Yetişkin

Başarısızlık Korkusu (Atikifobi)

Hayatta başarılı olduğumuz alanlar da vardır, başarısız olduğumuz alanlar da. Başarı ve başarısızlık kavramları; kişinin yaşadığı kültür, ortam ve inançları doğrultusunda değişkenlik gösterir. İlgi, yetenek, motivasyon, kararlılık, inanç başarıya olumlu yönde etki ederken; işi zorla yapma, isteksizlik gibi olumsuz dış etkenler başarıya ket vurur. Hedeflenen bir alanda başarısız olmak; yapılan hatalardan ders çıkarmak, tecrübe kazanmak ve neler yapılmaması gerektiğini öğrenmek için güzel bir fırsattır. Ancak bazen başarısızlık sebebiyle yaşanan olaylar, kişi üzerinde ciddi etkiler bırakır. Bu olumsuz etkileri deneyimleyen kişi benzer duygu ve durumlarla yeniden karşılaşmamak için çok daha farklı davranışlar sergiler. Bu farklılıklar ya da endişeler başarısızlık korkusu dediğimiz psikolojik problemler olarak kendini gösterir. Korku, kendimizi tehlike altında hissettiğimiz durumlarda hayatta kalmak için geliştirdiğimiz uyarıcı ve sağlıklı bir duygudur. Korkmamız, bize yaklaşan tehlikelere karşı önlem almamızı ve kendimizi korumamızı sağlar. Ancak yaşanan travmalar, sağlıklı olan korku duygusu üzerinde de olumsuz rol oynar. Korkuya sebep olan travma, korkuya sebep olmayan durumlarda da yaşanıyormuş hissiyle kişinin karşısına çıkar ve böylelikle Atikifobi olarak adlandırılan başarısızlık korkusu ortaya çıkar. Atikifobi, toplumda yaygın olarak görülür. Başarısızlık Korkusu Nedir? Başarısızlık korkusu, hedeflere ulaşma noktasında kişiyi hedeflerinden alıkoyması ile karakterize edilir. Bu korku kişiyi hep geri planda tutar, kişisel gelişimi engeller ve kişinin hayatına çıkan güzel fırsatları kaçırmasına sebep olur. Temelinde reddedilme, suçluluk, utanç, onaylanmama ve başkalarını mahcup etme gibi korkular vardır. Kişi hayatının bir döneminde – ki bu dönem genellikle çocukluk dönemidir – başarısızlığı sebebiyle bugün kaçtığı duygu veya durumları yaşamış, tecrübe etmiş ve bir daha asla karşılaşmak istememesi üzerine bu korku ortaya çıkmıştır. Başarısızlık korkusu psikodinamik ile perspektifinden baktığımızda da, başarısızlık sebebiyle bilinçdışı oluşmuş ve çözüme kavuşturulmamış travmatik bir olay veya durum kişinin kaçış noktasıdır. Yaşanan olay veya durumun bilinçdışı olarak tekrarı söz konusudur. Zaman ve kişiler değişse de olay aynı kalır ve yeniden başarısız olma korkusu ile kişi döngü içine girer. Çocuk, okulda aldığı kötü bir not yüzünden ebeveynleri tarafından cezalandırılmış, arkadaşlarıyla oynadığı bir oyunda başarısızlığı sebebiyle alay konusu olmuş veya bir yetişkin, sunumda yaptığı hata sebebiyle işvereninden ciddi bir uyarı almış olabilir. Bu yaşananlar, kişinin hayatında dinamik olarak her daim kalacaktır. Bu travmatik olaylar sebebiyle; çocuk her sınav döneminde ailem tarafından cezalandıracağım korkusuyla kendini baskı altında hissedecek, oyunda başarısız olursam benimle alay edilecek korkusuyla oyundan kaçacak veya yetişkin birey, iş yerinde sunum yaparken hata yaparak işverenimden uyarı alacağım korkusuyla sunum yapmak istemeyecektir. Başarısızlık korkusu yaşayan kişiler, kendi kararlarını ifade ederken inisiyatif almaktan kaçabilir, özgüven ve pasifize olma problemleri yaşayabilir, potansiyelinin çok altında performans sergileyebilir, mükemmelliyetçi bir tutumla gereğinden fazla efor harcayarak kendini kanıtlamaya çalışabilir, kendini değersiz veya işe yaramaz hissedebilir. Başarısızlık korkusunu yenmek için kendinize pozitif bir alan yaratarak hedeflerinizi belirlemelisiniz. Hedeflere ulaşma noktasında her zaman yedek planınız olmalı; çünkü alternatif planlar kaygı düzeyini düşürerek korkuları minimize eder. Kendinizle barışarak korkunuzla yüzleşmeli, hatalarınızdan ders çıkarmalı ve başarana kadar pes etmemelisiniz. Her şeyi deniyor ancak başarısızlık korkusunu yenemiyorsanız, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız.

Bireysel Danışmanlık Nedir?

Bireysel danışmanlık, bir bireyin kendinde var olduğunu hissettiği/düşündüğü duygusal durum rahatsızlıklarını ve psikolojik olarak yaşadığı eksiklikleri tedavi edebilmek amacıyla aldığı desteğin genel adıdır. Uzman bir psikolog ya da psikiyatr ile yapılacak bireysel danışmanlık seanslarında kişilerin rahatsızlık duyduğu durumlar tüm açıklığıyla uzmanla paylaşılarak, bu durumun ortaya çıkmasındaki sebeplerin ortaya çıkartılması ve çözüm kısmında daha sakin ve bilinçli bir birey haline dönüşülmesi hedeflenmektedir. Her bireyin yaşantısı boyunca yaş aralığı fark etmeden yaşayacağı bir takım problemlerden söz edebilmek mümkündür. Kimsenin hayatı sorunsuz, mükemmel bir şekilde geçmediğinden en azından karşılaşılan sorunlarda çözümcül ve iyi olabilmek adına profesyonel destek almak kişilerin kendileri için atacakları en büyük adımdır. Genelde geçmişten günümüze gelen, özellikle bizim toplumumuzda var olan sorunları bütün detaylarıyla masaya yatırıp çözmeye çalışmaktan kaçınma, dahası sorunları dile getirmekten dahi imtina etme gibi bir durum söz konusudur. Ancak modern toplumda bu algıların çok büyük oranı kırılarak daha bilinçli, kendine daha çok değer veren ve bu değer için kendi sorunlarının üstesinden gelmek için her türlü bireysel terapi süreci kısmına hazır olan bireyler ortaya çıkmıştır. Bireysel Danışmanlık Almanın Faydaları Nelerdir? Bireysel danışmanlık almanın en büyük avantajı, kişinin kendisini o güne kadar tanımadığı pek çok noktasını keşfetmesini sağlamasıdır. Yani bir nevi bireyin kendi iç dünyasına yolculuk yapabilmesini sağlayan bu terapi seansları, bireyin var olan sorunlarına farklı pencerelerden bakmasını sağlayarak içsel olarak iyileşmesini ve dış dünyayla olan bağlantılarında daha iyi ilişkiler yakalayıp daha huzurlu bir insan olmasının yolunu açmaktadır. Çünkü bu bireysel danışmanlık hizmetleri kısmında bireyler ister istemez karşılarındaki psikologlar ile yaptıkları görüşmelerde sorunlarını en gizli kalmış detaylarına kadar paylaşma noktasına gelmektedirler. Böylelikle karşılarındaki uzman da kendileri hakkında çok daha detaylı analizlerde bulunarak kişilerin çıktıkları kişisel keşif dünyalarında daha mutlu ve sorunlarını aşmış daha bilinçli insanlar haline gelmelerine yardımcı olmaktadırlar. Sonuç olarak yapılan her türlü terapide hedeflenen kısım, kişinin almış olduğu terapi sürecinde kendi sorunlarıyla baş edebilme noktasında çok daha güçlü bir hale gelmesi ve yakaladığı yeni bilinçle artık kendisine her noktada yeten ve sorunlarını nasıl çözeceğini çok iyi bilen bireyler haline dönüşmesidir. Hangi Alanlarda Bireysel Danışmanlık Alınabilir? Bireysel danışmanlık alanları özet olarak şu başlıklar altında açıklanabilir; Depresyon, panik atak, anksiyete, takıntı vb. psikolojik rahatsızlıklar Özel hayat noktasında yaşanan problemler Genel olarak insan ilişkilerinde yaşanan problemler İlişkilerdeki sonu gelmeyen problemler durumu Mükemmelliyetçi olma rahatsızlığı Aile arasında anne-baba, anne-çocuk, baba-çocuk ya da her birinin birbiriyle yaşadığı problemler Aldatma sorunu Boşanma sorunu Kardeş çocuklar arasında yaşanan problemler (kıskançlık, nefret vb.) Ani gelişen olaylar karşısında gelişen rahatsızlıklar (ölüm, felç vb.) Öfke kontrolsüzlüğü yaşama rahatsızlığı Yaşamsal süreçte alınan kararlardan rahatsızlığın oluşması (Mesleki tercih, eş tercihi vb.) Yalnızlık sorunu Öz güven problemleri Cinsel problemler Cinsel kimlik sorunları Ergenlik döneminde yaşanan rahatsızlıklar Uyku problemi Bedensel problemlerin psikolojiye fazlasıyla yansıması sorunu (Hastalık, obezite, anoreksiya vb.)   SEREN AKMAN Sıkça Sorulan Sorular Öfke kontrol bozukluğu nedir? Her insanda var olan öfke duygusu, gerektiği şekilde aktarıldığında olması gereken ve sağlıklı bir duygudur. Ancak bu duygu kontrolden çıktığında ve yıkıcı sonuçlara sebep olduğunda ciddi sorunlara yol açmaktadır. Öfke kontrol bozukluğu; kontrolden çıkan öfkenin yarattığı bir problemdir ve bir uzman tarafından öfkenin yıkıcı unsurları ortadan kaldırılabilir Online terapi nasıl yapılır? Online terapilerimiz, danışan ve terapistin randevu saatinde, ortak olarak belirlenen bir dijital iletişim platformunda ( Zoom veya Skype gibi) gerçekleşir. Tıpkı yüz yüze terapilerimizde olduğu gibi 45 dakika sürmektedir ve danışan – terapist gizlilik ilkeleri kapsamında gerçekleştirilmektedir Terapistime güvenebilir miyim? Güven; bir terapinin en önemli unsurlarındandır çünkü danışanın terapistine olan güveni, iyileşme sürecine de büyük katkı sağlar. Psikoloji Antalya olarak tüm terapistlerimiz; yetkin, alanlarında uzman ve danışanlarının tedavisine fayda sağlayacak ekol ve yöntemlerle, etik ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalarak iyileşme sürecine yön vermektedir. Terapide anlatılanlar, terapist ve danışan arasında kalır ve başkasına anlatılmaz. Psikoloji Antalya ekibinde yer alan tüm terapistlerimize güvenebilirsiniz. Danışan Açısından Süreç Nasıl İşler? 1)ANLATMAK: Danışan, detaylı bir şekilde yaşam öyküsünü anlatır.2)BİLGİLENMEK: Danışan, sorunu hakkında bilgilenir. Sorun bütüncül psikoloji perspektifinde formüle edilir. 3)KAVRAMAK: Sorunu hakkında bilgilenen danışan bu bilgileri yaşadığı sorunla ve dış gerçeklikle alakalandırma becerisi kazanır. Bilgiyi sindirir.4)İÇGÖRÜ: Danışan kendisi hakkındaki tasarımını daha doğru bir zemine oturtmaya başlar. Güçlü-zayıf yönlerini fark eder. Savunma düzeneklerini bilir ve yakalar. Bunları kabullenmede zorluk yaşamaz.5)UYGULAMA: Sorunları ve nedenleri konusunda derin bir iç görü kazanan danışanın bunları değiştirmeye çalışması, iradi bir çaba göstermesi. Eski alışkanlıkların ve dürtülerin hastalıklı davranışı zorlamasına karşın, danışan iradi bir çaba ile sağlıklı olan davranışı uygular.6)DEĞİŞİMİN İÇSELLEŞMESİ: İlk başlarda zorlanarak yapılan sağlıklı davranışların otomatikleşmesi benliğin bir parçası haline gelmesi. Bu aşamada sağlıklı davranışlar artık danışanın kişiliğinin bir parçası olmuştur.7)TRAVMAYA DAYANIKLI HALE GELMEK: Gelecekte karşılaşılması muhtemel travmalara karşı danışanın etkin baş edebilme stratejileri ve yaşam becerileri kazanmasını sağlayarak değişimi kalıcı hale getirmek.

Karnım mı Acıktı Yoksa Duygularım mı?

Karnım mı Acıktı Yoksa Duygularım mı? Yemek yemek hayatımızın en temel ihtiyaçlarından biri olmakla birlikte kutlamalarımızda, kayıplarımızda, özel günlerimizde yapılan en yaygın sosyal aktivitelerden biridir. Ancak yiyecekler her zaman ihtiyaç doğrultusunda tüketilmeyebilir. İnsanlar hayata gözlerini açtığı ilk andan kısa bir süre sonra anneleri tarafından beslenmeye başlar. Ancak annelerin bebeklerinin duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını gerekenden fazla ya da çeşitli sebeplerden dolayı gerekenden az karşılaması ileride kişinin kendini ihtiyaç dışı besleme davranışına yöneltebilir. Bebekler fiziksel ve duygusal olarak ihmal edildiğinde, karşılanmamış ihtiyaçları ve duyguları çözümlenemeden kalır. İleride kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan kişi, içinde oluşan duygusal boşluğu yiyerek gidermeye çalışabilir. Ancak kişinin ihtiyacı olan duygusal doyum olduğundan yemek yemek kişinin duygusal ihtiyacını karşılamadığı gibi duygusal sorunlarının üzerine gereksiz besin alımından kaynaklı yeni problemler eklemiş olur. Ve bu sorunlarla da yiyerek baş etmeye çalışmak durumu kısır bir döngüye sokar. Bir diğer yandan çocukken hoşumuza gitmeyecek durumların karşısında sakinleşmemiz için bize verilen atıştırmalıklar ileride kendimizi sakinleştirmenin en kolay hali olabiliyor. Örneğin çocuğun iğne olurken sakinleşmesi için alınan çikolatalar, ileride kişiyi kendini stresli ve kötü hissettiği zamanlarda sakinleştirmek adına atıştırmalıklara, hatta çikolataya yöneltebilir. Kişide fiziksel bir açlık olmamasına rağmen kişinin hissettiği olumsuz duygularıyla yemek yiyerek baş etmeye çalışması durumunu duygusal yeme ile açıklıyoruz. Duygusal yeme davranışında kişiyi yemeye yönelten fiziksel açlık değil, çözümlenmeyen sorunlar ve baş edilemeyen duygulardır. Duygusal açlık ile fiziksel açlık zaman zaman karıştırılabilir. En önemli fark aç olunmadığı halde yeme ihtiyacı duyulmasıdır. Fiziksel açlıkta yedikten sonra olumsuz duygular çok fazla hissedilmez çünkü kişi gerçek ihtiyacını karşılamıştır. Ancak duygusal açlıktan kaynaklı yemelerde suçluluk hissi ön plandadır, bunun sebebi ise kişinin gerçekleştirdiği eylem amacına hizmet etmez. Duygusal olarak karşılanmamış ihtiyaç devam ederken, fazladan besin alınmış olur. Fiziksel açlık hissedildiğinde yemek yeme isteği ertelenebilirken, duygusal açlık hissedildiğinde bir an önce giderme ihtiyacı duyulur. Bu yüzden stresliyken yenildiğinde anlık rahatlama hissi geliyorsa, olumsuz duygularda kişi kendini yemek yerken ya da bir şeyler atıştırıyorken buluyorsa duygusal yemeden söz edebiliriz. İhtiyaç dışında vücuda alınan besinler, atıştırmalıklar midenin genişlemesine ve günlük olarak tüketilen kalorileri miktarının zamanla artmasına yol açar. Bu da ileriki zamanlarda kilo problemine, sağlık sıkıntılarına ve kişinin öz saygısını kaybetmesine sebep olur. Ne yapabilirim? Duygusal yeme sorunu ile ilgili farkındalık kazanmak ve baş etme yöntemleri geliştirmek oldukça önemlidir. Duyguları tanımlamak oldukça yardımcı olabilir. Örneğin “kötü hissediyorum” genellemesinden ziyade hisleri “üzüntü, endişe, öfke” gibi tanımlamak ve hangi durumun bizi atıştırmalıklara yönlendirdiğini görmek gerekir. Genelde gün içindeki atıştırmalıkların fark edilmesi biraz daha zor olabiliyor. Beslenme günlüğü tutulması gün içindeki kaçamakların, yeme isteğinden önce ve sonra hangi duyguların olduğunun fark edilmesi açısından faydalı olabilir. Bunun dışında yeme isteği geldiğinde fiziksel açlık seviyesini derecelendirmek ve gerekirse yemeyi bir süreliğine ertelemek farkındalığın oluşmasına yardımcı olacaktır. Yeme isteği geçmezse daha sağlıklı alternatif besinler bulup listesini hazırlamak, ani olarak gelen yeme isteğine karşı yardımcı olacaktır. Sağlıklı alternatif besin listesinin bir benzerini yapılacaklar listesi (film izlemek, müzik dinlemek vb.) şeklinde oluşturulup yeme isteği geldiğinde kullanılabilir. Bu noktada önemli olan duygu regülasyonunu yiyerek değil, daha sağlıklı bir baş etme yöntemi geliştirerek sağlamak. Peki ne zaman yardım almalıyım? Herkes zaman zaman canı çektiği için aç olmasa da keyfi olarak bir şeyler yiyebilir. Ancak, bu keyfi yemelerin sıklığı artmaya başladıysa ve üzüntü, stres, öfke gibi olumsuz duyguların her hissedilişinde şekerli, yağlı, unlu yiyeceklere yönelme oluyorsa duygusal yeme ataklarının yaşandığından bahsedebiliriz. Sık sık diyete başlayıp bırakıyorsanız, duygularınızla baş edemiyorsanız, başarısız diyet girişimleriniz olduysa, sağlığınız tehlikeye girmeye başladıysa ve yerken kendimi durduramıyorum diyorsanız psikolojik destek almanız faydalı olabilir. Uzman Klinik Psikolog Dizge Yüksel

Yas

Kayıp denince aklımıza ilk olarak sevdiğimiz birinin ölmesi gelse de, ayrılıklar, boşanmalar ve var olan bir rolümüzü veya becerimizi yitirdiğimiz işten atılma, emekli olma, yaşlanma ve hastalanma gibi yaşadığımız durumlar da kayıptır.   ‘Yitim can yakıcı bir armağandır.’ (Vamık Volkan) Kayıp anne rahminde başlar. Bizi çepeçevre saran güvenli ortamımızdan çıkarız. Kaybederek doğarız, diyebiliriz. Kayıplarımız aynı zamanda şansımızdır.  Büyümek bir kayıptır, çocukluğumuzu kaybederiz. Evlenince bekâr hayatımızı kaybederiz. Anne olduğumuzda anne olmadan önceki ritüellerimizi kaybederiz. “Ölüm kayıpların en somut ve en acı olanıdır. Ölüme karşı verdiğimiz tepkilerimizde farkında olmaksızın, geçmişimizdeki yarım kalmış, dayatılmış ya da aceleye gelmiş ayrılıklarımızın bilinçaltımızdaki kalıntılarını da bir arada yaşarız. Yas tutma, sadece ölüme karşı verilen bir yanıt değildir. Yas tutma herhangi bir yitim ya da değişikliğe verdiğimiz psikolojik yanıt ve iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmemiz için yaptığımız uzlaşmalardır.”   (Gidenin Ardından – VAMIK VOLKAN) Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde kaybımız sadece bir kişiyle sınırlı değildir.  O kişiye hayatımızda verdiğimiz roller, birlikte yaşanacak geleceğe dair hikâyeler, kendimizin ona karşı rollerini de kaybederiz. Dahası kaybettiğimiz nesne ile birlikte benliğimizi de kaybederiz. Yas eski kimliğe dönüş değil otantik yeni bir kimliğin inşasıdır. Kişi bir daha asla eski ben olmaz, eski kimlik kayıp tarafından yok edilir. Yas süreci aynı zamanda kendiliğimizi yeniden inşa sürecidir. Bu yüzden yaşanması ertelenmemeli ve yasa izin verilmedir. Ölüm dışındaki bazı önemli kayıplar da duygusal anlamı nedeniyle yas reaksiyonu gelişmesine neden olur. Eş ya da sevgiliden ayrılmak aynı bir yakının kaybı gibidir. Bu defa kayıp ölüm yoluyla değil ayrılıkla yaşanmıştır. Yine bir yas reaksiyonu görülür. Öncelikle olaylara inanamaz, şok ve şaşkınlık, ardından öfke ve pazarlık evresi gelir. Öfke döneminde onun sevmediği yanlarını büyütür. Sonra gelen pazarlık aşamasında “Keşke şöyle yapsaydım ya da yapmasaydım?” gibi hesaplaşmalar yapılır. Kaybın fark edilmesi ile çökkün, depresif duygulanım yaşanır. Sonunda, kabullenme ve yeniden hayata dönüş olur. Bazen kişi ayrılık acısına dayanmak için hemen yeni bir ilişkiye başlar. Bu yas sürecini engeller, olumsuz duygu yükünün birikimi çoğunlukla başka psikolojik sıkıntılar şeklinde açığa çıkar. Yas tutma yitimin sonrasında yaşanan doğal bir süreçtir. Zorlayıcı ve streslidir, ancak hastalık olarak ifade edilmemesi gerekir. Yas sürecinde gösterilen tepkiler bireyseldir ve kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte, bir grup ortak bedensel, bilişsel, duygusal ve davranışsal belirtiler görülür. Bu ortak belirtiler; Nefes alamama, boğulacakmış gibi olma, her an tetikte olma hali, iştah artması/ azalması, çabuk yorulma gibi fiziksel belirtiler, Şok, üzüntü, öfke, suçluluk, kaygı, korku, yalnızlık, yorgunluk, çaresizlik, isteksizlik, umutsuzluk gibi duygusal belirtiler, İnanmama, dikkat dağınıklığı, hatalı/çarpık düşünceler, unutkanlık, rahatsız edici düşünce/rüya gibi bilişsel belirtiler ve Dikkatsizlik, uyku ve iştah problemleri, alkol ya da madde kullanımı, sosyal çevreden veya kaybedileni hatırlatıcı uyaranlardan kaçma gibi davranışsal belirtilerdir. Patolojik Yas Tepkileri Kronik Yas: Çok uzun bir süre ve yeterli bir sonuca ulaşamadan yas tutmanın sürdüğü bir haldir. Gecikmiş Yas: İnhibe edilmiş, bastırılmış ya da ertelenmiş yas olarak da tanımlanır. Kişi kaybından sonra bir duygusal tepki vermiştir, ancak bu tepki kayıp için yeterli düzeyde olmamıştır. İleriki yıllarda yaşanan başka bir kayıp durumunda kişi yas tepkisi gösterir. Fakat belirtinin şiddeti gerekenden fazladır. Abartılı Yas: Normal yas tepkisinin daha yoğun ve abartılı bir şekilde yaşanmasıdır. Kişi belirti ve davranışlarının yaşadıkları kayıpla ilgili olduğunun farkında olabilir. Maskelenmiş Yas: Hastalar yakınmalarının kayıpla bağlantılı olabileceğinin farkında değillerdir. Kayıp sırasında ya yas yaşanmamıştır, ya da yasın ifade edilmesi bastırılmıştır. Maskelenmiş yas tepkileri, fiziksel ve ruhsal bir belirti şeklinde veya maladaptif davranışlar şeklinde görülür. Yas ve psikoloji Yas süreci, sıklıkla kayıp acısını ya da bununla baş etmeyi tecrübe etmemiş kişiler tarafından anlaşılması oldukça zor, yalnız yaşanan, gizli ve mahrem kalmış bir alandır. Yas terapisi, yas sürecinin yeteri kadar uygun biçimde ve doğal akışı içinde yaşanmasını amaçlar. Danışanın kayıpla ilgili çözülmemiş duygularını çözmek ve yası tamamlama sürecinde, kişinin sıkıntılarıyla başa çıkma becerilerini arttırmak ve normal hayata dönmesini sağlamak amaçlarını taşır. Komplike yas belirtilerini azaltmak bu sayede mümkün olur. Komplike yas ağır yaşanan ve işlevsiz davranışların göründüğü ve matemi yaşayıp tamamlama sürecine gitmeyi engelleyen bir durumdur. EMDR Terapisi ve Yas Bedenimizde bir yara meydana geldiğinde bedenimizin bu yarayı iyileştirme gücü vardır. Kayıplarımız da bizim ruhumuzdaki yaralardır. Zihnimiz bu yarayı iyileştirebilir. Ancak bazı olumsuz yaşantılar iyileşmemize engel olur. Sağlıklı bir yaslanma süreci için EMDR Terapisi ile iyileşmeyi engelleyen olumsuz anlar çalışılır. Bilişsel Davranışçı Terapi ve Yas Ölüm ve ya kayıp bireyde çok temel olan dünya, diğerleri ve gelecek hakkındaki düşünce sistemimizi yaralar. Bilişsel yaklaşıma göre patolojik yas, aşırı duygusal tepkiyle birlikte, bu çarpıtılmış düşüncelerden şekillenir. Bilişsel Davranışçı Terapi bu çarpıtılmış düşüncelerle çalışır, kişinin davranışçı yaklaşımla çevresi ile adaptasyonu yeniden sağlanır. Duygu Odaklı Terapi ve Yas Kayıp beraberinde baş etmesi güç duygular bırakır. Acı, suçluluk, öfke, üzüntü gibi… Istıraba dönüşen bu acılar tıpkı bir beden ağrısı gibi bedenimizde tezahür eder, kalbimiz ağrır, yüreğimiz yanar, göğsümüz sıkışır. Bu duygular sağlıklı bir şekilde yaşanmaz ise yaşayamadığımız yas süreci hayatımızda somatik yakınmalara, depresyona ve başka duygu regülasyon bozukluklarına dönüşebilir. Duygu Odaklı Terapi bu duyguların hissedilmesi, ifade edilmesi anlamlandırılması için bize eşlik eder. Hangi Durumlarda Yas Deneyimi Yaşanabilir ve Psikolojik Destek Alınabilir? Hayatın akışını değiştiren olaylar ve durumlar Ani bir kötü haber almak Kazalar ve ölümler Tıbbi bir tanı almak Kronik rahatsızlıklar Mental yetersizlikler Kürtaj ve düşük Ayrılık Boşanma Gerçekleştirilememiş istekler Hayal kırıklıkları

Geçmiş Geçmiş midir?

Hepimizin büyürken ötekilere ihtiyacı vardı; annemize, babamıza, kardeşimize, bakıcımıza, yakın çevremizdeki insanlara… Dünyayı, kim olduğumuzu onlar aracılığıyla öğrendik. Belki şu an büyüdüğümüz o evin, ebeveynlerimizin kilometrelerce uzağındayız ya da çocukluğumuzun üzerinden yıllar geçti… Belki şu anda çocukluğumuzu özlüyoruz belki de hiç hatırlamak istemiyoruz. Peki, geçmişi geri getirebilir miyiz? Evet getirebiliriz… Çünkü hepimiz büyücüyüz, her gün birbirimizi, kendimizi büyülüyoruz… Doğduğumuz evi, içinde yaşanılan hatıraları, üzerimizde kalıcı etki yapan o insanları her an yanımızda taşıyoruz. Üstelik bu evin içinde yaşadığımız hayal kırıklıkları, karşılanamayan ihtiyaçlarımız, eksik kalan bilinçdışı ihtiyaçlarımız, ebeveynlerimizle yaşadığımız çözümlenmemiş sorunlarımız ne kadar çoksa o kadar çok büyü yapıyoruz. Eksik olan yanlarımızı tamamlamak için oynadığımız bu büyü oyununa aktarım diyoruz. Aktarım hayatımızın geçmiş dönemlerinde kalmış kişilere özellikle ebeveynlerimize karşı hissettiğimiz duyguların, yaklaşımların, beklentilerin, algıların, tepkilerin, inançların ve yargıların bilinçsiz bir şekilde yer değiştirmesi ve şu anda hayatımızda olan başka insanlara yönelmesidir. Bu büyüyü her an her yerde yapıyor olabiliriz ancak çoğumuz bunun farkında bile değildir, çünkü aktarım bilinçsizdir. Şayet ebeveynlerimden birinin özellikleri şu anda ki partnerime çok benzemiyorsa bunu fark etmemiz epey güçtür. Aktarım yaptığımızda görüşümüz bulanıklaşır. Geçmişin gözlükleriyle şimdiye baktığımızda karşımızdakinin yüzü geçmişteki birinin yüzünü alır, bulunduğumuz tarihten çok gerilere gideriz. Şu an işyerinde korktuğumuz patronun bir zamanlar biz bir cüceyken dev bir insan olan öfkeli babamız olması, benimle niye ilgilenmiyorsun diye öfkelendiğimiz eşimizin bizi eksik bırakan annemiz olması… Kulağa tuhaf gelse de tam da böyle oluyor. Karmaşık yaşam öykümüzde eksik kalan şeyleri, sevgililerimiz, çalışma arkadaşlarımız ve meslektaşlarımızla olan ilişkilerimiz aracılığı ile tamamlamaya çalışırız. Geçmişimizi konuşarak değil tekrarlayarak yaptığımız aktarım değerli bir armağandır. Çocukluğumuzun nasıl geçmiş olduğunun, ne tür etkileşimler yaşadığımızın, gerçekte neler olup bittiğinin, nasıl bir mutluluk içinde yaşadığımızın veya ne türlü bir mutluluğun özlemini çektiğimizin, nasıl bir cehennem ile lanetlendiğimizin veya bu cehennemden nasıl tam zamanında kaçtığımızın tüm bilgisini şimdimizde bulabiliriz. Yineleyen hikâyelerimize, yakındığımız şeylere, üzüldüğümüz film karelerine, özlem duyduğumuz sevilme ihtiyacımıza bakarak çocukluğumuza ışık tutabiliriz. Geçmiş en çok da eş seçimimizde, aşk hikâyelerimizde, partnerlerimiz ile yaşadığımız ilişki biçimimizde kendini gösterir. Âşık olduğumuz zaman zihnimiz çocukluğumuzda yarım kalan hesapları, eşler üzerinde tamamlamaya çalışır. Âşık olduğumuz insana karşı hissettiğimiz bütün olumlu hisler ve yüklediğimiz vasıflar aslında çocukluğumuzda etkisi altında kaldığımız insanların olumlu yanlarıdır. Çocukken yaşadığımız anlar, hisler ve bu hisleri oluşturan insanlara dair olumlu özellikler âşık olduğumuz kişide adeta bir araya gelmiştir. İlk etapta tüm olumlu yanlar açığa çıkarken, zamanla yaşanan çatışmalar olumsuz kişilik özelliklerinin de karşı tarafa yansıtılmasına neden olur. Davranış biçimleri olumsuza dönüp ilişki bozulmaya başladığında ise “Sen değiştin. Sen benim sevdiğim insan değilsin!”, şeklinde veryansınlar oluşmaya başlar. Aslında burada değişen âşık olduğunuz kişi değil, bizim onlara yüklediğimiz vasıfların niteliğidir. Olumlu atıflarımızın yerini, ebeveynlerimizin eksik bıraktığı yerler alır. Ebeveynlerimiz tarafından en çok da sevilmeye ihtiyacımız vardı. Ebeveynlerimizin bizi bu beş öğeyi karşılayarak sevmesi gerekirdi. Dikkate alınma, kabul görme, takdir edilme, şefkat görme ve olduğumuz gibi olmamıza izin verilmesi… Geçmişte bu ihtiyaçlarımız karşılanmazsa bu beş öğeyi başkalarında bulmaya çalışabiliriz ve bu makul bir yoldur. Fakat öncelikle kendi üzerimizde çalışmadıkça, geçmişin yasını tutmadıkça, sürekli olarak ve ısrarla eşimizden ihtiyaçlarımızı karşılamasını talep etmemiz muhtemeldir. Her ihtiyacımız karşılanmadığında hayal kırıklığına uğrarız. Bize zaman ayırmamış herkes için yas tutmaktansa, asıl zaman ayırması gereken ebeveynlerimiz için yas tutmak daha anlamlıdır. İhtiyaçlarımız hakkında ne kadar farkındalık kazanabilirsek kendimizin neyin üzerinde çalışmamız gerektiğini kavramamız, aktarımlarımızı geçmişe gömmemiz ve bizi gerçekten sevecek kişileri aramamız olasılığı o kadar güçlenir. İlişki kurma tarzımız bütünüyle daha az baskıcı ve daha rahat hale gelir. psikoloji ile gizli dertlerimizin neler olduğunu keşfetmemiz ve bunları iyileştirebilmemiz, hüzünlü bir tekrar olan aktarımı geçmişi yeniden kurmamıza yarayacak bir malzemeye dönüştürmekle pekâlâ mümkündür. Psikolojik özgürlük, geçmişimizin döküntülerinden, donatılarından kurtulmuş bir şekilde, geçmişimizin ve başkasının şimdi buradaki gerçekliğine girme cesareti bulduğumuzda gerçekleşir. Birbirimize an be an aktarım yaparken bizi yargısız ve beklentisizce dinleyebilecek terapistler bize ve bize olanlara ayna tutabilecek yegâne kişilerdir.

Aldatma Psikolojisi

İlişkiler aşk, arzu, sevgi, haz gibi duyguların yoğun hissedilmesiyle başlar. Fakat kabul etmek gerekir ki zamanla bu duyguların yoğunluğu değişebilir. Aldatma, tek bir sebeple açıklanabilecek bir olay değildir. Kişiden kişiye göre anlamlandırılması değişiklik gösterebilir. Aşk bitti, cinsellik yoktu, heyecan isteğime yenik düştüm, zaaflarımı kontrol edemedim  vs.. Bazı kişiler için aldatma bir ilişkiyi bitirmek için kuvvetli bir sebepken, bazı kişiler için ilişkiye ikinci bir şans verilebilir. Maalesef bu konuda tek bir doğru yoktur. Aldatma deyince duygusal aldatma ve cinsel aldatma kavramları aklımıza gelmektedir. Kadınlara göre duygusal aldatma daha yaralayıcı olup, erkeklere göre ise cinsel aldatma daha tehdit edicidir. Aldatma bir bağlanma sorunudur. Özellikle narsisistik ve bağımlı kişilik yapısına sahip insanlarda daha çok görülür. Kendini büyük gören, eşinden üstün olduğunu düşünen kişiler kendilerini aldatmaya daha yakın görürler. İlişkideki sorunları çözemez, aynı zamanda da ayrılamazken; bir yandan sorunlardan dolayı aldatmaya sürüklenirken, diğer yandan da özgüven ve yalnız kalma kaygılarından dolayı ilişki veya evliliğini bitirememektedirler. Kişi aldatıldığında nedenini bilmek, öğrenmek ve çözmek ister. Aldatılan kişi kendini yetersiz, beğenilmeyen biri olarak görür. Bunun sonucunda haksızlığa uğradığını düşünen, öfkeli ve partnerine dokunmak istemeyen bir eş ortaya çıkar. Bazı durumlarda aldatılan kişi, sonuçlarını ve psikolojik etkilerini kaldıramayacağını düşünerek durumu reddeder. Bu durum ileriki yıllarda aldatılan kişi tarafından ısıtılıp ısıtılıp tekrar gündeme getirilir. Yani zamanında verilmeyen bir tepki, büyüyerek ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara yol açarak kendini gösterir. Her aldatma ilişkiyi bitirmeyebilir. Kişinin yaşadığı travmatik olayla baş edebilme becerisi, partnere olan güven, sevgi, ilişkiyi koruma ve kurtarma isteği ilişkinin iyileşebilmesi adına önemli kriterlerdir. İlişkiyi bitirmek aceleci bir karardır. Öncelikle aldatan kişi aldattığını kabul etmelidir. Daha sonra partnerler bu olayı kendi aralarında konuşmalı, anlamlandırmalıdır. Suçlamak ve hesap sormak karşı tarafı savunmaya geçirecektir ve amacına ulaşmayan bir konuşma olacaktır. Aldatılan kişi nedeni kendinde aramamalıdır. Çünkü bu bir bağlanma sorunu olup, aldatan kişi ile ilgili de olabilmektedir. Aldatma sonrası, en büyük sorun tekrar güvenmektir. Aldatan kişi, aldatılanın güven ihtiyacını gidermek için sabırlı olmalı, sık sık sorulacak olan sorulara karşı tutarlı olmalı, pes etmeden cevaplamalıdır. Aldatılan kişi, ne kadar merak ederse o kadar derine girer. Bir noktadan sonra herşeyi detayına kadar öğrenmekten vazgeçmeli, bildiği kadarıyla kabul etmelidir. Aksi takdirde sorunun ve merakın sonunun olmadığını bilmelidir. Aldatan kişi, bir an önce herşeyin normale dönmesi için aceleci davranmamalıdır. Aldatılan kişi, daha fazla detay talep ederse, bunlar açıklanmamalıdır.  Bu zorlu süreçte birçok karmaşık faktör iç içe geçmiş bir şekilde rol oynadığı için hem aldatılan hem de aldatan eşin psikolojik yükü oldukça fazladır. Bu sebeple, her iki çiftin de bu süreci en az zararla atlatabilmesi için bir psikolojistten yardım almaları önemlidir. Aldatılan eşin yoğun duygularını, öfkesini, kafa karışıklığını yönetebilmesi için; aldatan eşin ise onu bu seçeneğe yönelten duygusal, davranışsal ve iletişimsel sorunlarını anlayabilmek ve bu faktörleri çözümleyebilmek için bir uzman yardımına ihtiyacı olabilir. Evliliğin sonlanacağı durumlarda bile, eşlerin bunu sağlıklı bir duygudurumuyla yapabilmesi noktasında da yine bir uzman desteğine başvurmak oldukça önemlidir. Uzman Klinik Psikolog Seren Akman

Obsesif Kompülsif Bozukluk

Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB) Obsesif Kompülsif Bozukluk takıntılı düşüncelerin (obsesyon), tekrarlayan davranışların (kompulsiyon)yada her ikisinin birden bulunması durumudur. OKB’de kişilerin engel olamadıkları takıntılı düşüncelerinin yarattığı olumsuz duyguları azaltmak için bir takım tekrarlayan davranışlarda bulundukları gözlemlenir. Amerikan Psikiyatri Birliğinin Tanı Ölçütleri DSM-5’te de belirtildiği üzere; Obsesyonların, kompulsiyonların ya da her ikisinin birlikte varlığı: Obsesyonlar (1) ve (2) ile tanımlanır: Tekrarlayan ve kalıcılık gösteren, kişide önemli derecede kaygı veya sıkıntı oluşturan ve rahatsızlığın en az bir döneminde zihne girici veya istenilmeyen biçimde ortaya çıkan düşünce, istek veya hayaller Kişi bu düşünce, istek veya hayalleri bastırmaya, yok saymaya veya bunları başka bir düşünce veya eylemle etkisizleştirmeye çalışır. Kompulsiyonlar (1) ve (2) ile tanımlanır: Kişinin takıntısına tepki olarak yapmak zorunda hissettiği veya katı bir şekilde uygulaması gereken kurallara uymak adına yaptığı tekrarlayıcı davranışlar (el yıkama, sıralama, kontrol) veya zihinsel eylemler anksiyete veya sıkıntıyı gidermek veya korkulan olay veya durumun gerçekleşmesini önlemeyi amaçlar. Yalnız bu davranışlar veya zihinsel eylemler (sayı sayma, sözcükleri tekrarlama) Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler yaşanan kaygıyı azaltma amacıyla yapılsa da önlemeye veya etkisizleştirmeye çalıştıkları şeyle gerçekçi biçimde bağlantılı değildir veya net bir şekilde aşırıdır. Takıntılar ya da yenileyen davranışlar kişinin zamanını alır (örn. günde 1 saatten fazla zamanın alınması) ve işlevsellik etkilenir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta OKB belirtilerinin herhangi bir maddenin yadabaşka bir sağlık durumunun fizyolojisinden kaynaklanıyor olmamalıdır. Obsesif Kompülsif Bozukluk İçin Ne Zaman Yardım Almalıyım? Herkesin bir takım takıntıları veya ritüelleri olabilir. Zaman zaman ocağımızı, kapımızı kontrol edebiliriz. Burada önemli olan bu davranışlarımızın hayatımızı etkileyecek veya sekteye uğratacak seviyede olmamasıdır. Eğer tekrarlayan davranışlarımız bizi ve çevremizi olumsuz yönde etkilemeye başlamışsa yardım almakta fayda var. OKB’ de kişilerin hayatları büyük ölçüde kısıtlanır. OKB’ de sadece danışanlar değil aynı zamanda OKB ile aynı yaşam alanını paylaşan kişilerde olumsuz yönde etkilenir.  OKB, strese bağlı olarak veya hayatımızın dönüm noktalarında alevlenebilen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu yüzden ertelemeden, sorun büyümeden yardım almak önemlidir. Kaynaklar: Amerikan Psikiyatri Birliği (2013), Ruhsal Bozuklukların Tanımsal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5) Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu, E. Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 129-131. Uzman Klinik Psikolog Dizge Yüksel

Çocuklar İçin Cinsel Eğitim Neden Önemlidir?

Çocukların cinsellikle ilgili soruları ve bu konuya olan merakları aslında dünyayı keşfetme sürecinde diğer meraklarıyla beraber başlar. Bu merak kendi cinsiyet farkının fark edilmesiyle doğal soru sorma eğilimine dönüşür ve genellikle anne babaları zorlayacak sorularla kendini gösterir. Çocukluk döneminde cinsel yaşam konusunda eksik, hatalı bilgiler, sinirli, öfkeli, uyumsuz birey olmasına neden olabilir. Çoğu anne –baba cinsel eğitimin çocuğa ya da gence bu konuda sadece bir şeyler anlatmak olduğu düşüncesindedir. Oysa anne-babaların birbirlerine karşı davranışları, çocuğun vücudunu araştırmasına, keşfetmesine karşı tepkileri, tuvalet alışkanlığının kazanılmasındaki tutumları, çocuğun sorularına verdikleri yanıtlar ve çevresini öğrenme konusundaki girişimlerine karşı aldıkları tavır çocuğun cinsel gelişiminde önemli rol oynar. Çocuk üç yaşına geldiğinde kız-erkek ayırımlarını fark etmeye ve cinsellikle ilgili sorular sormaya başlar. Bu doğal bir gelişimdir. Ebeveyn paniğe kapılmamalı çocuğun sorduğu sorulara doğru cevaplar vermelidir. Cevaplar ayrıntılı, uzun, çocuğun kavrayamayacağı kadar karışık olmamalıdır. Sadece çocuğun sorduğu kadar anlatılmalıdır.

Duygusal Zekâsı Yüksek Kişiler

Duygusal Zekâsı Yüksek Kişiler Şu sıralar çok severek takip ettiğim bazı bölümlerini tekrar tekrar izlediğim bir dizi var: TheBigBangTheory. Dizi de dört fizikçinin eğlenceli hikayeleri anlatılıyor. Sheldon Cooper pek çok kişinin olduğu gibi benim de en sevdiğim karakter. Yüksek IQ’su, güçlü hafızası ve her konuda var olan bilgisi ve merakı ile insanı etkileyen Sheldon, aynı zamanda duygularını ifade edemeyen, başkalarının duygularını anlamakta ve empati kurmada zorlanan bir karakter. Bu durum Sheldon’nın, hem ilişkilerde hem de iş hayatında zorluklar yaşamasına neden oluyor. Sheldon’nın bu zorlanmayı yaşamasının temel nedeni “Duyusal Zekâ” yani EQ becerilerinin yetersiz olması. TheBigBangTheory’den yola çıkarak bu hafta duygusal zeka ile ilgili yazmak istedim.  90’lı yıllarda incelenmeye başlanan duygusal zekâ kavramı, Daniel Goleman tarafından geliştirilmiştir. Peki, iş ve sosyal hayatta bu kadar önemli olan Duygusal zekâ nedir? Kendinizi tanıma, duygularınızı fark edebilmeniz ve yönetebilmeniz, başkalarının duygularını anlayabilmeniz ve empati kurabilmeniz, iletişim tarzınız hepsi duygusal zekânız ile ilgilidir. Duygusal zekâ, zaman zaman sezgiler ya da duygusal olmak ile karıştırılmaktadır. “İçime doğdu, bu iş olacak” diye düşündüren şey “sezgi”dir ve sezgi için genellikle altıncı his, önsezi ya da telepati gibi isimler de kullanılır. Bunlar; bilinçli bir düşüncenin ürünü olmayan ve zihinde kendiliğinden beliren birer ani ‘bilme’ işidir. Bu bilme olayında; mantık, bilimsellik ve rasyonellik aranmaz. Duygusal zekâ, sezgisel zekânın yanı sıra zaman zaman da duygusal olmak olarak anlaşılır. Duygusal zekâ becerileriniz, hislerinizin kuvvetli olması ya da duygusal olmanız demek değildir. Duygusal zekâ becerileriniz, karşınızdaki kişinin duygularını hesaba katabilme, duygularınıza yön verebilme, duygularınızı anlayabilme ve ifade edebilme, günlük hayat akışı içerisinde kendinizin ve etrafınızdaki kişilerin duygularını hesaba katarak karar alma, iyi bir iletişim ve etkileşim becerisi olarak tanımlanabilir. Peki, duygusal zekâsı yüksek olan kişilerin özellikleri nelerdir? Yapılan çalışmalar, duygusal zekâsı yüksek kişilerin; iletişim becerilerinin yüksek olduğunu, kendileri ve çevresindekilerle iyi anlaşabildiklerini ve yaşadıklarını sorunları daha kolay çözebildiklerini, bu nedenle sosyal ilişkilerinin daha güçlü olduğunu, mesleki anlamda da başka insanlarla iyi iletişim kurabildikleri için iyi yönetme becerilerine sahip olduklarını, bunun yanı sıra kendileri ile barışık ve kolay memnun olduklarını göstermektedir. İlişkilerinizde, kariyerinizde bu kadar önemli bir yerde duran duygusal zekâ becerileriniz, geliştirilebilir mi?  Duygusal zekâ öğrenilebilen bir yetidir, bazı insanların duygusal zekaları doğuştan yüksekken, bazı insanlar sonradan yüksek bir EQ geliştirebilirler. Bu haftaki yazımda duygusal zekâ becerilerinizi geliştirmek için neler yapabileceğinizden bahsetmek istiyorum. Aşağıdaki öneriler, duygusal zekâ becerilerinizi arttırmada size yardımcı olacaktır. Kendinizi Tanıyın: Duygusal zekânın önemli bir parçasını kendinizi tanımanız oluşturur. Kendinizi tanıma, ihtiyaçlarınızın farkında olmanız, hedeflerinizi tanımanız, gücünüzün ve kaynaklarınızın farkında olmanız ve kendinize olan güveniniz ile ilgilidir. Kendinizi iyi, tanıdığınızda yetenekleriniz konusunda kendinizden emin olursunuz, kendinize güvenirsiniz, kendi hedeflerinizin ve amaçlarınızın farkında olursunuz. Günlük tutmak, başkalarından destek almak kendinizi tanıma konusunda size yardımcı olabilir. Duygularınızı Yönetmeyi Öğrenin: Duygularınızı yönetebilme, duygusal farkındalığınızın olması ve sahip olduğunuz duygu ve düşüncelerinizi kontrol ederek davranışlarınızı yönlendirebilmenizdir. Duygularınızın farkında olduğunuzda, duygularınızı kolayca belirleyebilir ve neden öyle hissettiğinizi kolayca anlayabilirsiniz. Duygularınızı yönetebilme beceriniz sayesinde, duygularınızın esiri olmaktan da kurtulursunuz. Duygularınızın farkında olmanız, bastırmak yerine duygularınızı tanımanız ve ifade edebilmeniz duygularınızı da yönetmeniz de size yardımcı olacaktır. Eğer duygularınızı kontrol etmede zorluk yaşıyorsanız, bu konuda profesyonel bir destek almak size yardımcı olacaktır. Empati becerilerinizi geliştirin: Duygusal zekanızın önemli bir parçasını da başkanlarının duygularını anlama ve bunu anladığınızı karşı tarafa hissettirebilme yani empati becerileriniz oluşturur. İyi bir dinleyici olmak, zaman zaman bilinçli olarak empati kurmaya çalışmak, karşınızdaki kişi ile duygularını konuşmak, kendinizi onun yerine koymak, empati becerilerinizin gelişmesinde yardımcı olacaktır. İletişim Becerileriniz Geliştirin: Etrafınızdaki kişilerle etkin iletişim kurmaya başladığınızda, kendinizi ve onları daha doğru anlayabildiğinizi göreceksiniz. Çevrenizdeki kişilerle etkin iletişim kurmanın yanı sıra, kendinizle de etkin bir iletişim kurduğunuzdan emin olun. Esnek Olun: Esneklik, duygu ve düşüncelerinizi değişen durumlara uydurma becerinizdir. Esneklik becerileriniz arttıkça, farklı ve değişen durumlar karşısında çok daha kolay uyum sağlayabilecek ve olumsuz duyguların daha kolay üstesinden gelebileceksiniz. Yenilik sizin için korkutucu olmak yerine, geliştirici bir özellik olacaktır. Destek almaya açık olun: Zorlandığınız konularla ilgili hem çevrenizden gerek olduğunda da profesyonel destek almaya açık olun. Duygusal zekâ becerilerinizin gelişebilen beceriler olduğunu unutmayın… Duygusal becerilerinizi geliştirdiğinizde hem kendinizi ve duygularınızı daha iyi tanıyacak ve ifade edeceksiniz, hem de ilişki kurma ve ilişkilerinizi yönetme becerileriniz artacak ve tüm bunların sonucunda da performansını, motivasyonunuz en önemlisi ise yaşam doyumunuz artacaktır.