Yetişkin

Terk Edilme Korkusu

‘’Ben kendi halimde mutluyum, nasılsa yine terk edileceğim için yeni bir ilişkiye başlamak istemiyorum, ilişkimde terk edilmemek için partnerimin bir dediğini iki etmiyorum…’’ Bu cümleler, sıklıkla karşılaştığımız ve terk edilme korkusunu anlatan cümlelerdir. Bir taraf ilişkide kalmak isterken, diğerinin yollarını ayırma kararı alması; terk olarak adlandırılır. İlişki sonrası terk edilen kişide çoğunlukla yas dönemi ortaya çıkar. Bu dönemde yalnız kalmak isteme, sosyal ortamlardan uzaklaşma, ağlama krizleri gibi durumların yaşanması normaldir. Ancak bir süre sonra kişi kendini toparlar ve normal hayatına kaldığı yerden devam eder. Bazı kişilerde ise terk, aklının bir köşesinde hep korku halinde kendini gösterir. Romantik veya arkadaşlık ilişkilerinde terk edilmemek için çaba harcar veya kendine göre savunma mekanizmaları geliştirir. Tüm bu sürecin altında kişinin terk edildiğinde hissedeceği duyguları daha önceden tecrübe etmiş olması ve bir daha aynı duyguları yaşamak istememesi yatar. Terk Edilme Korkusunun Nedenleri Terk edilme korkusunun sebepleri, bebeklik döneminden itibaren bugüne kadar kişinin yaşadıklarıyla ilgilidir. Kişinin dünyayı anlama noktasındaki bilişsel gelişim sürecinde yaşadığı terk tecrübeleri, gelecek yaşantısında da terk edilme korkusunu tetikleyebilir. Bebeklik döneminde anne memesine çok bağımlı bir bebeğin bir anda memeyle bağının kesilmesi, birey için önemli bir terk tecrübesi olabilir. Kendini bağımlı ve huzurlu hissettiği memeyle bir daha o bağı kuramaması dolayısıyla yaşadığı acı, onun için bir terktir. Bu yüzden de gelecekte kuracağı ilişkilerinde hatırlamasa bile terk düşüncesi, kişiye o günkü acıyı çağrıştırır ve terk edilmek onun için çok büyük anlamlar ifade edebilir. Çocukluk dönemlerinde bir yakını kaybetme, taşınma sonucu bağlı olduğu ev veya arkadaşlarından uzaklaşma, ilgisiz ebeveynler, bir partnerin terk etmesi sonucu yaşanan durumlar; terk edilme korkusunun sebeplerindendir. Terk Edilme Korkusunun İşaretleri Terk edilme korkusunun işaretleri, geçmiş yaşantılardaki deneyimler doğrultusunda semptomlar gösterir. Semptomlar sıklıkla aşağıdaki şekilde gelişir; – Uzun süreli ilişkilerden kaçınmak – İlişkilerde bağlılık yaşamamaya çalışmak – Duygusal yakınlık kurmaktan çekinmek – Yeni insanlarla tanışmayı istememek – Kimseye güvenmemek – İlişki içerisinde ayrılık lafını çokça dile getirmek – Aşırı kıskanç olmak – Partneri kaybetmemek adına onu mutlu etmeye odaklanmak – Kendini değersiz hissetmek – Sağlıksız bile olsa ilişkiye son vermeyi istememek Eğer terk edilmek sizin için de büyük bir korku sebebiyse mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Terk edilme korkusuyla ilgili daha detaylı bilgi için bizimle  www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya 0552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.

Kontrol İhtiyacı Neden Doğar? Neden Kontrol Ederiz?

Genelde hepimizin çevresinde ‘’Hiç kimse bir işi benim kadar ayrıntılı düşünemez ve daha iyisini yapamaz’’ diyen kişiler vardır. Her şeyin en iyisi olduğundan emin olana kadar tasarlar, uygular ve uygulatırlar. Hayli yorucu olan bu çaba, beraberinde pek çok kaygıyı getirir. Bu kaygının sonucu olarak da kişi herkesin ve her şeyin kendi kontrolünde olmasını ister. Yani; kontrol davranışının en önemli nedeni kaygıdır. Kaygıyı yönetebilmek için kontrol ederiz. Endişe, zorlantı, bunaltı, içten içe bir şeylerin kişinin ruhunu kemirmesi; kontrol etme davranışının içsel sebepleridir. Kontrol dışında gerçekleşen en ufak bir durum ya da değişiklik kişinin canını çok fazla sıkar. Kontrol etmeyi yaşamının en orta yerine koyan kişiler, en ufak bir aksilik veya engelle karşılaştıklarında ya da işler planladıkları gibi gitmediğinde; inanılmaz öfkeli, gergin ve kızgın bir hal alabilirler. Bu kişinin aile ve yakın çevresi; kişiyi tanıdığı ve bu sürece çok alıştıkları için anlayışlı davranabilirler. Ancak birey için iş ve sosyal hayat, davranışlarını bilmediği onlarca insanla doludur ve hayli zorlu geçmesi muhtemeldir. İçinde bulunduğu durum kişinin kendisini sürekli stresli hissetmesine ve fazlası ile yorucu ya da içinden çıkılamaz hale dönüşmesine neden olmaktadır. Kontrol etmekten yorulan ve artık buna dur demek isteyerek psikolojik danışmanlık alan çok fazla danışanımız var. Bu danışanlarımıza kontrol etmediğinizde ne olur? Sorusunu yönelttiğimizde genellikle; bir aksilik olabilir, istediğim gibi olmaz, hatalı olabilir, eleştirilebilirim, yaptıklarım beğenilmeyebilir. Gibi yanıtlar alırız. Bu yanıtlar da karşımıza diğer bir önemli sebep olan başarısızlık korkusunu çıkarıyor. Kişi hata yapmaktan ve yapılmasından ya da yetersiz kalmaktan öyle sine korkar ki, işi şansa bırakmaz. Detaylar, ayrıntılar önemlidir. Titiz, düzenli, planlı, programlı, mükemmeliyetçi, katı kuralcı yani obsesif kişiliklerdir. Eleştirilmeye ve yargılanmaya tahammülleri olmadığı için ya da en korktukları şey bu olduğu için sürekli kendilerini mükemmeli elde etmeye zorlarlar. Dolayısıyla her işi en ayrıntılı şekilde tasarlarlar ve kendileri halletmek isterler. Kimseye sorumluluk veremezler. Sorumluluk verdiklerinde de teslim aldığı işi tekrar kontrol ederler. Çünkü güvenemezler. Bu yüzden de beş kişinin yapacağı işi tek başına yapar, kapasitesinin üzerinde bir enerjiyle çalışırlar. Sürekli telaşlı ve panik haldedirler. Hem fiziksel olarak kendilerini çok yorarlar hem de zihinsel olarak çok doludurlar. Hep bir sorun çıkacak, yanlış olacak gibi düşüncelerle zihinleri olumsuzluklarla dolu olduğundan olumsuz duygulara sahiptirler. Öylece yıpratırlar, tüketirler kendilerini ve tabi sonunda da depresyon kaçınılmaz olur. Artık isteksiz, yorgun, hiçbir şeyden zevk almayan, çok hassas ve kırılgan biri olarak hayatlarına devam ederler. Tam da bu noktada bu ağır yüklerle baş etmeye çalışan kişiler, fizyolojik olarak da bazı sorunlarla karşılaşabilirler. Yorgun ve huzursuz hissetme, rahat uyku uyuyamama, sürekli düşünme, baş, omuz ve sırt ağrıları, nefes darlığı, terleme ve kalp sıkışması; kontrol davranışında bulunan kişilerin yaygın olarak yaşadıkları fizyolojik semptomlar arasındadır. Kontrol, yaşamımız için çok önemli bir kavramdır. Kişinin kontrol davranışı çok fazlaysa ve kişi bu davranışı esnetemiyorsa kontrolden çıkar. Bu da kaygı bozukluğu, panik atak, obsesif kompülsif bozukluk gibi sorunlara neden olur. Panik atak, kontrolü kaybetmekten korkar; obsesif kompülsif bozukluk da kontrolü hissedemez ve hissedebilmek için bir şeyleri kontrol eder. Aslında yine kontrolü yitirme duygusu ve kontrolü yeniden kazanma çabası vardır. Kişi, iç dünyasında kontrol edemediği duygu ve düşüncelerini, dışarıdaki semboller üzerinden kontrol etmeye çalışır. Yani; içsel sistemi sağlayamadıkça dış nesneleri kontrol etmiş olur. Saatlerce masayı düzenlemekle, evi temizlemekle, bir şeyleri istiflemekle uğraşır. Hatta bu tarz danışanlar terapiye önceden hazırladıkları notlarla gelirler. Seansı kontrol ederler, terapisti kontrol ederler, eşinin kıyafetini, çocuğunun yediği yemeği, personelin dosyasını, dosyanın simetrisini… Her şeyi kontrol ederler çünkü sistem, kontrol ettiği anda rahatlar. Ancak o da maalesef çok kısa sürer. Kişiler neden her şeyi kontrol etmek zorunda hissederler? Herkesin hikayesi farklıdır. Öncelikle kişiyi bu davranışa iten sebeplere odaklanmak gerekiyor. Örneğin; bir annenin sıklıkla çocuğunun yediği yemeğe karıştığını ele alalım. Şunu yemeli, bunu yememeli, bu kadar yemeli, sağlıklı bir kiloda olmalı vs. gibi sürekli olarak çocuğunu kontrol altında tuttuğunu düşünelim. Bu annenin çocuğunun yediklerine neden bu denli karıştığının altında yatan sebepleri araştırmak üzere çocukluk yaşantılarına ışık tutmak, çoğu zaman pek çok sorunun yanıtı niteliğindedir. Çünkü bu anne belki de çok kilolu bir çocukluk geçmişine sahip olabilir, arkadaşları onunla dalga geçmiş hatta lakap bile takmış olabilir. “Şişko patates, yağ tulumu…” Kendine bu lakaplarla seslenilmiş olması, bugünün annesinin çocukluk döneminde büyük bir utanç yaşamasına sebep olmuş ve kendini çok kötü hissetmiş olabilir. Ne giyerse giysin kendine yakıştıramamış, kendini beğenmediği gibi başkaları tarafından da beğenilmediğini hissetmiş olabilir. Alay edilmeye maruz kalmak, beğenilmemek kişiyi o zamanlar aşırı üzmüş olabilir. O küçük çocuk için şişmanlık bir travmaysa, yetişkinliğinde o yaralı yanını iyileştirircesine çocuğunun yemeğini kontrol ediyor olabilir ya da çocuğu da kendi yaşadıklarını yaşamasın diye çocuğunu korurcasına onun yediklerini kontrol ediyor olabilir. Ya da aslında hiç böyle bir travma yoktur, mükemmeliyetçi bir annedir ve her şey kitabına uygun olsun istiyor olabilir. Bir anne için çocuğunun sağlıklı beslenmesi elbette önemlidir. Ancak bu durum, kişi için büyük bir dert ise; kişi bu konuya çok fazla yatırım yapıyorsa, işler istediği gibi gitmediğinde perişan oluyorsa işte burada geçmişte bitmemiş işlere, çözümlenmemiş meselelere bakmak gerekiyor. Kontrol davranışıyla nasıl baş edilebilir? psikolojide bazı kuramlar erken dönem yaşantılara odaklanırken, bazı kuramlar da günlük hayattaki kaygının tetikleyicilerine ve obsesif düşüncelere odaklanır. Hangi yaklaşımla olursa olsun, amaç; kontrol ihtiyacının azaltılması ve kaygının işlevsel hale gelmesidir. Kontrol ihtiyacının arkasında yatan işlevsiz düşünceler yerine işlevsel olanları koymaya çalışırız. Terapide sorunun asıl kaynağı bulunduğunda, kişi bunlarla yüzleştiğinde ve hikayeyi anlamlandırdığında sistem rahatlar. Kişi gerçek duyguyu tanımlayabildiğinde hepimizin ihtiyaç duyduğu kontrol mekanizmasına sahip olmuş oluyor. Yaşam gerçekten kişinin kontrölündeyse kontrol etmeye çalışmaz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Sonbahar Depresyonu

İlkbaharın gelişi ve devam eden yaz mevsimiyle birlikte uzun günler, sıcak hava, tatiller ve yapılan tüm aktiviteler bizi adeta kendimize getirir ve çok iyi hissettirir. Güneşli bir güne uyanmak bile başlı başına psikolojimiz üzerinde büyük oranda olumlu etkiye sahiptir. Işıl ışıl geçen yaz günlerinin ardından dökülmeye başlayan yapraklar, kasvetli ve serin hava ile birlikte modumuzun yavaş yavaş düştüğünü fark ederiz. Bu mevsimsel dönüşümden psikolojik açıdan etkilenmemek ve sonbahar yorgunluğuna yakalanmamak hemen hemen mümkün değildir. Bu yorgunluk da ilerleyerek sonbahar depresyonuna davetiye çıkarabilir ve ağır semptomlarla hayatı zorlaştırabilir. Kısalan günler dolayısıyla azalan gün ışığı, melatonin (uyku) hormonunun yükselmesine sebep olur. Bu da kişide yorgunluk, halsizlik gibi etkiler bırakır. Öte yandan seratonin (mutluluk) hormonu da azalan gün ışığıyla birlikte daha da az salgılanır. Tüm bu hormonal değişiklikler, kişide depresyon oluşumuna zemin hazırlar. Sonbahar Depresyonunun Belirtileri Nelerdir? Mevsime bağlı gelişen depresyon da tıpkı patolojik depresyon gibi aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir. Sürekli uyuma veya hiç uyuyamama hissi. İsteksizlik, halsizlik, yorgunluk. Daha önce zevk aldığı şeylerden keyif alamama. Mutsuzluk hissi. Gündelik işleri yapmada zorlanma. Artan veya tamamen azalan iştah. Sürekli uyuma veya hiç uyuyamama hissi. Değersizlik ve yetersizlik duyguları. Cinsel isteksizlik. Konsantrasyon problemleri. Sinirli ve gergin ruh hali. Kaygı sorunları. Genelde sonbaharda başlayan bu belirtiler, kış bitimine kadar devam edebilmekte ve kişinin hayat kalitesini ciddi oranda olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu belirtilerin devamlılığı halinde ise kişide görülen depresyon şiddetinin artması ya da bir ileri boyuta taşınması önemli bir ihtimaldir. İlerlemeye devam eden bu durum hayatı tehdit eden intihar gibi düşünceleri de beraberinde getirebilir ve hatta teşebbüs noktasına gelinebilir. Yapılan araştırmalar sonbahar depresyonunun erkeklere oranla kadınlarda daha fazla görüldüğünü göstermektedir. Çünkü kadınların seratonin (mutluluk) hormonu duyarlılıkları erkeklere göre daha yüksektir. Ayrıca daha önce depresyon yaşamış veya genetik olarak depresyona yatkınlığı olan kişilerde sonbahar depresyonu görülme ihtimali yüksektir. Sonbahar Depresyonundan Korunmak İçin Önlemler Açık alanda yürüyüş yapın. Kendinize tatil fırsatı yaratın. Dengeli beslenmeye özen gösterin, karbonhidrat ve şekerli yiyeceklerden uzak durun. Uyku düzeninize dikkat edin. Fırsat buldukça sosyal ortamlarda yer alın. Gün ışığından maksimum düzeyde yararlanın. Spor ve yoga yapın. Sevdiğiniz hobilere yönelin. Olumlu düşünün ve kendinizin değerli olduğunuzu asla unutmayın. Yaptığınız her şeye rağmen içinizdeki kötü his geçmiyorsa, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Sonbahar depresyonuyla ilgili detaylı bilgi ve randevu için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek, +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.

Eşler Arası Kıskançlık Krizleri

Seven insan kıskanır, ben kıskanç bir insanım, eşim kıskanç olduğu için davranışlarıma dikkat ediyorum, sana güveniyorum ama çevreden dolayı seni çok kıskanıyorum, ben çok kıskancım benim eşim öyle açık saçık giyinemez, karşı cinsle çok fazla iletişim kuramam eşim çok kıskanır… Bu cümleler belki sizin de hayatınızın içinde olan veya çevreden duymaya alışkın olduğunuz, toplum içerisinde sıklıkla dile getirilen cümlelerdir. Öyle ki bazı kişilerin ‘’kıskanılmak’’ hoşuna gider, böylece sevginin dozunun arttığı kanaati ortaya çıkar. Toplum tarafından kıskançlığın normalleştirilmesinin başlangıç noktası da işte tam olarak burasıdır ancak; sevginin göstergesi kıskançlık değildir elbette. Normal düzeyde kıskançlık, sevdiği kişiyi sahiplenme normal bir durumdur ancak patolojik kıskançlık dediğimiz noktada eşler arası kıskançlık krizleri ortaya çıkar. Çünkü ilişkide aşırı kıskançlık sebebi ile bir tarafın davranışlarını kısıtlaması, tartışmalar, öfke nöbetleri yaşanması söz konusudur. Aşırı kıskançlık durumları altında özgüven eksikliği, yaşanmış travmalar, ebeveynlerin çocukluk veya ergenlik dönemindeki yanlış tutumları var olabilir. Bu durumlar, patolojik kıskançlık durumunu tetiklemektedir. Patolojik Kıskançlık Belirtileri Başlıca patolojik kıskançlık belirtileri aşağıdaki gibidir; Eşine karşı şüpheli tavırlar içinde olmak Takıntılı ve saplantılı düşüncelere sahip olmak Eşinin telefon, özel eşyalarını karıştırmak Aklında aldatıldığı veya aldatılacağı düşünceleri ile yaşamak Kaybetme korkusu Eşini takip etmek ve kontrol altına almaya çalışmak Kıskançlık yüzünden öfkeli ve saldırgan tavırlar sergilemek Bu tür düşünce ve davranışlar ilişkiyi zedeleyebilir, eşlerin sürekli tartışmasına ve gergin bir ortamda olmalarına sebep olabilirler. Eğer çocuklar varsa bu gergin ortamda negatif yönde etkilenebilirler. Eşinin giyim kuşamına karışma, sosyal çevresi ile iletişimini kısıtlama, olmayan durumları varmış veya olacakmış gibi düşünerek sorun çıkarma, her davranışı altında bir sebep arama gibi nedenler sonrasında eş; depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar ile karşı karşıya kalabilir. Aşırı kıskançlık durumu altında yatan sebepleri gün yüzüne çıkarmak için, gerekiyorsa bireysel terapi ile başlanmalı; aile, çift ve ilişki terapisi ile de desteklenerek tedavi süreci devam ettirilmelidir. Öncelikle kişinin durumu kabullenmesi ve terapiye başlaması için adım atması gerekmektedir. Psikoloji Antalya olarak alanında uzman kadromuzla, çiftlerin kıskançlık krizlerinin temelinde yatan sebepleri gün ışığına çıkarabiliriz. Ortaya çıkan sebepleri psikoloji yöntemleri ile destekleyerek birey ve/veya çift ile gerçekleştirdiğimiz seanslar sonucunda kıskançlığın yol açtığı sorunları çözmelerine destek olabiliriz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı

Vajinismus

Cinsellik; doğumdan ölüme kadar her zaman bizimle var olan ancak toplumumuzda yasak, ayıp, günah olarak nitelendirilen bir kavramdır. Çocuk, ergen, yetişkin cinselliği hep çeşitli sebeplerle geri plana itilir. Hiç konuşulmayan; belirsizliklerle dolu, hep saklı tutulan ve ayıp, yasak, günah sayılan cinselliği ilk cinsel deneyim anı geldiğinde haz alarak yaşamak mümkün değildir. Kız çocuğuna çek elini orandan, cıs, eteğini ört, düzgün otur… Gibi söylemlerle sadece cinsel bölgelerinin saklanması öğretiliyor. 20-30 yıl boyunca saklamayı öğrenen kızın evlendiği gece geldiğinde de problemler yaşaması kaçınılmaz oluyor. Vajinismus sorunu yaşayan kadında; başta vajinada olmak üzere tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku, tiksinme ve panik hali olur, kadın bacaklarını sıkıca kapatır ve elleriyle eşini iter. Kızlık zarlarının çok kalın ya da vajinalarının çok dar olduğunu düşünebilen bu kadınlar oluşan acı beklentisi sonucunda kendilerini savunma ve koruma çabaları içine girerler ve cinsel birleşmenin olmasına izin vermezler. Bu durumun problem olarak değerlendirilebilmesi için bozukluğun sürekli ya da yineleyici bir biçimde görülmesi gerekir. Evliliğin ya da romantik ilişkinin ilk haftalarında cinsel birleşme olamaması durumunu vajinismus sorunu olarak değerlendirmek doğru olmaz. Vajinismus belirtileri şu şekilde ifade edilebilir; kadın, partneriyle cinsel birlikteliği yaşamak istemesine rağmen cinsel birleşme anı geldiğinde bilinçdışı devreye girer ve geçmiş öğretilerden elde edilen bilgiler aniden gün yüzüne çıkar: “sakla, koru”. Bu durumda adeta vajinal ve bedensel bir korku refleksi oluşur. İstemsiz bir şekilde, bilinçdışı birtakım korku ve kaygılar nedeniyle vajina kasları kasılır, sertleşir, acı hissini gerçekçi olarak yaşar ve eşini çok sevmesine karşın cinsel birleşmeyi gerçekleştiremez. Bu kasılma kesinlikle kadının kontrolü dışındadır. Vajinismus Probleminin Oluşma Sebepleri; İlk cinsel ilişki denemesi sırasında kadının canının fazla yanması, Cinselliği değersizleştiren ve aşağılayan bir ailede büyümüş olma; Vajinismuslu kadınlar cinsellikle ilgili konuşmayı sevmezler, cinselliği iğrenç olarak algılayabilirler, vücutlarının eşleri tarafından beğenilmeme korkusunu yaşayabilirler yani vücutları ile barışık değillerdir. Eşleri tarafından terk edilme kaygısı ve güvensizlik yaşayabilirler. Zayıf, güçsüz anne, Baskıcı, otoriter baba, Baba-kız ilişkisinde güçlükler, Cinsel şiddet ve taciz, iğrenme veya hoşlanmama, İstemeden zorla evlendirilme, eşini sevmeme, eşle uyumsuzluk ve iletişim sorunları, Görücü usulü evlenmeler, Olumsuz dinsel ve ahlaki şartlanma, Eşcinsel özdeşleşme, Başarısızlık korkusu veya performans kaygısı, Cinsel tabular, yanlış bilgiler ve inanışlar, Pasif, bağımlı eş; Eşlerin bir kısmı bu durumu anlayışla karşılayarak çözebileceğini düşünürken bir diğer grupsa daha agresif bir yolu seçerek durumun çözülemeyeceğini düşünür ki bu iki durum da esasen birbirinin aynıdır ve bu süreci zaman geçtikçe daha da kalıcı hale getirir. Anlayışlı erkek pasif kaldıkça kadın da erkeğine karşı güven azalırken, agresif erkek ise kadını daha da korkutur ve iki durumda da sorun pekişerek büyür. Hamile kalma korkusu, gebeliğe hazır olmama, Obsessif kişilik özellikleri taşıma, Ağrı eşiğinin düşük olması, Cinsel isteksizlik ve cinsel uyarılmada problemler, Vajinal kayganlıkla ilgili problemler, Kadının cinsel bir meta veya cinsel bir obje olarak algılanması, Cinsel organın giriş yerinin bilinmemesi; Kadın, bilgi sahibi olduğunu düşündüğü eşinin ona yaklaşımını acemice bulunca zarar göreceği endişesine kapılacaktır. Eş de yetersiz bilgiyle eşine zarar vereceğini düşündüğünde sorun her denemede doğal olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Her başarısız deneme her iki tarafta da sorunun aşılamayacak kadar zor olduğu bilgisini pekiştirecektir. Çocuklukta ve ergenlikte “bacaklarını kapa”, “eteğini ört” gibi uyarılar, Kızlık zarını yitirme korkusu; bekaretini kaybetme korkusu, Bilinçdışına itilmiş bilinmeyen bir düşünce ya da davranışın psikosomatik etkisi, Ağrılı bir jinekolojik muayene, Simgesel olarak zihninde aşırı büyütülen penis yüzünden çok acı çekme veya parçalanma korkuları, Geçmişte genital bölgeye gelen bir darbe ya da travma, Çocuklukta çok fazla makattan fitil kullanılması, Uygun olmayan veya istenmeyen bir birliktelikte eşten sakınma, Bazı enfeksiyonlar ve anormallikler de vajinismusa yol açabilir. Kadında görülen Vajinismus durumunu sadece kadının sorunu olarak görmek doğru değildir. Bu sorun, çiftin ortak sorunudur. Öncelikle eşinizi bu sürece dahil etmelisiniz. Bu problem erkeğin desteğiyle çözülebilir. Birbirinize değer vermeli, desteklemeli, özen göstermelisiniz. Sorununuz cinsellikten önce romantik ilişkinizden kaynaklanıyorsa, aslında evlilik sorunlarınız varsa cinsellik üzerine çalışmak mümkün değildir. Böyle bir durum söz konusu ise önce evlilik ya da çift terapisi almanız süreç için faydalı olacaktır. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Hayır Demekte Zorlanıyorsanız…

Ya yanlış anlaşılırsam, bana bir daha güvenmezse, bir daha benimle konuşmak istemezse, ayıp olmasın, beni terslemesin, küçük düşersem, ya reddedilirsem… Bu düşünceler size de tanıdık geldi mi? Sizinle paylaşılan bir konu, aslında sizin hiç hoşunuza gitmiyor ve tamamen karşı çıkmanız gereken bir konu olmasına rağmen siz tam olarak o düşünceyi savunuyormuş gibi davranıyorsunuz. Hayır diyemiyorsunuz ve bir şeyler sizi hep engelliyor. Engellediği gibi bir de sanki öyle düşünüyormuşsunuz gibi davranıyorsunuz. Onaylanmak istiyorsunuz, kabul görmek istiyorsunuz, başkaldırıyor gibi görünmek istemiyorsunuz, karşıdaki insanın tepkisinden çekiniyorsunuz ve o yüzden kendinizi gizliyorsunuz. Sizinle ilgili hep olumlu düşünülsün, sizi herkes sevsin, fedakarlığınızı, çabanızı görsünler istiyorsunuz. Kendi sorunlarınızı bir yere kaldırıyor, başkalarının problemleriyle sanki kendiniz yaşıyormuşsunuz gibi ilgileniyorsunuz. Peki tüm bunları neden yapıyorsunuz, neden başkalarının mutluluğu sizin mutluluğunuzun önüne geçiyor? Bu sorunun yanıtını vermek için çocukluk ve ergenlik yaşantılarınıza bakmak gerekiyor. Belki çocuklukta ebeveynleriniz onların istedikleri gibi davranmadığınızda sizi tersledi, belki ergenlik döneminde arkadaş grubunda oyun oynarken çıkan bir tartışmada siz kendinizi ifade ederken arkadaşlarınız tarafından küçük düşürüldünüz, belki size çocukken “kimseye karşı gelme çok ayıp” dendi… Sizin çocukluk veya ergenlikte yaşadığınız işte bu tür olumsuz yaşantılar yüzünden bugün karşınızdaki insanlara kendinizi ifade edemiyor, hayır diyemiyorsunuz. Başkalarının mutluluğu ile bir yere kadar mutlu oluyorsunuz ancak; yıllardır pek çok konuda kendinizden feragat ettiğiniz için yoruldunuz. Kuşkusuz bu durum sizi üzüyor ve kendinizi bulmak istiyorsunuz… Hayır diyememek kendini feda şeması içinde yer alır ve 18 işlevsiz şemadan biridir. Bu işlevsiz şemalar; çocukluk ve ergenlik döneminde sevgi, saygı, haz, güvenlik gibi temel ihtiyaçların karşılanmadığı veya yetersiz karşılandığı durumlarda oluşur. Nasıl Hayır Diyebilirim? Elbette bu davranışı bir anda bıçak gibi kesmek pek mümkün olmuyor. Bu sebeple ilk etapta duygu ve düşüncelerinizi aktaracak farklı yollar seçerek karşı tarafa kendinizi ifade edebilirsiniz. Laf kalabalığı yerine daha yalın cümlelerle istemediğiniz durumları net şekilde aktarabilirsiniz. Örneğin; – Belki bir başka sefere… – Bana iyi bir seçenek gibi gelmedi. – Teşekkürler, almayayım. – Bana çok uygun olduğunu düşünmüyorum. – Bu iş için zamanım yok. Eğer deniyor ancak bu konuda başarılı olamıyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Hayır diyememe sorunu şema terapi ile çözüme kavuşturularak tamamen sonlandırılabilir. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Cinsel Travma Sonrası Oluşan Ruhsal Sorunlar

Cinsel saldırı; kişinin izni olmadan, beden dokunulmazlığını ihlal eden son derece örseleyici duygu ve amaçlar içeren, zorlayarak ve hatta şiddet kullanarak gerçekleştirilen cinsel olarak kötüye kullanma durumudur. Kişinin korku, öfke, nefret, endişe, utanç, güvensizlik, tiksinme gibi pek çok baskın duyguyu hissetmesine neden olan bu durum ciddi bir travmadır. Kişi bu ağır hislerle boğuşurken; karşı taraf için geçerli olan sadece haz duygusudur. Cinsel istismar dediğimizde; sözle, mimiklerle, beden diliyle veya eylemlerle ortaya çıkan, her gün dünya üzerinde on binlerce kez karşılaşılan durumlar kastedilmektedir. Ortak nokta, karşıdaki kişinin ya da mağdurun rızası dışında zorla meydana gelmesidir. Bugün her meslekten veya her kesimden insanın başına gelmesi ve toplumda her bir bireyin doğru ya da yanlış bu konu ile ilgili bilgisi olması, cinsel travmanın son derece sıklıkla karşımıza çıktığını bize göstermektedir. Günlük rutini bozan ve kişide ağır tahribatlara neden olabilen istismarın büyüklüğü ile yaş faktörü, yaşanan cinsel travmanın şiddetini belirler. Örneğin; yetişkin bir birey sözle meydana gelen cinsel istismarla daha iyi başa çıkabilirken, cinsel kimliğini henüz tamamlamamış bir çocuk veya ergen için bu durum çok ciddi bir travmadır. Bu travma, çocuk veya ergenin hem bugünkü hem de gelecekteki yaşantısını büyük ölçüde olumsuz yönde etkiler. Cinsel travma yaşayan kişiler sıklıkla TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) semptomları geliştirirler. Onlar için artık dünya tehlikeli bir yer haline gelmiştir, kişi her an tetikte bir ruh hali içinde olur ve insanlara güvenmeyebilir. TSSB semptomları, travmatik olayı yeniden yaşamayı, travmayı hatırlatan şeylerden kaçınmayı, olumsuz düşünce ve inançlara sahip olmayı içerebilir. Örneğin travma ile ilgili tekrarlayıcı kabuslar veya flashback dediğimiz zihinde travmatik anı tekrarları olabilir. İstismarın şiddetine göre çocukta içe kapanma, aile bireyleri dahil kimseyle iletişim kurmama, okula uyum problemleri ve başarı oranında ciddi düşüş, dikkat dağınıklığı, sebepsiz yere ağlama krizleri, yeme bozuklukları, intihar girişimi, suça yönelme, ani davranış değişiklikleri gibi semptomlar görülebilir. Bu durum herhangi bir şekilde ortaya çıkmaz ve çocuk yetişkinlik dönemine dek bu durumla kendi mücadele ederek üstesinden gelmeye çalışır ise, sonrasında pek çok sorunu da yaşaması olağandır. Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, travmatik an bugün yaşanıyormuşçasına zihinde hapsolur ve küçük bir tetikleyici ile o an gözünde sürekli yeniden canlanır. Çocuk yaşadığı travma sonrası yetişkin bir birey olduğunda; kendini ifade edememe, insanlara güvenmeme, karşı cinsten kaçma, cinsel işlev problemleri, özgüven sorunları, anksiyete, depresyon, obsesif kompülsif bozukluk gibi cinsel travma sonrası psikolojik problemler ile karşı karşıya kalabilir. Aynı zamanda bu kişiler, ebeveyn olduklarında aşırı koruyuculuğu ile ön plana çıkar ve bu sebeple zincirleme olarak kendi çocuklarında da çeşitli psikolojik problemlere zemin hazırlarlar. Yetişkinlikte yaşanmış olan cinsel travmada da olayın şiddetine bağlı olarak kişinin hayatı alt üst olur. Bu durum paylaşılmadığında, üzeri kapatılmaya çalışıldığında çok daha büyük sorunlar ortaya çıkar. Kişi kendini güvende hissetmez, kimseye güvenemez, cinsel hayatında ciddi problemler oluşur, fobiler, yaygın anksiyete bozukluğu, özgüven sorunları, depresyon, panik atak, yeme bozuklukları, alkol ve madde bağımlılığı, intihar girişimi gibi ağır psikolojik problemler yaşayabilir. Cinsel travma sebebi ile kişinin kendini kirli hissetmesi, sıklıkla duş alma isteği veya sürekli gözlük takarak kendini perdeleme ve dış dünyaya karşı kendini kapatma davranışı obsesif kompülsif bozukluğa bir örnektir. Cinsel travma yaşamış kişiler, hem yaşadığı günden hem de yaşayacağı günlerden bu kötü anıyı silebilirler. Bunun için uygulanan pek çok cinsel danışmanlık, psikoloji yöntemi vardır. Kişi, bu durumu kimseyle paylaşmak istemese bile mutlaka bir uzmandan destek almak için adım atmalıdır. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı

Cinsel Travma Sonrası Oluşan Ruhsal Sorunlar

Mutlu bir yaşam ya da sıradan, monoton, rengi olmayan ve hatta zorlu koşullar barındıran bir hayat. Pek çoğumuz günlük rutininde bu duygu dağılımlarını onlarca kez hissetmişizdir. Okul, ev, iş veya sosyal hayat arasında sıkışıp kalarak geçirdiğimiz olağan günler belki de. Ancak pek çok bireyin rutinini temsil eden bu olağan yaşam; bir anda ortaya çıkan, sağlıklı olmaktan son derece uzak farklı duygu ve amaçlar içeren, zorlayarak ve hatta içine şiddet de katarak apayrı bir kişinin eylemi ile tamamen farklı bir dünyaya evrilebiliyor. Korku, öfke, nefret, endişe, utanç, güvensizlik, tiksinme gibi pek çok baskın duyguyu hissedilmesine neden olan bu durum, kişinin hayatta kalabilme dürtüsünü dahi tetikleyebilen son derece büyük bir travmadır. Kişi bu ağır hislerle boğuşurken; karşı taraf için geçerli olan sadece haz duygusu oluyor. Travmanın fiziki olarak atlatılması ardından keşke bu hayatta hiç yaşamasam düşüncesine kadar gidebilen, en ağır duyguların yaşandığı bir olay olarak tanımlanır cinsel istismar. Cinsel istismar dediğimizde; sözle, mimiklerle, beden diliyle veya eylemlerle ortaya çıkan, her gün dünya üzerinde on binlerce kez karşılaşılan durumlar kast edilmektedir. Ortak nokta, karşıdaki kişinin ya da mağdurun rızası dışında ve istenmemesine rağmen zorla meydana gelmesidir. Bugün her meslekten veya her kesimden insanın başına gelmesi ve toplumda her bireyin doğru ya da yanlış bu konu ile ilgili bilgisi olması, cinsel travmanın son derece sıklıkla karşımıza çıkctığını bize göstermektedir. Günlük rutini bozan ve kişide ağır tahribatlara neden olabilen istismarın büyüklüğü ile yaş faktörü, yaşanan cinsel travmanın şiddetini belirler. Örneğin; yetişkin bir birey sözle meydana gelen cinsel istismarla daha iyi başa çıkabilirken, cinsel kimliğini henüz tamamlamamış bir çocuk veya ergen için bu durum çok ciddi bir travmadır. Bu travma, çocuk veya ergenin hem bugünkü hem de gelecekteki yaşantısını büyük ölçüde olumsuz yönde etkiler. İstismarın şiddetine göre çocukta içe kapanma, aile dahil kimseyle iletişim kurmama, okula uyum problemleri ve başarı oranında ciddi düşüş, dikkat dağınıklığı, sebepsiz yere ağlama krizleri, yeme bozuklukları, intihar girişimi, suça yönelme, ani davranış değişiklikleri gibi semptomlar görülebilir. Bu durum herhangi bir şekilde ortaya çıkmaz ve birey yetişkinlik dönemine dek bu durumla baş başa kalarak üstesinden gelmeye çalışır ise, beraberinden pek çok sorunu da yaşaması olağandır. Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, travmatik an bugün yaşanıyormuşçasına zihinde hapsolur ve küçük bir tetikleyici ile o an gözünde sürekli yeniden canlanır. Cinsel Travma Sonrasında Yaşanılan Psikolojik Sorunlar Çocuk yaşadığı cinsel travma sonrası yetişkin bir birey olduğunda; kendini ifade edememe, insanlara güvenmeme, karşı cinsten kaçma, cinsel işlev problemleri, vajinismus, özgüven sorunları, anksiyete, depresyon, obsesif kompülsif bozukluk gibi cinsel travma sonrası psikolojik problemler ile karşı karşıya kalabilir. Aynı zamanda bu kişiler, ebeveyn olduklarında aşırı koruyuculuğu ile ön plana çıkar ve bu sebeple zincirleme olarak kendi çocuklarında da çeşitli psikolojik problemlere zemin hazırlarlar. Yetişkinlikte yaşanmış olan cinsel travmada da olayın şiddetine bağlı olarak kişinin hayatı alt üst olur. Bu durum paylaşılmadığında, üzeri kapatılmaya çalışıldığında çok daha büyük sorunlar ortaya çıkar. Kişi kendini güvende hissetmez, kimseye güvenemez, cinsel hayatında ciddi problemler oluşur, fobiler, takıntılar, stres bozukluğu, özgüven eksikliği, depresyon, intihar girişimi gibi ağır psikolojik problemler yaşayabilir. Cinsel travma sebebi ile kişinin kendini kirli hissetmesi, sıklıkla olarak duş alma isteği veya sürekli gözlük takarak kendini perdeleme ve dış dünyaya kapatma davranışı obsesif kompülsif bozukluğa bir örnektir. Cinsel travma yaşamış kişiler, hem yaşadığı günden hem de yaşayacağı günlerden bu kötü anıyı silebilirler. Bunun için uygulanan pek çok psikoloji yöntemi vardır. Kişi, bu durumu kimseyle paylaşmak istemese bile mutlaka bir uzmandan destek almak için adım atmalıdır.

Çocuk Evliliği Kurtarır mı?

Çoğu evlilik güzel hayallerle başlar ancak zaman içinde çiftler arasında yaşanan problemler, sorunları gün yüzüne çıkarır. Aynı evde yaşamaya alışkın olmayan çiftlerde uyumsuzluk sorunları, ailelerinin evliliğe ve çiftlere karışmaları, yanlış anlaşılmalar yüzünden çıkan gerginliklerin büyüyerek tartışmaya dönüşmesi, kıskançlık gibi sayamayacağımız pek çok sebepten ötürü sorunlar yaşanabilir. Üst üste gelen problemler, işin içinden çıkılamaz hale geldiğinde çiftler doğal olarak farklı çözüm arayışına girerler. İlişkileri yolunda gitmeyen ve problemleri olan bazı evli çiftler, çocuk sahibi olarak ilişkilerini yoluna koymanın doğru bir çözüm yolu olduğuna inanırlar. Çözüm olarak seçtikleri bu yol aslında daha fazla soruna sebebiyet verebilmektedir. Bunlardan ilki; çocuk heyecanı ile üzeri örtülen problemlerin çözülmemesi ve bir süre sonra yeniden katlanarak gündeme gelmesidir. Anne baba olmak ile karı koca olmak farklı rollerdir. Ebeveyn olan çiftin birbirleri ile arasındaki problemleri bebek çözemeyecektir ve ilişkiye ait çözülememiş problemler, sıkıntılar muhakkak ileriki bir zamanda patlama noktasına gelecektir. İkincisi ise çocuğun aslında anne-baba için büyük sorumluluk anlamını taşımasıdır. Bebek aslında çok fazla bakıma ve ilgiye muhtaçtır. Dolayısıyla da bu karar; çiftler arasındaki bir kaostan kaçınmak için değil, getireceği ekstra sorumlulukları derinlemesine düşündükten sonra alınmalıdır. Çift olarak iletişimde sorunlar yaşarken muhtemelen ailenin yeni üyesinin getirdiği sorumluluklar ebeveynlere çok daha fazla ağır gelecek, görev paylaşımı sağlıklı bir zeminde yapılamamış olacaktır. Ki bu durum çiftler arasındaki problemlerin daha da büyümesine, kendilerini daha çaresiz ve yorgun hissetmelerine neden olacaktır. Üçüncü olası sorun ise ilişkiyi kurtarma sorumluluğu ile dünyaya gelen çocuğun yaşayabileceği duygusal zorluklar ile ilgilidir. Bu sorumluluk aslında hiçbir çocuğun üzerinden kalkamayacağı bir yük olarak, doğduğu günden itibaren bebeğin omzuna yüklenir. Ebeveynleri farkında olmadan ondan çok büyük şeyler isterken, kendisi ihtiyaç duyduğu sıcaklığı, şefkati, ilgiyi ve mutlu çevreyi anne babasından almakta zorlanır. Çünkü aslında problemlerin içinde, tartışmaların, küslüklerin, çatışmaların olduğu mutuz bir dünyaya açar gözlerini. Böyle bir ortamda mutsuz ebeveynlerle, gergin bir ortamda büyüyen çocukta bazı problemler oluşma olasılığı çok yüksektir. Mutsuz bir aile ortamı her yaştan çocuğu olumsuz etkilemektedir. Çatışmalı ortamdaki çocuk problemin kendisinden kaynaklandığını düşünür ve stres, ağır suçluluk, başarısızlık gibi duyguları deneyimler. Çatışmalarda taraf tutması gerektiğini düşünüp, bir ebeveyni koruma, diğer ebeveynle duygusal mesafelenme gibi sorunlar yaşayabilir. Bu sorunlar; depresiflik, içe kapanıklık, kaygı, yeme problemleri, okul başarısızlığı, öfke problemleri ve antisosyal davranışlar ve gibi pek çok psikolojik destek alınması gereken problemlere zemin hazırlayabilir. Tüm bunları değerlendirdiğimizde; ilişkileri yolunda gitmeyen çiftlerin sorunlarının kaynağını keşfetmesi ve sorunlarını çözmesi ilk yapılması gereken hamledir. Çift, mutlu beraberliklerine kaldığı yerden devam ettikten sonra çocuk dünyaya getirme kararı almalıdır. Çiftin eş ve ebeveyn olarak mutlu olması, çocuklarıyla da sağlıklı ilişkiler kurmalarını sağlayacaktır. Problemlerinizi çözemediğiniz noktalarda lütfen destek almaktan çekinmeyin. Çift ve Aile Terapisi ile ilişkinizdeki problemler profesyonel bakış açısıyla çözülebilir.

Akıldan Çıkmayan Düşünceler Obsesif Kompülsif Bozukluğa İşaret midir?

Dönemsel olarak, rutin haline gelmiş bazı davranışlarımız nedeniyle takıntılı veya obsesif olduğumuzu düşündüğümüz anlar mutlaka olmuştur. Ancak obsesif kişi; anlamsız olduğunu bilmesine rağmen aklından atamadığı takıntılardan ötürü, düşünceleri sürekli işgal altındadır. Zamanla takıntıları aşan ve saplantılı hale dönüşen bu düşünceler kişiyi adeta esir alır. Kişi, bu düşünceler sebebiyle artık başka bir şey düşünemez olur ve bu yüzden hayatı tam anlamıyla çıkmazdadır. Takıntılı düşünceler, zihni adeta istila eder ve bu sebeple kişi, günlük hayatını normal seyrinde sürdüremez. Hayatın akışına devam edebilmek ve takıntılı düşüncelerin yarattığı sıkıntılardan kurtulabilmek için bir çözüm yolu gereklidir. Takıntıları had safhaya ulaşmış obsesif kişilerin buldukları çözüm yolu kompülsiyon olarak adlandırılır. Kompülsiyon; obsesif kişiliklerin probleme neden olan sorun için gerçekleştirilen eylemlerle geçici olarak kendilerini rahatlatmalarına verilen tanımdır. Gerçekleştirilen kompülsiyonlar zamanla, var olan kaosu daha da zorlaştırcı hale getirir. Çünkü geçici olarak rahatlayan kişinin zihninde çok geçmeden yine obsesyonlar belirmeye başlar ve kişi, kendini rahatlatmak için yeniden kompülsiyon uygulama zorunluluğu hisseder. Bu eylemleri kusursuz olduğuna emin olana kadar yapmaya devam eder. Takıntılardan kurtulmak için yapılan bu eylemler de zaman içerisinde rutin haline gelir ve eğer yapılmazsa kötü bir durum oluşacak düşünceleri, kişiyi ve yakın çevresini daha da yıpratmaya başlar. Neden Obsesif Oluruz? Obsesif kompülsif bozukluğun (OKB) nedenleri çok çeşitlidir. Düşünce hatalarından kaynaklı olabileceği gibi yalnızca bir semptom olarak farklı sorunların kaynağı da olabilir. Kontrolcü yapıya sahip kişiler; yanlış yorumladığı ve üzüntü içeren obsesif düşüncelerini etkisiz hale getirebilmek için, zorlayıcı davranışlarda bulunarak bu düşüncelerini kontrol altına almaya çalışırlar. Ancak; OKB psikolojik rahatsızlığa sahip kişiler, bu düşünceleri kontrol edemediklerinden saplantı ve korku halinde yaşarlar. Düşünce hatalarından kaynaklı OKB’nin, bilişsel davranışçı terapi ile sona erdirilmesi mümkündür. Eğer takıntılar, kabul edilemeyen bir duygu veya dürtünün geçmişine işaret eden daha derin bir rahatsızlığın semptomu ise, derin terapi ile obsesyonların izini sürmek gerekir. Örneğin; kirlenme korkusu olan bir kişinin geçmişinde cinsellikle ilgili bastırdığı bir suçluluğu, ne kadar yıkanırsa yıkansın o kirden arınamayacağı hissi yaşaması; obsesyonların altında yatan bastırılmış dürtü ve duyguların varlığına bir örnektir. Obsesif Kompülsif Bozukluk Neden Olur? Genetik yatkınlık (Modelleyerek ve genetik aktarım şeklinde). Katı, mükemmelliyetçi, aşırı koruyucu, iletişime kapalı aile yapısı. İlgisiz aile sebebiyle küçüklükten itibaren büyük sorumluluklar üstlenmek. Anne, babanın yüksek beklentilerini kusursuz şekilde karşılamaya çalışan çocuğun; ailenin açığa çıkmasına izin vermediği üzüntü, korku gibi duyguları bastırması sebebiyle, ailesine duyduğu öfkeyi derinlere gömmesi de OKB’ye davetiye çıkaran ciddi bir problemdir. Kişi bu noktada, bastırılan duygular yerine düşüncelere sarılır ve zaman içerisinde bu düşünceler takıntı halini alır. Örneğin; bir annenin kusursuz ve eksiksiz beklentileri sebebiyle bunalmış olan evladını ele alalım. Kişinin sırtına annesi tarafından yüklenmiş ağır yükler yüzünden, annesine karşı öfkesini öyle bastırmıştır ki, ona zarar verme düşünceleri gün yüzüne çıkar. Kişinin, gerçekten bir gün kontrolden çıkar da annemi öldürürüm kaygısı, bastırılan duyguların OKB’ye etkisi konusuna örnektir. Bu düşünce, sanki gerçekleşmiş gibi kişinin kendini kötü hissetmesiyle devam eder. Burada aslında şiddetle bastırılmış duygular vardır ve kişi, bu duyguların varlığını bile kabul etmek istemez. Buradaki semptom; anneye zarar vermek değil, bastırılan öfkenin derinlerde bir yerde takılı kalmasıdır. Semptomlara kulak verildiğinde, orada yatan bir duygu olduğunu görebilir ve tedavi sürecini gizlenmiş olan o duygu temelinde çözebiliriz.