorsunuz. Hayır diyemiyorsunuz ve bir şeyler sizi hep engelliyor. Engellediği gibi bir de sanki öyle düşünüyormuşsunuz gibi davranıyorsunuz. Onaylanmak istiyorsunuz, kabul görmek istiyorsunuz, başkaldırıyor gibi görünmek istemiyorsunuz, karşıdaki insanın tepkisinden çekiniyorsunuz ve o yüzden kendinizi gizliyorsunuz. Sizinle ilgili hep olumlu düşünülsün, sizi herkes sevsin, fedakarlığınızı, çabanızı görsünler istiyorsunuz. Kendi sorunlarınızı bir yere kaldırıyor, başkalarının problemleriyle sanki kendiniz yaşıyormuşsunuz gibi ilgileniyorsunuz. Peki tüm bunları neden yapıyorsunuz, neden başkalarının mutluluğu sizin mutluluğunuzun önüne geçiyor? Bu sorunun yanıtını vermek için çocukluk ve ergenlik yaşantılarınıza bakmak gerekiyor. Belki çocuklukta ebeveynleriniz onların istedikleri gibi davranmadığınızda sizi tersledi, belki ergenlik döneminde arkadaş grubunda oyun oynarken çıkan bir tartışmada siz kendinizi ifade ederken arkadaşlarınız tarafından küçük düşürüldünüz, belki size çocukken “kimseye karşı gelme çok ayıp” dendi… Sizin çocukluk veya ergenlikte yaşadığınız işte bu tür olumsuz yaşantılar yüzünden bugün karşınızdaki insanlara kendinizi ifade edemiyor, hayır diyemiyorsunuz. Başkalarının mutluluğu ile bir yere kadar mutlu oluyorsunuz ancak; yıllardır pek çok konuda kendinizden feragat ettiğiniz için yoruldunuz. Kuşkusuz bu durum sizi üzüyor ve kendinizi bulmak istiyorsunuz… Hayır diyememek kendini feda şeması içinde yer alır ve 18 işlevsiz şemadan biridir. Bu işlevsiz şemalar; çocukluk ve ergenlik döneminde sevgi, saygı, haz, güvenlik gibi temel ihtiyaçların karşılanmadığı veya yetersiz karşılandığı durumlarda oluşur. Nasıl Hayır Diyebilirim? Elbette bu davranışı bir anda bıçak gibi kesmek pek mümkün olmuyor. Bu sebeple ilk etapta duygu ve düşüncelerinizi aktaracak farklı yollar seçerek karşı tarafa kendinizi ifade edebilirsiniz. Laf kalabalığı yerine daha yalın cümlelerle istemediğiniz durumları net şekilde aktarabilirsiniz. Örneğin; – Belki bir başka sefere… – Bana iyi bir seçenek gibi gelmedi. – Teşekkürler, almayayım. – Bana çok uygun olduğunu düşünmüyorum. – Bu iş için zamanım yok. Eğer deniyor ancak bu konuda başarılı olamıyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Hayır diyememe sorunu şema terapi ile çözüme kavuşturularak tamamen sonlandırılabilir. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Akıldan Çıkmayan Düşünceler Obsesif Kompülsif Bozukluğa İşaret midir?

Dönemsel olarak, rutin haline gelmiş bazı davranışlarımız nedeniyle takıntılı veya obsesif olduğumuzu düşündüğümüz anlar mutlaka olmuştur. Ancak obsesif kişi; anlamsız olduğunu bilmesine rağmen aklından atamadığı takıntılardan ötürü, düşünceleri sürekli işgal altındadır. Zamanla takıntıları aşan ve saplantılı hale dönüşen bu düşünceler kişiyi adeta esir alır. Kişi, bu düşünceler sebebiyle artık başka bir şey düşünemez olur ve bu yüzden hayatı tam anlamıyla çıkmazdadır. Takıntılı düşünceler, zihni adeta istila eder ve bu sebeple kişi, günlük hayatını normal seyrinde sürdüremez. Hayatın akışına devam edebilmek ve takıntılı düşüncelerin yarattığı sıkıntılardan kurtulabilmek için bir çözüm yolu gereklidir. Takıntıları had safhaya ulaşmış obsesif kişilerin buldukları çözüm yolu kompülsiyon olarak adlandırılır. Kompülsiyon; obsesif kişiliklerin probleme neden olan sorun için gerçekleştirilen eylemlerle geçici olarak kendilerini rahatlatmalarına verilen tanımdır. Gerçekleştirilen kompülsiyonlar zamanla, var olan kaosu daha da zorlaştırcı hale getirir. Çünkü geçici olarak rahatlayan kişinin zihninde çok geçmeden yine obsesyonlar belirmeye başlar ve kişi, kendini rahatlatmak için yeniden kompülsiyon uygulama zorunluluğu hisseder. Bu eylemleri kusursuz olduğuna emin olana kadar yapmaya devam eder. Takıntılardan kurtulmak için yapılan bu eylemler de zaman içerisinde rutin haline gelir ve eğer yapılmazsa kötü bir durum oluşacak düşünceleri, kişiyi ve yakın çevresini daha da yıpratmaya başlar. Neden Obsesif Oluruz? Obsesif kompülsif bozukluğun (OKB) nedenleri çok çeşitlidir. Düşünce hatalarından kaynaklı olabileceği gibi yalnızca bir semptom olarak farklı sorunların kaynağı da olabilir. Kontrolcü yapıya sahip kişiler; yanlış yorumladığı ve üzüntü içeren obsesif düşüncelerini etkisiz hale getirebilmek için, zorlayıcı davranışlarda bulunarak bu düşüncelerini kontrol altına almaya çalışırlar. Ancak; OKB psikolojik rahatsızlığa sahip kişiler, bu düşünceleri kontrol edemediklerinden saplantı ve korku halinde yaşarlar. Düşünce hatalarından kaynaklı OKB’nin, bilişsel davranışçı terapi ile sona erdirilmesi mümkündür. Eğer takıntılar, kabul edilemeyen bir duygu veya dürtünün geçmişine işaret eden daha derin bir rahatsızlığın semptomu ise, derin terapi ile obsesyonların izini sürmek gerekir. Örneğin; kirlenme korkusu olan bir kişinin geçmişinde cinsellikle ilgili bastırdığı bir suçluluğu, ne kadar yıkanırsa yıkansın o kirden arınamayacağı hissi yaşaması; obsesyonların altında yatan bastırılmış dürtü ve duyguların varlığına bir örnektir. Obsesif Kompülsif Bozukluk Neden Olur? Genetik yatkınlık (Modelleyerek ve genetik aktarım şeklinde). Katı, mükemmelliyetçi, aşırı koruyucu, iletişime kapalı aile yapısı. İlgisiz aile sebebiyle küçüklükten itibaren büyük sorumluluklar üstlenmek. Anne, babanın yüksek beklentilerini kusursuz şekilde karşılamaya çalışan çocuğun; ailenin açığa çıkmasına izin vermediği üzüntü, korku gibi duyguları bastırması sebebiyle, ailesine duyduğu öfkeyi derinlere gömmesi de OKB’ye davetiye çıkaran ciddi bir problemdir. Kişi bu noktada, bastırılan duygular yerine düşüncelere sarılır ve zaman içerisinde bu düşünceler takıntı halini alır. Örneğin; bir annenin kusursuz ve eksiksiz beklentileri sebebiyle bunalmış olan evladını ele alalım. Kişinin sırtına annesi tarafından yüklenmiş ağır yükler yüzünden, annesine karşı öfkesini öyle bastırmıştır ki, ona zarar verme düşünceleri gün yüzüne çıkar. Kişinin, gerçekten bir gün kontrolden çıkar da annemi öldürürüm kaygısı, bastırılan duyguların OKB’ye etkisi konusuna örnektir. Bu düşünce, sanki gerçekleşmiş gibi kişinin kendini kötü hissetmesiyle devam eder. Burada aslında şiddetle bastırılmış duygular vardır ve kişi, bu duyguların varlığını bile kabul etmek istemez. Buradaki semptom; anneye zarar vermek değil, bastırılan öfkenin derinlerde bir yerde takılı kalmasıdır. Semptomlara kulak verildiğinde, orada yatan bir duygu olduğunu görebilir ve tedavi sürecini gizlenmiş olan o duygu temelinde çözebiliriz.

Başarısızlık Korkusu (Atikifobi)

Hayatta başarılı olduğumuz alanlar da vardır, başarısız olduğumuz alanlar da. Başarı ve başarısızlık kavramları; kişinin yaşadığı kültür, ortam ve inançları doğrultusunda değişkenlik gösterir. İlgi, yetenek, motivasyon, kararlılık, inanç başarıya olumlu yönde etki ederken; işi zorla yapma, isteksizlik gibi olumsuz dış etkenler başarıya ket vurur. Hedeflenen bir alanda başarısız olmak; yapılan hatalardan ders çıkarmak, tecrübe kazanmak ve neler yapılmaması gerektiğini öğrenmek için güzel bir fırsattır. Ancak bazen başarısızlık sebebiyle yaşanan olaylar, kişi üzerinde ciddi etkiler bırakır. Bu olumsuz etkileri deneyimleyen kişi benzer duygu ve durumlarla yeniden karşılaşmamak için çok daha farklı davranışlar sergiler. Bu farklılıklar ya da endişeler başarısızlık korkusu dediğimiz psikolojik problemler olarak kendini gösterir. Korku, kendimizi tehlike altında hissettiğimiz durumlarda hayatta kalmak için geliştirdiğimiz uyarıcı ve sağlıklı bir duygudur. Korkmamız, bize yaklaşan tehlikelere karşı önlem almamızı ve kendimizi korumamızı sağlar. Ancak yaşanan travmalar, sağlıklı olan korku duygusu üzerinde de olumsuz rol oynar. Korkuya sebep olan travma, korkuya sebep olmayan durumlarda da yaşanıyormuş hissiyle kişinin karşısına çıkar ve böylelikle Atikifobi olarak adlandırılan başarısızlık korkusu ortaya çıkar. Atikifobi, toplumda yaygın olarak görülür. Başarısızlık Korkusu Nedir? Başarısızlık korkusu, hedeflere ulaşma noktasında kişiyi hedeflerinden alıkoyması ile karakterize edilir. Bu korku kişiyi hep geri planda tutar, kişisel gelişimi engeller ve kişinin hayatına çıkan güzel fırsatları kaçırmasına sebep olur. Temelinde reddedilme, suçluluk, utanç, onaylanmama ve başkalarını mahcup etme gibi korkular vardır. Kişi hayatının bir döneminde – ki bu dönem genellikle çocukluk dönemidir – başarısızlığı sebebiyle bugün kaçtığı duygu veya durumları yaşamış, tecrübe etmiş ve bir daha asla karşılaşmak istememesi üzerine bu korku ortaya çıkmıştır. Başarısızlık korkusu psikodinamik ile perspektifinden baktığımızda da, başarısızlık sebebiyle bilinçdışı oluşmuş ve çözüme kavuşturulmamış travmatik bir olay veya durum kişinin kaçış noktasıdır. Yaşanan olay veya durumun bilinçdışı olarak tekrarı söz konusudur. Zaman ve kişiler değişse de olay aynı kalır ve yeniden başarısız olma korkusu ile kişi döngü içine girer. Çocuk, okulda aldığı kötü bir not yüzünden ebeveynleri tarafından cezalandırılmış, arkadaşlarıyla oynadığı bir oyunda başarısızlığı sebebiyle alay konusu olmuş veya bir yetişkin, sunumda yaptığı hata sebebiyle işvereninden ciddi bir uyarı almış olabilir. Bu yaşananlar, kişinin hayatında dinamik olarak her daim kalacaktır. Bu travmatik olaylar sebebiyle; çocuk her sınav döneminde ailem tarafından cezalandıracağım korkusuyla kendini baskı altında hissedecek, oyunda başarısız olursam benimle alay edilecek korkusuyla oyundan kaçacak veya yetişkin birey, iş yerinde sunum yaparken hata yaparak işverenimden uyarı alacağım korkusuyla sunum yapmak istemeyecektir. Başarısızlık korkusu yaşayan kişiler, kendi kararlarını ifade ederken inisiyatif almaktan kaçabilir, özgüven ve pasifize olma problemleri yaşayabilir, potansiyelinin çok altında performans sergileyebilir, mükemmelliyetçi bir tutumla gereğinden fazla efor harcayarak kendini kanıtlamaya çalışabilir, kendini değersiz veya işe yaramaz hissedebilir. Başarısızlık korkusunu yenmek için kendinize pozitif bir alan yaratarak hedeflerinizi belirlemelisiniz. Hedeflere ulaşma noktasında her zaman yedek planınız olmalı; çünkü alternatif planlar kaygı düzeyini düşürerek korkuları minimize eder. Kendinizle barışarak korkunuzla yüzleşmeli, hatalarınızdan ders çıkarmalı ve başarana kadar pes etmemelisiniz. Her şeyi deniyor ancak başarısızlık korkusunu yenemiyorsanız, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız.

Öfke Anlarında Çocuğa Nasıl Davranılmalı?

Çocuğunuz öfke krizleri yaşadığında, söylediğiniz her şeye hayır demeye başladığında, kendi isteklerinin olması için sizinle sıklıkla inatlaştığı zamanlarda, durduramadığınız uzun süreli ağlamalar yaşadığında onu sakinleştirmek ve bazen iletişim kurabilmek bile çok zorlayıcı ve çaresiz hissettirici olabiliyor. Peki, anne-babalar bahsettiğimiz ani öfke krizlerinde nasıl davranmalı? Öncelikle bu ağlama ve öfke patlamalarının neden kaynaklandığını anlamak bir adım olabilir. Çocuğunuz sizin gözünüzün içine baka baka size kızdırmak için bir şeyleri yapmıyor. Bunlar şımarıklık veya inat olsun diye yaptığı şeyler değil. Tam tersine size bakmasının nedeni ne yaşadığını bilmezken, anlamazken öfkesini nasıl durduracağını bilmezken sizden yardım istemesi. Bu bilinmezlikleri ancak sizin gözünüze bakıp anlamlandırabilecek. Çocuğunuzu tamamen memnun etmeye çalışmayın, edemeyeceğinizi kabul edin. Çocuğunuz bu kriz anlarında sizden pek çok farklı şey isteyebilir. Örneğin suyu getir diye ağlamaya başlayıp, götürdüğünüz zaman ‘istemiyorum, götür’ diye ağlamasına devam edebilir ve devamında farklı farklı şeyler istemeye ve onlardan da mutlu olmamaya devam edebilir. Burada yapabileceğiniz en önemli şey, çocuğunuzun asıl ihtiyacını görebilmek. Bazen anne- babalar çocukları mutsuz etmemek için yukarıda örneklediğimiz döngüye kendilerini kaptırıp çocukların bütün isteklerini yapmaya çalışırken, çocuğun yemek uyku gibi temel ihtiyacını gözden kaçırabiliyorlar. Çocuğunuzun ağlamaya da ihtiyacı olduğunu unutmayın. Zaman zaman sizin de ağlamaya ihtiyacınız olduğunu, ağlamanızın sizi rahatlattığı zamanları hatırlayın. İşte tam olarak çocuğunuzun da bazen ağlayarak, huysuzluk yaparak duygularını ifade etmeye ve sonrasında rahatlamaya ihtiyacı var. Siz sürekli onu mutlu etmek için bir şeyler yaptığınızda, kafasını dağıtmaya çalıştığınızda aslında çocuğunuzun duygularını yaşama ve kabul etme ve sonrasında kendi kendine rahatlama ihtiyaçlarını elinden almış oluyorsunuz. Yani aslında bazen, çocuğunuz için yapabileceğiniz en iyi şey hiçbir şey yapmayıp, onun yanında olmaktır. Yapmanız gereken onun yanında oturmak, sarılmak, bu yaşadığı öfke ve ağlamaların normal olduğunu onlara hissettirmek, çocuğunuzun duygularından korkmadığınızı, rahatsız olmadığınızı ve her duygusuyla onu sevdiğinizi çocuğunuza hissettirmektir. ‘Biliyorum zorlanıyorsun, ağlayabilirsin ben yanındayım.’ ‘Biz yanındayız, biz sana destek olacağız.’ ‘İstediğini yapmadığımız için bize kızgınsın. Ağlayabilirsin, haklısın.’ ‘Şimdi sen benim yanımda ağlarken, yavaş yavaş daha iyi hissedeceksin.’ gibi cümlelerle onun ağlamasını kabul ederek yaklaşmanızın inanın çok faydası olacaktır. Sadece bu yöntem ve kabulle bile ne kadar çok krizi engelleyebildiğinizi fark ettiğinizde şaşıracaksınız. Denediğiniz yollar çocuğunuzu rahatlatamıyorsa ve bu öfkeli hali uzun süredir devam ediyorsa psikoloji alanındaki bir uzmandan yardım almayı unutmayınız. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı

Yas

Kayıp denince aklımıza ilk olarak sevdiğimiz birinin ölmesi gelse de, ayrılıklar, boşanmalar ve var olan bir rolümüzü veya becerimizi yitirdiğimiz işten atılma, emekli olma, yaşlanma ve hastalanma gibi yaşadığımız durumlar da kayıptır.   ‘Yitim can yakıcı bir armağandır.’ (Vamık Volkan) Kayıp anne rahminde başlar. Bizi çepeçevre saran güvenli ortamımızdan çıkarız. Kaybederek doğarız, diyebiliriz. Kayıplarımız aynı zamanda şansımızdır.  Büyümek bir kayıptır, çocukluğumuzu kaybederiz. Evlenince bekâr hayatımızı kaybederiz. Anne olduğumuzda anne olmadan önceki ritüellerimizi kaybederiz. “Ölüm kayıpların en somut ve en acı olanıdır. Ölüme karşı verdiğimiz tepkilerimizde farkında olmaksızın, geçmişimizdeki yarım kalmış, dayatılmış ya da aceleye gelmiş ayrılıklarımızın bilinçaltımızdaki kalıntılarını da bir arada yaşarız. Yas tutma, sadece ölüme karşı verilen bir yanıt değildir. Yas tutma herhangi bir yitim ya da değişikliğe verdiğimiz psikolojik yanıt ve iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmemiz için yaptığımız uzlaşmalardır.”   (Gidenin Ardından – VAMIK VOLKAN) Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde kaybımız sadece bir kişiyle sınırlı değildir.  O kişiye hayatımızda verdiğimiz roller, birlikte yaşanacak geleceğe dair hikâyeler, kendimizin ona karşı rollerini de kaybederiz. Dahası kaybettiğimiz nesne ile birlikte benliğimizi de kaybederiz. Yas eski kimliğe dönüş değil otantik yeni bir kimliğin inşasıdır. Kişi bir daha asla eski ben olmaz, eski kimlik kayıp tarafından yok edilir. Yas süreci aynı zamanda kendiliğimizi yeniden inşa sürecidir. Bu yüzden yaşanması ertelenmemeli ve yasa izin verilmedir. Ölüm dışındaki bazı önemli kayıplar da duygusal anlamı nedeniyle yas reaksiyonu gelişmesine neden olur. Eş ya da sevgiliden ayrılmak aynı bir yakının kaybı gibidir. Bu defa kayıp ölüm yoluyla değil ayrılıkla yaşanmıştır. Yine bir yas reaksiyonu görülür. Öncelikle olaylara inanamaz, şok ve şaşkınlık, ardından öfke ve pazarlık evresi gelir. Öfke döneminde onun sevmediği yanlarını büyütür. Sonra gelen pazarlık aşamasında “Keşke şöyle yapsaydım ya da yapmasaydım?” gibi hesaplaşmalar yapılır. Kaybın fark edilmesi ile çökkün, depresif duygulanım yaşanır. Sonunda, kabullenme ve yeniden hayata dönüş olur. Bazen kişi ayrılık acısına dayanmak için hemen yeni bir ilişkiye başlar. Bu yas sürecini engeller, olumsuz duygu yükünün birikimi çoğunlukla başka psikolojik sıkıntılar şeklinde açığa çıkar. Yas tutma yitimin sonrasında yaşanan doğal bir süreçtir. Zorlayıcı ve streslidir, ancak hastalık olarak ifade edilmemesi gerekir. Yas sürecinde gösterilen tepkiler bireyseldir ve kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte, bir grup ortak bedensel, bilişsel, duygusal ve davranışsal belirtiler görülür. Bu ortak belirtiler; Nefes alamama, boğulacakmış gibi olma, her an tetikte olma hali, iştah artması/ azalması, çabuk yorulma gibi fiziksel belirtiler, Şok, üzüntü, öfke, suçluluk, kaygı, korku, yalnızlık, yorgunluk, çaresizlik, isteksizlik, umutsuzluk gibi duygusal belirtiler, İnanmama, dikkat dağınıklığı, hatalı/çarpık düşünceler, unutkanlık, rahatsız edici düşünce/rüya gibi bilişsel belirtiler ve Dikkatsizlik, uyku ve iştah problemleri, alkol ya da madde kullanımı, sosyal çevreden veya kaybedileni hatırlatıcı uyaranlardan kaçma gibi davranışsal belirtilerdir. Patolojik Yas Tepkileri Kronik Yas: Çok uzun bir süre ve yeterli bir sonuca ulaşamadan yas tutmanın sürdüğü bir haldir. Gecikmiş Yas: İnhibe edilmiş, bastırılmış ya da ertelenmiş yas olarak da tanımlanır. Kişi kaybından sonra bir duygusal tepki vermiştir, ancak bu tepki kayıp için yeterli düzeyde olmamıştır. İleriki yıllarda yaşanan başka bir kayıp durumunda kişi yas tepkisi gösterir. Fakat belirtinin şiddeti gerekenden fazladır. Abartılı Yas: Normal yas tepkisinin daha yoğun ve abartılı bir şekilde yaşanmasıdır. Kişi belirti ve davranışlarının yaşadıkları kayıpla ilgili olduğunun farkında olabilir. Maskelenmiş Yas: Hastalar yakınmalarının kayıpla bağlantılı olabileceğinin farkında değillerdir. Kayıp sırasında ya yas yaşanmamıştır, ya da yasın ifade edilmesi bastırılmıştır. Maskelenmiş yas tepkileri, fiziksel ve ruhsal bir belirti şeklinde veya maladaptif davranışlar şeklinde görülür. Yas ve psikoloji Yas süreci, sıklıkla kayıp acısını ya da bununla baş etmeyi tecrübe etmemiş kişiler tarafından anlaşılması oldukça zor, yalnız yaşanan, gizli ve mahrem kalmış bir alandır. Yas terapisi, yas sürecinin yeteri kadar uygun biçimde ve doğal akışı içinde yaşanmasını amaçlar. Danışanın kayıpla ilgili çözülmemiş duygularını çözmek ve yası tamamlama sürecinde, kişinin sıkıntılarıyla başa çıkma becerilerini arttırmak ve normal hayata dönmesini sağlamak amaçlarını taşır. Komplike yas belirtilerini azaltmak bu sayede mümkün olur. Komplike yas ağır yaşanan ve işlevsiz davranışların göründüğü ve matemi yaşayıp tamamlama sürecine gitmeyi engelleyen bir durumdur. EMDR Terapisi ve Yas Bedenimizde bir yara meydana geldiğinde bedenimizin bu yarayı iyileştirme gücü vardır. Kayıplarımız da bizim ruhumuzdaki yaralardır. Zihnimiz bu yarayı iyileştirebilir. Ancak bazı olumsuz yaşantılar iyileşmemize engel olur. Sağlıklı bir yaslanma süreci için EMDR Terapisi ile iyileşmeyi engelleyen olumsuz anlar çalışılır. Bilişsel Davranışçı Terapi ve Yas Ölüm ve ya kayıp bireyde çok temel olan dünya, diğerleri ve gelecek hakkındaki düşünce sistemimizi yaralar. Bilişsel yaklaşıma göre patolojik yas, aşırı duygusal tepkiyle birlikte, bu çarpıtılmış düşüncelerden şekillenir. Bilişsel Davranışçı Terapi bu çarpıtılmış düşüncelerle çalışır, kişinin davranışçı yaklaşımla çevresi ile adaptasyonu yeniden sağlanır. Duygu Odaklı Terapi ve Yas Kayıp beraberinde baş etmesi güç duygular bırakır. Acı, suçluluk, öfke, üzüntü gibi… Istıraba dönüşen bu acılar tıpkı bir beden ağrısı gibi bedenimizde tezahür eder, kalbimiz ağrır, yüreğimiz yanar, göğsümüz sıkışır. Bu duygular sağlıklı bir şekilde yaşanmaz ise yaşayamadığımız yas süreci hayatımızda somatik yakınmalara, depresyona ve başka duygu regülasyon bozukluklarına dönüşebilir. Duygu Odaklı Terapi bu duyguların hissedilmesi, ifade edilmesi anlamlandırılması için bize eşlik eder. Hangi Durumlarda Yas Deneyimi Yaşanabilir ve Psikolojik Destek Alınabilir? Hayatın akışını değiştiren olaylar ve durumlar Ani bir kötü haber almak Kazalar ve ölümler Tıbbi bir tanı almak Kronik rahatsızlıklar Mental yetersizlikler Kürtaj ve düşük Ayrılık Boşanma Gerçekleştirilememiş istekler Hayal kırıklıkları

Geçmiş Geçmiş midir?

Hepimizin büyürken ötekilere ihtiyacı vardı; annemize, babamıza, kardeşimize, bakıcımıza, yakın çevremizdeki insanlara… Dünyayı, kim olduğumuzu onlar aracılığıyla öğrendik. Belki şu an büyüdüğümüz o evin, ebeveynlerimizin kilometrelerce uzağındayız ya da çocukluğumuzun üzerinden yıllar geçti… Belki şu anda çocukluğumuzu özlüyoruz belki de hiç hatırlamak istemiyoruz. Peki, geçmişi geri getirebilir miyiz? Evet getirebiliriz… Çünkü hepimiz büyücüyüz, her gün birbirimizi, kendimizi büyülüyoruz… Doğduğumuz evi, içinde yaşanılan hatıraları, üzerimizde kalıcı etki yapan o insanları her an yanımızda taşıyoruz. Üstelik bu evin içinde yaşadığımız hayal kırıklıkları, karşılanamayan ihtiyaçlarımız, eksik kalan bilinçdışı ihtiyaçlarımız, ebeveynlerimizle yaşadığımız çözümlenmemiş sorunlarımız ne kadar çoksa o kadar çok büyü yapıyoruz. Eksik olan yanlarımızı tamamlamak için oynadığımız bu büyü oyununa aktarım diyoruz. Aktarım hayatımızın geçmiş dönemlerinde kalmış kişilere özellikle ebeveynlerimize karşı hissettiğimiz duyguların, yaklaşımların, beklentilerin, algıların, tepkilerin, inançların ve yargıların bilinçsiz bir şekilde yer değiştirmesi ve şu anda hayatımızda olan başka insanlara yönelmesidir. Bu büyüyü her an her yerde yapıyor olabiliriz ancak çoğumuz bunun farkında bile değildir, çünkü aktarım bilinçsizdir. Şayet ebeveynlerimden birinin özellikleri şu anda ki partnerime çok benzemiyorsa bunu fark etmemiz epey güçtür. Aktarım yaptığımızda görüşümüz bulanıklaşır. Geçmişin gözlükleriyle şimdiye baktığımızda karşımızdakinin yüzü geçmişteki birinin yüzünü alır, bulunduğumuz tarihten çok gerilere gideriz. Şu an işyerinde korktuğumuz patronun bir zamanlar biz bir cüceyken dev bir insan olan öfkeli babamız olması, benimle niye ilgilenmiyorsun diye öfkelendiğimiz eşimizin bizi eksik bırakan annemiz olması… Kulağa tuhaf gelse de tam da böyle oluyor. Karmaşık yaşam öykümüzde eksik kalan şeyleri, sevgililerimiz, çalışma arkadaşlarımız ve meslektaşlarımızla olan ilişkilerimiz aracılığı ile tamamlamaya çalışırız. Geçmişimizi konuşarak değil tekrarlayarak yaptığımız aktarım değerli bir armağandır. Çocukluğumuzun nasıl geçmiş olduğunun, ne tür etkileşimler yaşadığımızın, gerçekte neler olup bittiğinin, nasıl bir mutluluk içinde yaşadığımızın veya ne türlü bir mutluluğun özlemini çektiğimizin, nasıl bir cehennem ile lanetlendiğimizin veya bu cehennemden nasıl tam zamanında kaçtığımızın tüm bilgisini şimdimizde bulabiliriz. Yineleyen hikâyelerimize, yakındığımız şeylere, üzüldüğümüz film karelerine, özlem duyduğumuz sevilme ihtiyacımıza bakarak çocukluğumuza ışık tutabiliriz. Geçmiş en çok da eş seçimimizde, aşk hikâyelerimizde, partnerlerimiz ile yaşadığımız ilişki biçimimizde kendini gösterir. Âşık olduğumuz zaman zihnimiz çocukluğumuzda yarım kalan hesapları, eşler üzerinde tamamlamaya çalışır. Âşık olduğumuz insana karşı hissettiğimiz bütün olumlu hisler ve yüklediğimiz vasıflar aslında çocukluğumuzda etkisi altında kaldığımız insanların olumlu yanlarıdır. Çocukken yaşadığımız anlar, hisler ve bu hisleri oluşturan insanlara dair olumlu özellikler âşık olduğumuz kişide adeta bir araya gelmiştir. İlk etapta tüm olumlu yanlar açığa çıkarken, zamanla yaşanan çatışmalar olumsuz kişilik özelliklerinin de karşı tarafa yansıtılmasına neden olur. Davranış biçimleri olumsuza dönüp ilişki bozulmaya başladığında ise “Sen değiştin. Sen benim sevdiğim insan değilsin!”, şeklinde veryansınlar oluşmaya başlar. Aslında burada değişen âşık olduğunuz kişi değil, bizim onlara yüklediğimiz vasıfların niteliğidir. Olumlu atıflarımızın yerini, ebeveynlerimizin eksik bıraktığı yerler alır. Ebeveynlerimiz tarafından en çok da sevilmeye ihtiyacımız vardı. Ebeveynlerimizin bizi bu beş öğeyi karşılayarak sevmesi gerekirdi. Dikkate alınma, kabul görme, takdir edilme, şefkat görme ve olduğumuz gibi olmamıza izin verilmesi… Geçmişte bu ihtiyaçlarımız karşılanmazsa bu beş öğeyi başkalarında bulmaya çalışabiliriz ve bu makul bir yoldur. Fakat öncelikle kendi üzerimizde çalışmadıkça, geçmişin yasını tutmadıkça, sürekli olarak ve ısrarla eşimizden ihtiyaçlarımızı karşılamasını talep etmemiz muhtemeldir. Her ihtiyacımız karşılanmadığında hayal kırıklığına uğrarız. Bize zaman ayırmamış herkes için yas tutmaktansa, asıl zaman ayırması gereken ebeveynlerimiz için yas tutmak daha anlamlıdır. İhtiyaçlarımız hakkında ne kadar farkındalık kazanabilirsek kendimizin neyin üzerinde çalışmamız gerektiğini kavramamız, aktarımlarımızı geçmişe gömmemiz ve bizi gerçekten sevecek kişileri aramamız olasılığı o kadar güçlenir. İlişki kurma tarzımız bütünüyle daha az baskıcı ve daha rahat hale gelir. psikoloji ile gizli dertlerimizin neler olduğunu keşfetmemiz ve bunları iyileştirebilmemiz, hüzünlü bir tekrar olan aktarımı geçmişi yeniden kurmamıza yarayacak bir malzemeye dönüştürmekle pekâlâ mümkündür. Psikolojik özgürlük, geçmişimizin döküntülerinden, donatılarından kurtulmuş bir şekilde, geçmişimizin ve başkasının şimdi buradaki gerçekliğine girme cesareti bulduğumuzda gerçekleşir. Birbirimize an be an aktarım yaparken bizi yargısız ve beklentisizce dinleyebilecek terapistler bize ve bize olanlara ayna tutabilecek yegâne kişilerdir.

Obsesif Kompülsif Bozukluk

Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB) Obsesif Kompülsif Bozukluk takıntılı düşüncelerin (obsesyon), tekrarlayan davranışların (kompulsiyon)yada her ikisinin birden bulunması durumudur. OKB’de kişilerin engel olamadıkları takıntılı düşüncelerinin yarattığı olumsuz duyguları azaltmak için bir takım tekrarlayan davranışlarda bulundukları gözlemlenir. Amerikan Psikiyatri Birliğinin Tanı Ölçütleri DSM-5’te de belirtildiği üzere; Obsesyonların, kompulsiyonların ya da her ikisinin birlikte varlığı: Obsesyonlar (1) ve (2) ile tanımlanır: Tekrarlayan ve kalıcılık gösteren, kişide önemli derecede kaygı veya sıkıntı oluşturan ve rahatsızlığın en az bir döneminde zihne girici veya istenilmeyen biçimde ortaya çıkan düşünce, istek veya hayaller Kişi bu düşünce, istek veya hayalleri bastırmaya, yok saymaya veya bunları başka bir düşünce veya eylemle etkisizleştirmeye çalışır. Kompulsiyonlar (1) ve (2) ile tanımlanır: Kişinin takıntısına tepki olarak yapmak zorunda hissettiği veya katı bir şekilde uygulaması gereken kurallara uymak adına yaptığı tekrarlayıcı davranışlar (el yıkama, sıralama, kontrol) veya zihinsel eylemler anksiyete veya sıkıntıyı gidermek veya korkulan olay veya durumun gerçekleşmesini önlemeyi amaçlar. Yalnız bu davranışlar veya zihinsel eylemler (sayı sayma, sözcükleri tekrarlama) Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler yaşanan kaygıyı azaltma amacıyla yapılsa da önlemeye veya etkisizleştirmeye çalıştıkları şeyle gerçekçi biçimde bağlantılı değildir veya net bir şekilde aşırıdır. Takıntılar ya da yenileyen davranışlar kişinin zamanını alır (örn. günde 1 saatten fazla zamanın alınması) ve işlevsellik etkilenir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta OKB belirtilerinin herhangi bir maddenin yadabaşka bir sağlık durumunun fizyolojisinden kaynaklanıyor olmamalıdır. Obsesif Kompülsif Bozukluk İçin Ne Zaman Yardım Almalıyım? Herkesin bir takım takıntıları veya ritüelleri olabilir. Zaman zaman ocağımızı, kapımızı kontrol edebiliriz. Burada önemli olan bu davranışlarımızın hayatımızı etkileyecek veya sekteye uğratacak seviyede olmamasıdır. Eğer tekrarlayan davranışlarımız bizi ve çevremizi olumsuz yönde etkilemeye başlamışsa yardım almakta fayda var. OKB’ de kişilerin hayatları büyük ölçüde kısıtlanır. OKB’ de sadece danışanlar değil aynı zamanda OKB ile aynı yaşam alanını paylaşan kişilerde olumsuz yönde etkilenir.  OKB, strese bağlı olarak veya hayatımızın dönüm noktalarında alevlenebilen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu yüzden ertelemeden, sorun büyümeden yardım almak önemlidir. Kaynaklar: Amerikan Psikiyatri Birliği (2013), Ruhsal Bozuklukların Tanımsal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5) Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu, E. Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 129-131. Uzman Klinik Psikolog Dizge Yüksel

Depresyonda mıyım?

Gerçekten Depresyonda mıyım? Günümüzde kendimizi kötü hissettiğimiz, mutsuz hissettiğimiz anlarda en çok kullanılan ifadelerden biri depresyonda olduğumuzdur. Peki depresyon aslında nedir? Depresyon gün içinde modumuzun düşmesinden, keyfimizin kaçmasından ya da yaşadığımız bir zorluktan kaynaklı bir süre için kendimizi kötü hissetmemizden daha farklı bir durumdur. Amerikan Psikiyatri Birliğinin Tanı Ölçütleri DSM-5’te de belirtildiği üzere; A- En az birisi depresif duygu durum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması Depresif duygu durumu İlgi ve haz kaybı İştah – kilo değişikliği Uyku bozukluğu Psikomotor retardasyon– ajitasyon Yorgunluk – enerji kaybı Değersizlik veya aşırı ve uygunsuz suçluluk hisleri Dikkat toplamada güçlük, unutkanlık, kararsızlık Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri, planı, girişimi B-İşlevselliğin bozulması C- Fizyolojik bir durum veya ilaca bağlı olmaması Unutulmamalıdır ki karşılaşılan zorluklar karşısında bir süre bocalamak, ne yapacağını bilememek, mutsuz olmak olağan bir durumdur. Ancak durumunuzun uzaması halinde profesyonel bir yardım almanız faydalı olabilir. Yakınım Depresyondayken Nasıl Davranmalıyım? Yakınlarımızı hüzünlü görmek elbette ki çok üzücü ve zorlayıcı bir durumdur. Ancak bazen depresyondaki yakınımıza yardımcı olmak adına sarf ettiğimiz cümleler onların üzerinde tahminimizden daha farklı bir etki bırakabilir. “Üzülmek için bir sebep yok, ne eksiğin var, senden daha kötü durumda olanlar var şükretmelisin, hadi neşelen artık, ne zaman eskisi gibi keyifli olacaksın…” gibi cümleler depresyondaki kişinin üzerinde siz fark etmeden baskı oluşturup anlaşılmadıkları hissine kapılmalarına neden olabilir. Bu yüzden bunun bir süreç olduğunu kabul etmek ve yanlarında olduğunuzu belirtmek bile depresyondaki kişiye çok daha iyi gelecektir. Ayrıca depresyonda olduğunu düşündüğünüz yakınınızı profesyonel yardım alması için yüreklendirmek, motivasyonunu arttırmak çok daha yapıcı bir davranış olacaktır. Dizge YÜKSEL Uzman Klinik Psikolog   KAYNAKLAR: Amerikan Psikiyatri Birliği (2013), Ruhsal Bozuklukların Tanımsal ve Sayımsal El Kitabı, Beşinci Baskı (DSM-5) Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı’ndan, çev. Köroğlu, E., Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 91-96. Uzman Klinik Psikolog Dizge Yüksel

Okula Gitme Korkusu

Okula Gitme Korkusu Okulların açılmasına sayılı günler kaldı. Pek çok çocuğu ve aileyi okul heyecanı sarmış durumda. Günler öncesinden okul hazırlıkları başlıyor. Çocuklar okula başlamadan önce çok istekli ve heyecanlı görünseler de bazı çocuklar için okula gitmek sanıldığı kadar kolay olmayabilir ve okul zamanı geldiğinde bu heyecan ve istekleri kalmayabilir. Öte yandan çocuğunuz okuluna düzenli olarak devam ederken, uyumlu ve derslerinde başarılı bir çocukken günün birinde okula karşı isteksizlik yaşayabilir ve onu okula göndermeniz zor olabilir. Okula gitmek istememe ve gitmeme durumu okul korkusu olarak adlandırabiliriz. Eğer çocuğunuz küçük bir yaşta ise, okula gitme korkusunun en önemli nedeni sizden ayrılmak istememesi olacaktır. Bunun yanı sıra; aileden ve okuldan kaynaklanan nedenler de çocuğunuzun okula gitmek istememesine neden olabilir. Aile ortamından kaynaklı nedenler;  Aile bireyleri olarak birbirinize aşırı bağımlı olmanız (bu durum çocuk aileden uzak olduğu durumlarda onu tedirgin etmeye başlayacaktır.), Farkında olmadan çocuğunuzun bağımlı davranışlarını destekleyecek şekilde davranmanız ve çocuğunuza bir şey olacağı konusunda yoğun kaygı yaşamanız ve bu nedenle çocuğunuzun sizden uzaklaşmasına imkân vermemeniz, Çocuğunuzun sizin yokluğunuzda size bir şey olacağı konusunda endişelenmesi, Boşanma ya da ebeveynlerden birinin başka biri ile evlenmesi, kardeş doğumu, ailenizde bir hastalık, kayıp, taşınma gibi stresli ortamlar olarak sıralanabilir. Çocuğunuzun okul korkusu yaşamasında okuldan kaynaklı nedenler de olabilir, bunlar; Çocuğunuzun sınıfta kendisini rahat ve güvenli hissetmemesi (korktuğu ve onu rahatsız eden bir arkadaşı ile birlikte oturması );  Aşırı otoriter bir öğretmen ve çocuğunuzun öğretmeni ile yakınlık kuramaması, Öğretmeninden korkması, okulda çok katı disiplin kurallarının olması, Çocuğunuzun okulda arkadaşları tarafından dışlanmasına sebep olabilecek beceri eksikliğinin olması ( okul derslerinden geri kalma, arkadaş kuramama, içine kapanma vs). Bazen de çocuğunuz okula devam ederken okula gitme problemleri yaşamazken; hastalık ya da tatil nedeniyle okuldan uzak kalması, aileniz içinde sıkıntılı ve gerginlik yaratan olayların olması, okulda arkadaş ilişkilerinin bozulması, okul değişikliği, okulda sıkıntı ve gerginlik yaratacak olaylar yaşanması çocuğunuzun okula gitmek istememelerini tetikleyebilir. Peki, okul korkusu olan okula gitmek istemeyen çocuklarda en sık görülen belirtiler nelerdir? Okula giderken ağlama, sabah uyandığında mide bulantıları, karın ağrısı, baş ağrısı gibi şikâyetler, severek yaptığı işlere karşı ilgi ve heves azalması, alınganlık, sinirlilik gibi şikâyetler en sık gözlenen belirtilerdir. Şeyma ÇAVUŞOĞLU Uzman Klinik Psikolog