Yetişkin

Duygusal Özgürleşme psikoloji ile Mümkün

Herkesin hayatında deneyimlediği olumlu veya olumsuz yaşantılar vardır. Bu yaşantılardan elde edilen deneyimler, olumlu olduğunda hayatımıza da olumlu etkileri olur. Ancak olumsuz olduğunda hayat boyu sürecek olumsuz etkileri devam eder. Olumsuz deneyimlerden oluşan havuz taşsa bile bunlar bedende hapsolur ve kişide hem fizyolojik hem de psikolojik açıdan zorlantılar meydana gelir. Tam da bu zorlantıların çözümü için EFT (Emotional Freedom Technique) yani Duygusal Özgürleşme Tekniği önemli bir psikoloji ekolü olarak karşımıza çıkıyor. EFT Nedir? Nasıl Uygulanır? EFT Uygulayan Kişide Ne Gibi Değişimler Gözlemlenir? Kişinin içinde barındırdığı ve artık dışa vuran birçok psikolojik sorununun çözüme ulaşmasına yardım eden bir tekniktir EFT. Bize içimizde bulunan tüm fiziksel ve ruhsal problemlerin bedende birikmiş duygular olduğunu ve bedenin kayıt tuttuğunu savunur. Yaşam boyunca yapılmayan her hareket bile, kişinin bedeninde birikir. Genel olarak otoriteye karşı saklanan bu duygular, kişinin çocukluğundan beri karşısına çıkan otorite figürlerine karşı sakladığı tüm duygular bedende hapsolur. Tıpkı ağzına kadar dolan bir su bardağı gibi kişi bir süre sonra duygularını muhafaza edemez ve taşar. Kişinin içinde biriken kötü trajediler, bedenin normal enerji dengesini bozuntuya uğratır ve kişide fiziksel ve ruhsal sorunlara yol açar. EFT’nin amacı, bireyin içinde bulundurduğu ve enerji dengesini bozan bozuk enerjiyi bedenden dışarı atmaktır. EFT’nin uygulanma şekli çok kolaydır. Parmak uçları ile bedendeki bazı akupunktur noktalarını aktifleştirmek, EFT’nin gerektirdiği başlıca uygulamadır. Akupunktur noktaları parmak uçları ile uyarılırken bir yandan da zihindeki sorunlara odaklanılmalıdır. EFT’nin öne sürdüğü bozuk enerjiyi dışarı atma durumunda vücudunuzda bazı farklılıklar gözlemleyebilirsiniz. Örneğin; gözünüz yaşarabilir, esneyebilir, ağlayabilir veya vücudunuzun herhangi bir yerinde farklı hisler duyumsayabilirsiniz. Öfke, korku, üzüntü, suçluluk ve bunun gibi birçok duygu sonucu oluşan; fobi, travma, depresyon, panik atak, kayıp, kilo problemleri gibi pek çok psikolojik problemlerin çözümünde EFT tekniği kullanılabilir. EFT, birçok fizyolojik vücut sorunlarında şaşırtıcı sonuçlar alabileceğiniz bir tekniktir. EFT öncesinde kişi bilinciyle vücudu arasındaki bağı sağlam kurmalıdır. İçinizde biriken bu problemleri artık kontrol edemediğinizi düşünüyorsanız EFT tekniğini denemeniz işe yarayabilir. Dışarıdan kendinize karşı eleştirel bakabildiğinizi düşünseniz bile bilinçaltınızda böyle hissetmeyebilirsiniz. EFT tekniği ile ilgili detaylı bilgi ve randevu için www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Mantık Evliliğinde Aşk, Aşk Evliliğinde Mantık Aramak

Bir yuva kurmak, hayatı bir eşle paylaşmak ve aile olarak hayata devam etmek; kuşkusuz alınan en önemli kararlardan biridir. Evlilik kararı alınması ve evlenilecek kişinin seçilmesi için herkesin ayrı kriteri vardır; kimisi için partnerinin yakışıklı veya güzel olması önemlidir, kimisi için maddi gelirinin yüksek ve itibarlı olması, kimisi içinse yalnızca kalbinin heyecanla çarpmasına sebep olan biri olması önemlidir. Yani bazıları için mantık evliliği, bazıları için aşk evliliği önceliklidir. Peki bu önceliklendirmenin altında hangi sebepler yatıyor? Eş Seçiminde Kriterleri Nelere Göre Belirliyoruz? Çocukken maddi açıdan çok zorluk yaşamış bir kız çocuğu düşünelim. Aile hayatı çok mutlu olmasına karşın; arkadaşlarının sahip olduğu bisiklete sahip olamamış, gidip bir hamburgercide yemek yiyememiş ve hep zorluk içinde bir yaşam sürmüş. Büyüyünce bu kız, eş seçiminde maddi kaygıları göz önünde bulundurarak rahat yaşayabileceği bir hayat tercih edecektir. Ve tabi ki kendi yaşadıklarını çocuklarına yaşatmak istemeyecektir. Ancak kişi mantık çerçevesinde sahip olacağı bu eşten karşı cins olarak etkilenmiyorsa, bu sefer de kendini boşlukta hissedecektir. Bir başka örnek olarak da maddi açıdan rahat büyümüş ancak anne ve babalarının yoğun çalışma temposu sonucu kendileriyle olan ilgileri hep yetersiz kalmış iki kişiyi ele alalım. Bu kişiler gençlik yaşlarında birbirini çok seviyor, henüz meslek sahibi bile değilken evleniyorlar. Ancak bir yerden sonra kısıtlı imkanlar ile geriliyorlar ve aşk evlilikleri de zarar görmeye başlıyor. Bu iki örnek dışında;  anneden yeterli ilgi almayan bir erkek, eşinden anne figürü olmasını bekleyebilir, babasından yeterli ilgi görmeyen bir kız, yaş farkının fazla olduğu bir erkekle evlenmeyi tercih edebilir. Çocukluk travmaları olan bir kadın, fiziksel açıdan güçlü olan bir erkekle evlenmek isteyebilir. Bu örnekler penceresinden baktığımızda, eş seçimlerimiz aslında geçmiş yaşantılarımızdaki eksikliklerimizi tamamlamakla alakalıdır. Aşk evliliğinde mantık veya mantık evliliğinde aşk aramak da yine tamamlanılan eksiklikler yerine yeni eksikliklerin varlığının göstergesidir. İlişkilerde iki tarafın anlayışı ve doğru iletişimi çok önemlidir. Aşk evliliği de olsa mantık evliliği de olsa, yuvadaki huzur çok önemlidir. Gergin olunan zamanda durup düşünmek ve sakinleşince iletişim kurmak, ara sıra küçük sürprizlerle eşi mutlu etmek, birlikte sinemaya, yemeğe gitmek; iki tarafı birbirine yakınlaştıran ve evliliği mutlu bir temele oturtmak için atılabilecek adımlardandır. Doğru iletişim ve güzel geçirilen zamanlar ile eksiklikleri doldurmak mümkündür. Ancak bazen, ilişkiler arap saçına döner; geçirilen her saniye zor gelse de evliliğe şans verilmek istenir. İşte o zaman bir uzmana danışarak evliliğiniz için birlikte doğru adımları atabilirsiniz. Uzman desteği için bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden iletişime geçebilirsiniz.

Zihninizi Aşırı Meşgul Eden Düşünceleriniz Mi Var?

İşiniz gücünüz bittiğinde, arkadaş buluşmanızdan eve geldiğinizde, çocuklarınız uyuduktan sonra, yemek yaparken, uykuya dalarken, kısacası kendinizle baş başa kaldığınız her an; zihninizde bitmek bilmeyen düşüncelerle boğuşuyor olabilirsiniz. Bu durum, hayatınızın bazı yoğun dönemlerinde yaşandığında gayet olağandır. Ancak bu düşünceler kronik şekilde, bitmek bilmiyorsa overthinking yani aşırı düşünme sendromu yaşıyor olabilirsiniz. Aşırı Düşünme Sendromu (Overthinking) Nedir? Geçmişte yaşananlar, şimdi yaşanıyor olanlar, gelecekte yaşanacaklar… Keşkeler, nedenler, sorgulamalar ve mükemmeli elde etme çabaları… Yaşadığınız olayları irdelemek veya yaşanacak herhangi bir olayın ihtimallerini değerlendirmek ve kafanızda sürekli sorgulamalarla geçen bir hayatınız varsa, overthinking yani aşırı düşünme sendromu hayatınızda yer etmiş olabilir. Örneğin; üniversite öğrencisisiniz ve sunum yaparken fazla heyecanlanarak söylemeniz gerekenleri karıştırdınız, unuttunuz veya bocaladınız. Bu durumda birkaç kişi size güldü ve siz kendinizi yerin dibinde gibi hissettiniz. Bazı kişiler bu duruma aldırış etmeden normal karşılarken, bazı kişiler o anda takılı kalır ve o günden sonra sürekli olarak bu durumu düşünmeye başlar. Neden bu hatayı yaptım? Nerede eksik yaptım? Bu kişilerle bir daha nasıl yüz yüze geleceğim? Hoca benimle ilgili ne düşündü? Bundan sonraki sunumlarımda da ya gülünç duruma düşersem? Gelecekte profesyonel hayatta ben işlerin altından nasıl kalkacağım? Gibi sorular kişinin aklında sürekli döner durur. Bundan sonraki süreçte karşısına çıkabilecek tüm riskleri değerlendirir ve bunu sürekli her olay ve durum karşısında yapar. Bu durum, kişinin gün içindeki aktivitelerine, motivasyonuna yansıyorsa; ciddi bir problemle yani aşırı düşünme sendromu ile karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.   Aşırı Düşünme Sendromu (Overthinking) Nedenleri Nelerdir? Hayatta kalmak için hepimiz riskleri değerlendirir, karşımıza çıkan tehlikeli durumların olasılıklarını düşünür ve ona göre davranırız. Veya sorunlarla baş edebilmek için çok taraflı düşünerek çözümler geliştirmeye çalışırız. Hatalarımız olduğunda ders çıkarmaya çalışarak gelecekte tekrar yapmamaya çalışırız. Ancak bazı kişiler sürekli olanları veya olacakları düşünür. Bu düşünme şekli aşırı düşünme sendromunun bir sonucudur. Bizi bu sonuca götüren sebepler aşağıdaki şekilde sıralanabilir; Anksiyete (kaygı bozukluğu) problemine sahip kişiler, kaygıları sürekli olarak  tetiklendiği için kendi içlerinde problemleri aşırı derecede düşünüp irdeleyerek rahatlama eğiliminde olabilirler. TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) yaşayan kişiler, yaşanılan olumsuz anıda takılı kalarak o anı sürekli olarak düşünebilirler. Fobilere sahip kişilerde de bu sendrom yaygın olarak görülmekte ve kişi sahip olduğu fobiyi aklından çıkaramamaktadır. Kısacası aşırı düşünme sendromu altında pek çok sebep yatmaktadır. Hayat kalitesini düşürecek, gündelik yaşama etki edecek derecede düşünme eylemleri varsa altında yatan sorunlar araştırılmalı ve çözüme kavuşturulmalıdır. Bu noktada bir uzman desteği, süreç için çok önemlidir. Bireysel sorunlar çerçevesinde aşırı düşünme sendromu sizin de hayatınızda yer etmişse bizimle  www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Göç ve Göçmenlik Psikolojisi

Hepimiz; doğduğumuz, büyüdüğümüz toplumun kültürel normlarını benimser ve kendimizi oraya ait hissederiz. Öyle ki büyüdüğümüz veya çok uzun zaman geçirdiğimiz bir mahalleden çok uzak olmayan farklı bir mahalleye taşındığımızda bile yeni yere uyum sağlamak ve orayı kendimize ait hissetmek için alışma süreci geçiririz. Şehir değiştirdiğimizde bu süreç, biraz daha zorlu geçmeye kuvvetli bir adaydır. Kişi bu değişikliğe rağmen hala aynı ülkede, aynı dili konuştuğu insanlarla birliktedir. Kültürel farklar olsa dahi, aidiyet kendini hissettirmeye devam eder. Bu durum ülkeler arasında gerçekleştiğinde ise göç ve göçmen olarak adlandırılan bu kavram, kişide çok ciddi etkiler bırakan özel bir konuya evrilerek farklılaşmaktadır. Göç Psikolojisi Nedir? Günümüzde kişiler; çeşitli sebeplerle ülke değiştirerek yepyeni, bambaşka bir toplumda yaşamaya başlamaktadırlar. Kimileri evlenip gelin ya da damat olarak farklı bir ülkeye gider, kimi okumak için, kimi yeni iş fırsatları için gider… Her ne sebeple olursa olsun göç, kişi için çeşitli zorlukları da beraberinde getirir. Kişinin bireysel özellikleri, göç ettiği yere aşinalığı, neden göç ettiği gibi konular; kişinin zorluklarla baş edebilme düzeyini belirler. İçine kapanık, sosyal açıdan zayıf, gelişime ve yeniliğe açık olmayan bireyler bu süreci çok zorlu geçirirken; sosyal, dışa dönük, yeniliğe açık kişiler için bu uyum süreci daha kolaydır. Göçmenlerin Yaşadığı En Büyük Sorunlar; Etnik ayrımcılık Lisan problemleri Kültürel yalnızlık Ekonomik sorunlar Yeni yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışma olarak özetlenebilir. Örneğin; gelin olarak göç eden bir kadın,  yıllarca beraber yaşadığı ve sevdiği ailesinden çok uzakta, hiç tanımadığı bir kültürde, hiç bilmediği dili konuşan insanlar arasında kendini yapayalnız hissedebilir. Elbette sosyal açıdan zayıf karakterler bu hissi çok daha derin ve uzun süreli yaşayabilirler. Markete gittiğinde ne alacağını ifade edemeyen, sosyal açıdan yalnız, arkadaşsız dünyasında ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden geçirdiği günler; kişiyi hayli zorlayacaktır. Yaşadığı bu yalnızlık, bilinmezlik ve yabancılık hissi, kişi için psikolojik olarak da olumsuz etkileneceği bir süreç olacaktır. Tüm bu içsel süreç yanında, yaşadığı toplum tarafından göçmen etiketi ile damgalanması, farklı bir dine sahip olduğu için yaşadığı dışlanmışlık ve zorbalık gibi süreçlerde sesini çıkaramaması, kendisini ifade edememesi de kişiyi psikolojik olarak zorlayan önemli etkenlerdendir. Aşağıda ise göçmenlerin yaşayabildiği 5 farklı evre bulunmaktadır; Göç ve göçmenlik psikolojisinde yaşanan ilk evre balayı evresidir. Bu aşamada bireyler umut doludur ve her şeyin iyi olacağına inanırlar. İkinci evre ise reddetmedir. Bu evrede kişiler büyük umutlarla geldikleri ülkenin ya da şehrin eksiklerini görmeye başlarlar. Aynı zamanda kendi ülkesinde yapabileceği şeyleri başka bir ülkede yapamadıklarını fark ediş evresidir. Geri çekilme evresi ise üçüncü evredir ve kişiler geldiklerini pişman olmuş hissedebilirler. Bununla birlikte başarısızlık ve umutsuzluk gibi olumsuz duygular hissedilir. Dördüncü evrede bireyler kabullenmeye başlar ve yeni yerleşim yerinin şartlarına adapte olurlar. Tersine şok ise son evredir ve bu evrede artık kendi ülkeleri ya da şehirleri göçmenlere ilginç gelmektedir. Tüm bu evrelerin her birinde bireyler farklı duygular hissederler ancak; bunlar travmatik olmak zorunda değildir. Sosyo-kültürel farklardan dolayı kişilerin zaman zaman başarısız, umutsuz ya da pişman hissetmesi normaldir. Önemli olan sonraki evreye geçilip geçilemediğidir. Göçmenlerin Yaşadığı Sorunlar Nelerdir? Göçmenlerin yaşadığı sorunlar, hangi ülkeye ya da şehre göç ettiklerine göre değişiklik gösterir ancak hissettikleri ve psikolojik sorunları ortaktır. Örneğin her göçmen, kültürleşme stresini yaşamaktadır. Çok benzer kültürler arasında yapılan göçlerde dahi ufak farklılıklar göçmenleri strese sokabilir. Kendi kültürüne çok alışmış bireylerde stres düzeyi daha fazla olabilmektedir. Öyle ki, çok farklı bir kültüre yapılan göçlerin sonucunda sadece psikolojik değil, yemek düzenine ve alışkanlıklarına bağlı olarak bedensel problemler de ortaya çıkabilmektedir. Göçün tüm bu olumsuz etkileri kişide; ağlama krizleri, sürekli uyku, yorgunluk, hayattan keyif alamama gibi ciddi depresyon ve anksiyeteye sebebiyet verebilir. Sosyal ortamlara girdiğinde kendini kötü hissetme, terleme, konuşamama gibi belirtiler gösteren sosyal fobiye de neden olabilir. Aynı zamanda tüm olumsuz süreçler eve yansıyarak eşler arasında sorunlar ortaya çıkabilir. Yetişkinler, çocuklara oranla durumlara çok daha kolay adapte olurken yaşlı bireylerde depresif hallerin daha fazla olduğu görülmektedir.  Göç ve göçmenlik, özellikle çocuklar üzerinde yıkıcı etkiler bırakabilir. İlkokula başlayacak bir çocuk; dilini hiç anlamadığı, kimseyle iletişim kuramadığı, belki herkesten farklı olduğu için dışlandığı ve arkadaş gruplarına dahil edilmediği bir okul ortamında; ciddi oranda yalnız kalacaktır. Kendini iyi hissetmediği, hiçbir şey anlamadığı okulda, tek başına bir gün geçirmek, onun için kelimenin tam anlamıyla kabus olacaktır. Henüz gelişim evresinde yaşadığı bu yalnızlık ve mutsuzlukla kaygı düzeyi artacak; depresyon, anksiyete, öfke kontrol sorunları ve ağlama krizleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşayarak veya ev içerisinde saldırgan tavırlar sergileyerek bu zorlu durumla başa çıkmaya çalışıyor olacaktır. Aynı zamanda bu dışlanmışlık ve yalnızlık büyüyerek ciddi bir durum halini alabilir ve gelecek yaşantılarına da etki edebilir. Gelecek yaşantısında da sosyal izolasyon, içe kapanıklık, kaygı problemleri, panik atak gibi sorunlar yaşayabilir. Göçün Olumsuz Etkileriyle Nasıl Başa Çıkabiliriz? Göç edilecek yere yerleşmeden önce ziyaretler, yere aşina olmanıza olanak sağlar. Kültür ve yaşayış biçimi ile ilgili önden bilgi sahibi olmak ve kişinin kendini bu yaşam tarzına hazırlaması; kişinin karşılaşacağı zorluklarla baş edebilme gücünü artıracaktır. Kişinin dil ile ilgili önden bilgi sahibi olması, en azından gündelik yaşamda kullanılacak cümleleri ve yanıtları öğrenmesi; süreci daha da kolaylaştıracaktır. Özellikle çocuklar göçe önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Tüm süreç öncesinde alınacak danışmanlık desteği, hem çocuk hem de ebeveyni için faydalı olacaktır. Aynı zamanda göçten sonra desteğin devamlılığı, oluşabilecek psikolojik pek çok sorunun önüne geçecektir. Zorlu göç sürecinden önce veya göç sonrasında desteğe ihtiyacınız varsa bizimle www.psikolojiantalya.com  internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.

Narsisizm ve Aşk

En başarılı, en zeki, en güzel “hep ama hep” benim. Bu cümleleri çok duymayız ama duyduğumuzda şüpheyle yaklaşırız. Şüphemiz sorunlu bir kişiliğin karşımızda olup olmadığıdır. Elbette bu şekilde düşünen insanlar, birtakım kişilik bozukluklarının; özellikle Narsisistik kişilik bozukluğunun en önemli adaylarıdır. Bu kişilerin odak noktaları hep kendileridir. Etrafındaki kişiler tarafından da gözde olmak, beğenilmek, başarılı bulunmak isterler. Yıldız gibi parlayanların kendileri olması gerektiği için karşısındaki kişileri küçümseme, aşağı görme, ezme gibi eylemleri olabilir. Bu kişilik özelliklerine sahip bireylerle iş, aşk veya arkadaşlık ilişkileri de hayli zordur. İyi olan hep o kişidir, doğruyu hep o bilir, hata yapma ihtimali yoktur. Eğer ortada bir sorun varsa, karşısındaki yüzündendir… Bu sebeple narsisizm ve aşk, karşı taraf için oldukça yıpratıcı bir başlıktır. Bu konuya değinmeden önce narsisizmden geniş çaplı olarak söz etmek gerekir. Narsisistik Kişilik Bozukluğu Neden Ortaya Çıkmaktadır? Narsisistik kişilik özellikleri, çocukluk veya ergenlik dönemlerinde kendini belli etmeye başlar. Özellikle ebeveynlerin çocukları yetiştirme tarzları, bu kişilik bozukluğunun oluşmasında önemli nedenlerden biridir. Çocuklara gösterilen aşırı ilgi, dünyanın merkezinde çocuğun olması, sınırların çizilmemesi, bir dediğinin iki edilmemesi; narsisistik kişilik bozukluğuna zemin hazırlayan faktörlerdendir. Tam tersi olarak ebeveyn tarafından çocuğa hiç ilgi gösterilmemesi, çocuğun dışlanması, sürekli itilip kakılması da sevgiye aç çocukta kendini aşırı sevme şeklinde dışa vurabilir. Narsisistik Kişilik Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir? Narsisistik kişilik bozukluğu; istisnasız herkes tarafından aşırı beğenilme, ilgi görmeyi isteme şeklinde belirgin özelliklere sahiptir. Diğer belirtiler; Aşırı kibirli olmak, Kendini aşırı beğenmek, Karşısındaki insanları düşünmemek ve empati yapamamak, Kendi çıkarları uğruna karşısındaki insanları manipüle etmek, Her yerde ilgi odağı olma arzusu… narsisizmin en belirgin özelliklerindendir. Narsistik Kişilik Bozukluğu Olan Kişilerle Romantik İlişki Tüm bu bilgiler ışığında narsisistik kişilik bozukluğuna sahip bir bireyle romantik ilişki, iki taraf için de oldukça zordur. Bunun sebebi, bireylerin sevilme ve onaylanma ihtiyacının çok üst seviyelere çıkmasıdır. Narsistik bireyler aşk ilişkilerinde neden problem yaşarlar? Empati yapamadıkları ya da yapmak istemedikleri için karşı tarafı anlamakta güçlük çekerler. Çok fazla ilgi beklerler ve alamadıklarında öfke duyabilirler. Partnerlerinde hayranlık uyandırıcı özellikler olmasını isterler. Çok başarılı ya da çok güzel olmalarını beklemek örnek olarak gösterilebilir. Partnerlerinin istek ve ihtiyaçlarından ziyade kendilerine odaklanırlar. Reddedilmeye karşı son derece hassas davranırlar. En ufak bir buluşma talebinin reddedilmesi bile onlara kötü hissettirir. Narsisistik bireyler genel olarak “ben ve yine ben” bakış açısıyla ilişki kurarlar. Tek taraflı taleplerinin karşılanmasını beklerler. Karşılanmadığında ise öfke duyar ve kavga ederler. Böylesine zor bir kişi ile ilişki içerisinde olmak, partner tarafında bireysel olarak da psikolojik sorunlara sebebiyet verebilir. Bu ilişki içerisinde partnerde özgüven eksikliği, depresyon, panik atak, öfke kontrol sorunları gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Narsisistik kişilik bozukluğuna sahip bireyde ise, yaşanan her olumsuz durumla başa çıkmak çok zordur. Özellikle terk gibi konular, narsisistik bireyler için kabul edilmesi zor konulardır. Eğer narsisistik kişilik bozukluğuna sahip bireyseniz, ilişkinizde yaşadığınız sorunlardan yorulduysanız veya narsisistik kişilik bozukluğuna sahip bir bireyle ilişki yaşıyorsanız ve desteğe ihtiyacınız varsa bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden ya da +90 555 101 51 15 ve +90 552 606 22 26 telefon numaralarından iletişime geçebilir, profesyonel destek alabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Seren Akman

Romantik İlişkilerde Yaş Farkı, Psikolojimizden Nasıl Etkiliyor?

Karşı cinsle olan etkileşimde yaş farkı; bazıları için önemli bir kriterdir, bazı kişiler için ise yaşın hiçbir önemi yoktur. Kimi kadın; kendinden büyük, olgun olarak tabir ettiği yaşı büyük erkeklerden etkilenirken kimi kadın kendinden küçük erkekleri çekici bulabilir. Aynı şekilde bazı erkekler de yaşı büyük kadınlardan etkilenirken, bazı erkekler küçük kadınlarla birlikte olmayı arzu edebilir. Peki romantik ilişkilerde yaş farkına önem verenler, neden bu kritere bu kadar önem veriyor? Yaş Farkı ve İlişkilerde İhtiyaç Arayışı Romantik ilişkiler; çocukluk yaşantılarının, deneyimlerin ve travmaların etkisi altındadır. Biz bilinçli olarak yapmasak bile, bilinç dışımız bu süreci yönetir. Çocukluk yaşantılarında anne-baba ile olan ilişki, yaşanmış olan travmalar özellikle cinsel travmalar; ilişkilerdeki rolleri belirler. Bu roller, bir ihtiyaç arayışından veya partnerin ihtiyacı olan bir role bürünme durumundan kaynaklanabilir. Eğer erkek, kendinden büyük bir kadınla ilişki yaşamak istiyorsa burada erkeğin bir anne arayışından söz edebiliriz. Çünkü anne, bakım verendir. Çocukluk döneminde bu bireyin annesi tarafından sevgi, bakım ve duygusal bağ ihtiyaçları karşılanmadıysa; bu ihtiyacı karşılamak için kişinin ilişkisinde anne rolüne sahip olacak bir partnere ihtiyacı vardır. Aynı şekilde bir kadın, kendinden çok fazla büyük bir erkekle birlikte olmak istiyorsa; burada da kadının küçük bir kız çocuğu rolünde olduğunu söyleyebiliriz. Kadın; babasıyla çocukluk döneminde karşılayamadığı sevgi, ilgi, koruma gibi ihtiyaçlarını, kendinden büyük bir erkekle birlikte olarak karşılamaya çalışmaktadır diyebiliriz. Bir başka deyişle hayat tecrübesini ilerletmiş erkek; bu süreden edindiği güç ile partnerine sahip çıkma düşüncesi, kadın için sığınılacak liman arayışının sonucudur. Bireylerin geçmişte yaşadığı zorlukların maddi çözüm ile sonuca ulaştırılacağını düşünmek; ilişkilerde yaş farkının ortaya çıkmasına neden olan önemli durumlardan biridir. Erkek ya da kadın açısından mevcut durumdan çıkış yolunu maddiyatta arayan ve bu tip ilişkilere girmekten çekinmeyen kişiler, pek çok kez sosyal ortamlarda karşılaştığımız örneklerdir. Ancak bu örneklerin sağlıklı ilişki olarak görülmesi, her defasında şüphe uyandıran bir ayrıntıdır. Bu örnekler çerçevesinde kişinin etrafında bulunan “arkadaş veya aile bireyleri”, kişinin ilişkilerinde yaşla ilgili neden böyle takıntıları olduğunu ya da denk yaşta birileriyle birlikte olmak istemediğine pek bir anlam veremiyor olabilirler. Ancak bu durumun altında pek çok sebep yatmaktadır. Elbette; kişiler aşkı istedikleri kişide bulabilir, etkilendiği kişilerle birlikte olabilirler. Ancak; bu durumun altında yatan sebepler mutlaka araştırılmalıdır. Sağlıklı romantik ilişkiler; ebeveyn rolleri ile değil, sevgili rolleriyle sürdürülmelidir. Eğer siz de romantik ilişkilerinizde yaş farkına takılıyor ve farkında olmadan çocukluk döneminde ebeveynlerinizden alamadığınız ihtiyaçları karşılama eğilimine giriyorsanız, bir uzmana danışmanız faydalı olacaktır. Bizimle www.psikolojiantalya.com  internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Seren Akman

Romantik İlişkilerde Güç Kimde Olmalı?

Ben daha güzelim, ben daha çok para kazanıyorum, benimle birlikte olacaksan bu şekilde giyinemezsin…’’  Bu cümleler ilişkilerde duymaya alışkın olduğumuz; bir tarafın hep baskın, diğer tarafın pasif bırakıldığı veya iki tarafın da sürekli güç yarıştırarak üstün olmaya çalışması ile yönetilmeye gayret edilen birkaç cümle tipidir. Peki romantik ilişkilerde doğru iletişim bu şekilde midir? Ya da ilişkilerde partnerler neden birbirlerine güçlerini kanıtlamaya çalışırlar? İlişkilerde güç kimde olmalı?  Bu soruların yanıtları, aslında var olan çok çeşitli sorunların gün yüzüne çıkması ile ilgilidir. İlişkilerde Neden Güç Savaşı Yaşanır? Romantik ilişkilerde bazı çiftler, ilişkinin kontrolünü; gücünü ortaya koyarak kendi lehine yönetmeye çalışırlar. Sınırlar ihlal edilir, kontrolcülük ortaya çıkar; karşı taraf duygu ve düşünce olarak manipüle edilir. Bunun sebepleri çok çeşitlidir. İlişkilerde bu tür güç savaşları olduğunda çiftler, bireysel ve toplum normlarını gözeterek ele alınmalı ve çocukluk yaşantılarından bugüne kadar olan sürede yaşadıkları gözden geçirilmelidir. Örneğin; maddi açıdan eşinden daha çok kazanç elde ettiği için bunu sürekli dile getiren bir kadını varsayalım. Elbette kazançlar arasında böyle bir durum söz konusu olabilir. Ancak toplumsal olarak ele aldığımızda erkek evin geçimini sağlayan asıl karakterdir. Bu sebeple kadın, bu durumdan dolayı kendini daha güçlü hissederek bunu partnerini yönetme noktasında bağlayıcı bir koz durumuna getirmiş olabilir. Bir başka örnek olarak yine sıklıkla duyduğumuz ‘’ben sana güveniyorum ama başkalarına güvenmiyorum’’ sözü. Devamında erkeğin daha güçlü olduğu ve bu sebeple kadının giyim veya başkalarıyla iletişimine karıştığı durumlar… Erkek cephesinden bakıldığında bu şekilde bir davranış, çoğu zaman partnerine veya çevreye değil, kendine olan güvensizliğinden kaynaklanabiliyor. Çünkü kadın daha güzel olursa veya daha fazla kişiyle iletişim kurarsa, partnerinde olan eksiklikleri fark edeceği için kişi, terk korkusu içinde yaşıyor. Bu durum, kişinin bireysel olarak geçmiş yaşantılarında neler yaşadığı, eksikliklerinin hangi temellerden kaynaklandığı ile ilişkilidir. Yani bu savaşın sebeplerini; Bireysel sorunların dışa vurumu. Partnerini kaybetme korkusu. Partnerini manipüle ederek kendisine bağlamaya çalışması. Toplumsal cinsiyet rollerinin kadına ve erkeğe yüklediği sorumluluklarda kadın erkeğin, erkek kadının rolünü yapıyor olması. Şeklinde sıralayabiliriz. İlişkilerdeki güç savaşı, kendini kanıtlama çabası; beraberinde hep ‘’daha’’ kelimesi ile başlayan cümlelerin çoğalmasına ve ilişkinin gerilmesine sebep olur. Güç kadında da erkekte de olmamalıdır. Güç dengeli olmalı, belirli normlar çerçevesinde değil; olaylar özelinde değerlendirilmelidir. Kadın erkeğe, erkek kadına alan tanımalı ve her konu demokratik yollarla çözüme ulaştırılmalıdır. İlişkisinde güç savaşı, hep bir sebep dolayısıyladır ve yıpratıcıdır. Böyle bir ilişkide kendi gücünüzü kaybettiğinizi düşünüyorsanız bir uzmana danışmanız faydalıdır. Durumun kaynağının keşfedilerek çözümlenmesi, ilişkinin de mutlu sürmesine yardımcı olacaktır. Profesyonel desteğe ihtiyaç duyduğunuz noktada www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Yoğun ve Stresli Hayatın Olumsuz Getirisi: Tükenmişlik Sendromu

Günümüzde çoğu kişi, koşuşturma içerisinde ve günlük hayatın getirdiği olumsuzluklar sebebiyle ciddi zorlantı yaşıyor. Kimi sınava hazırlanıyor, kimi yoğun bir iş temposu içerisinde… Bu  tempo içerisinde de sıklıkla çoğu kişi: ‘’Ah keşke deniz kenarında sakin bir balıkçı kasabasında yaşayabilsem, yeter artık çok daraldım alıp başımı gideceğim buralardan…’’ Gibi serzenişlerde bulunuyor. Maddi sıkıntı çeken, aşk acısı yaşayan hatta bu sorunların birden fazlası ile boğuşanlar; günlük yaşam rutini içerisinde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bu hızlı temponun getirdiği pek çok olumsuzluk da kaçınılmaz oluyor. Bu etkinin doğal sonucu olan stres adı altındaki zorlantılar; fiziksel ve psikolojik olarak her bireyin en sık rastladığı sorunlardır. Büyükten küçüğe herkes strese maruz kalabilir. Küçük bir çocuk için oyuncağının kaybolması stres kaynağı olabiliyorken, yetişkin bir insan için iş hayatında yaşanılan olumsuzluklar stres sebebi olabilmektedir. Yaşanılan stresin şiddeti, kişi üzerindeki sonuçlarını da farkılılaştırabilmektedir. Bu durumu; çalışan bir anne üzerinden, annenin bir gün içerisinde olduğu üç farklı rol ile örnekleyebiliriz. Sabah işe giderken çocuğunu okula hazırlayan bir anne, işte geçirdiği zamanda iş sorumluluklarının üstesinden gelmeye çalışan bir iş kadını, eve geldiğinde ev işleri, yemek ve ailesi ile ilgilenen bir eş… Bu temponun üstesinden gelmeye çalışan annenin yoğun ve koşuşturmalı hayatında dinlenecek bir zaman dilimi bulamaması, kendisine ayıracak vakit yaratamaması gibi sebepler; stres dozunu oldukça artıracaktır. Uzun vadede stresli yaşantının getirdiği bu süreç, pek çok toplumda yaygın olarak görülen tükenmişlik sendromu adı verilen psikolojik rahatsızlığı karşımıza çıkarıyor. Tükenmişlik Sendromu Nedir? Tükenmişlik sendromu; ilk olarak 1974 yılında Herbert Freudenberger tarafından ortaya atılmıştır ve günümüzde Dünya Sağlık Örgütü tarafından uluslararası hastalık sınıfında yer almaktadır. En temelde birey, kendisinde içsel olarak bir tükenme hisseder. Bu hissin devamlılığında odaklanamama, yaptığı işte motivasyon düşüklüğüne bağlı başarısızlıklar yaşama dolayısıyla da mutsuzluk ve enerji düşüklüğü oluşur. Tükenmişlik sendromunu herkes yaşayabilir. Özellikle ünlü kişilerde çok yaygın olarak görülmektedir. Maddi olarak fazla kazanç elde edebilen bu kişiler; yoğun iş temposu sebebiyle dinlenememe, kendine yeterince ve kaliteli vakit ayıramama, toplumun kendisinden yüksek beklenti içinde olması gibi sebeplerden dolayı tükenmişlik sendromu yaşayabilmektedirler. Bununla birlikte zamanla yarışmak, bir şeyler yetiştirmeye çalışmak; kişiyi baskı altında hissettireceğinden stres düzeyini de artırmaktadır. Bu perspektiften baktığımızda hizmet sektöründe çalışan bireylerde de yoğun olarak tükenmişlik sendromu ortaya çıkmaktadır. Yoğun çalışma temposu haricinde mükemmelliyetçi ve kontrolcü kişilerde de bu rahatsızlık ortaya çıkabilmektedir. En ufak bir işi en ince ayrıntısıyla düşünerek mükemmeli yaratma isteği ve sıfır hatayı yakalayabilmek için tekrar tekrar kontrol etme arzusu tükenmişlik sendromuna davetiye çıkarmaktadır. Aynı zamanda hayır diyememe rahatsızlığı olarak bilinen kendini feda şeması da bu rahatsızlığı tetikleyebilmektedir. Tükenmişlik sendromunun pek çok semptomu mevcuttur. Tedavi edilmeyen tükenmişlik sendromu, bireyin günden güne kendini daha umutsuz ve mutsuz hissetmesine sebep olabilir. Tükenmişlik Sendromu Belirtileri Nelerdir? Tükenmişlik sendromunda en büyük karışıklık, günlük hayatta yaşanan stresin normalleştirilmesi ve bu rahatsızlığın kişiler tarafından göz ardı edilerek normal hayata devam edilmesidir. Tükenmişlik sendromunun temel belirtileri aşağıdaki gibidir; Bedensel yorgunluk ve tükenmişlik. Duygusal tükenmişlik. Her şeye ve herkese karşı olumsuz düşünceler taşımak. Karamsarlık. Basit işlerde dahi zorlanmak. Yapılan işten soğuma hissi. Değersizlik hissi. Uzun süreli unutkanlık ve dalgınlık. Uyku problemleri. Baş, sırt ve bacak gibi belirli bölgelerde ortaya çıkan ağrılar. Bu belirtilerden birkaçına uzun süreli sahip olmak, tükenmişlik sendromu yaşadığınıza dair bir işaret olabilir. Ortaya çıkan belirtiler zamanla artarak şiddetlenebilir. Aynı zamanda bu psikolojik rahatsızlık, kişiden kişiye  göre değişen farklı belirtilerle de kendini gösterebilir. Tükenmişlik Sendromu Nasıl Tedavi Edilir? Tükenmişlik sendromu, bireylerin günlük hayatlarını ve kariyerlerini olumsuz yönde etkilemesine rağmen çözümsüz değildir. Rahatsızlığın şiddeti tedavi sürecine doğrudan etki etmektedir. Bu rahatsızlıkla baş etmek için profesyonel destek alınması önem taşımaktadır. Bir uzman, rahatsızlığın seviyesini belirleyerek, tedavi yöntemini netleştirecek ve süreci başlatacaktır. Belirtilerin çok yoğun olmadığı kişilerde belli başlı önlemler alınarak hızlı bir ilerleme kaydedilebilirken rahatsızlığın ileri seviyesindeki bireyler için daha uzun süreli bir tedavi programının uygulanması gerekebilir. Yapılan görüşme sonrasında bu rahatsızlığa sebep olan kaynaklar tespit edilir ve problemin kaynağına yönelik önlemler alınır. Tedavi devam ederken bireylerin hobi edinmesi, kendilerine vakit ayırmaları ve günün belirli bir zamanında stresten uzak kalacak aktivitelere yönelmeleri önemlidir. Eğer siz de günlük hayatınızda ve iş yaşamınızda kendinizi bitkin, yorgun ve tükenmiş hissediyorsanız www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz. Psikolog B. Su Yıldız

Psikopatoloji Nedir? Kaynağı Nelerdir?

Psikopatoloji; normal olmayan, uyumsuz davranışları derinlemesine inceleyen bir bilim dalıdır. Sosyal ve gelişimsel normlar çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmada davranışın kaynağı, uyumsuzluk düzeyi, uyumsuz davranışın sıklığı, süresi ve şiddeti, bireysel ve zihinsel süreçleri ile birlikte ele alınmıştır. Ayrıca bireyin bu uyumsuz davranışla mücadelesi ve sosyal ilişkilerine yansıması da tüm süreçlerle birlikte değerlendirilir. Bir davranışın psikopatolojik olup olmadığını anlamak için ayırt edici bazı özellikler kullanılmaktadır. Sosyal ve gelişimsel normlarda sapmanın istatistiksel olarak incelenmesi, bu değerlendirmenin ilk adımıdır. Davranış, toplumsal ve gelişimsel açıdan değerlendirilir. Bu değerlendirmede çoğu kişinin yaptığı davranış normal, azınlığın yaptığı davranış anormal olarak adlandırılır. Toplumsal normlar çerçevesinde kişinin yaşadığı ve büyüdüğü kültür özelinde değerlendirme yapılır. Çünkü bir kültürde normal olan davranış, farklı bir kültürde anormal sayılabilir. Örneğin; bir erkeğin batı toplumlarında cinselliğe geç başlamış olması araştırılması gereken bir konu sayılabilecekken doğu toplumlarında normal olduğu varsayılabilir. Gelişimsel normlar ise, fizyolojik açıdan tüm insanlık perspektifinde değerlendirilir. Örneğin; yaşı ilerlemiş bir çocuğun konuşmak yerine hala bebek gibi bağırıp ağlayarak kendini ifade etmesi, tüm yaşıtları açısından değerlendirildiğinde, çıkarım sonucu ile anormal olduğu varsayılabilir. Psikopatolojide bireyin anormal davranışlarının hayatına nasıl etki ettiği, kişinin bu davranışlarıyla yaşamına nasıl devam ettiği, sosyal yaşamında aile ve arkadaşlarıyla ilişkilerinin nasıl olduğu gibi konularla birlikte ele alındığından söz etmiştik. Örneğin; bir kafede otururken ayaklarını masaya atarak oturan bir kişi, bu uyumsuz davranışı umursamazken aile ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerini olumsuz yönde etkileyecektir. Büyük ihtimalle kişinin çevresi onunla dışarıda görüşmek istemeyecektir. Tüm bunların yanı sıra psikopatoloji normal dışı olan aşırı davranışları incelerken, olması gereken bir davranışın az veya hiç olmamasıyla da ilgilenir. Çünkü bu yetersizlik de normal dışındadır ve mutlaka incelenmesi gerekir. Psikopatolojinin Kaynağı Nedir? Psikopatolojinin kaynağı nedir sorusu derinlemesine araştırma gerektirir. Çünkü normal dışı sergilenen davranışların temelinde psikolojik, fizyolojik, zihinsel ve çevresel pek çok sebep olabilir. Anormal davranışlar saptandıktan sonra bu davranışlara sebep olan kaynak araştırılır. Bir çocuğun toplum içerisinde normal dışı davranışları zihinsel bir rahatsızlık sonucu da olabilir, gelişim geriliğinden de kaynaklanıyor olabilir, ebeveyn ve/veya çevrenin yanlış tutumları sonucu da gelişmiş olabilir. Bu kaynak bulunduktan sonra gerekirse farklı uzmanlarla da değerlendirilerek özel bir program hazırlanabilir. Psikopatoloji ve Rahatsızlıklar En yaygın tespit edilen psikopatolojik rahatsızlıklar; Şizoid Kişilik Bozukluğu Yeme Bozuklukları Depresyon Panik Atak Kumar Bağımlılığı Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu Sosyal Fobi Örneğin; kumar bağımlılığı, kişinin fazla para hırsı ile oluşan ve bağımlılık haline gelen, anormal davranışlara sebep olabilecek bir rahatsızlıktır. Kişi kumar oynamadığı zaman aşırı sinirli olabilir, anormal tepkiler verebilir ve davranışları sonucu sosyal ilişkileri zarar görebilir. Bir diğer örnek olarak obsesif kompulsif bozukluğu ele alabiliriz. Bu rahatsızlıkta kişide tekrarlayan davranışlar anormal olarak ele alınır ve mutlaka psikopatoloji çemberinde değerlendirilmelidir. Kişinin bu davranışı sosyal ilişkilerinde soruna neden olabilir ya da davranış gerçekleştirmediğinde kişinin yaşadığı stres kaynağı, hayatında oldukça büyük bir problem ortaya çıkarabilir. Rahatsızlıkların Tanı ve Tedavisi Psikopatoloji alanının incelediği ve tanısını koyduğu tüm rahatsızlıklar, kendine özel belirtiler göstermektedir. Nedenleri ve gelişme öyküleri bireylere göre farklılık gösterebilir. Bu sebeple uzmanların süreçte farklı yollar izlemesi gerekmektedir. Kendinizde ya da çevrenizde birinde bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorsanız güvendiğiniz bir uzmandan yardım almalısınız. Tedavi sürecini özenle takip etmek, aksatmamak ve denilenleri yapmak önemlidir. Siz de profesyonel bir yardıma ihtiyaç duyuyorsanız bizimle https://www.psikolojiantalya.com/ adresinden iletişime geçebilirsiniz. Psikolog B.Su Yıldız

Bağımlılık Sebepleri & Bağımlılıklardan Nasıl Kurtuluruz?

Bağımlılık; herhangi bir unsurun, maddenin, davranışın kişiye fizyolojik veya psikolojik olarak zarar veriyor olmasına rağmen ondan vazgeçememesi, sürekli olarak onunla yaşama isteğinde bulunması ve eksikliği durumunda kriz halinde olmasıdır. Aslında beynimizin kontrolünde “kimyasal çalkantılar” yoluyla gerçekleşen bir durumdur bağımlılık. Sigara, alkol, uyuşturucu gibi madde bağımlılıkları, olmadığında kişilerin kendilerini huzursuz hissettikleri obje bağımlılığı, bir kişiye bağımlılık veya internet, alışveriş, seks gibi davranışsal bağımlılıklar; sıklıkla görülen bağımlılık türleridir. Bağımlı kişiler, bağımlılıkları için yaşarlar. Çünkü kişi için yaşamın ağır yükleriyle mücadele etmek,  kişinin içindeki boşluğu doldurmak ancak bağımlılıklarla mümkün olabilir. Tüm bağımlılık türleri verdiklerinden çok daha fazlasını götürür. Bu sebeple kişilerin bağımlılık sebepleri mutlaka detaylıca araştırılmalıdır. Bağımlılık Sebepleri Nelerdir? Her bağımlılığın bir sebebi vardır. Bu sebeplerin en başında da yaşanmışlıklarla başa çıkmak için mücadele etme eylemi vardır. Özellikle travmalar, bağımlılıklar üzerinde önemli rol oynarlar. Ailesini gözleri önünde kaybetmiş bir kişide oluşmuş ağır travma sonucu birey; o ana tekrar geri dönmemek, travmayı hatırlamamak için uyuşturucu veya alkol bağımlısı olmuş olabilir. Duygusal boşluk, değersizlik hissi veya kişinin hep kendinde olmasını istemesi; alışveriş bağımlılığına yol açıyor olabilir. Yaşanmış olan cinsel bir travma; bu durumla başa çıkabilmek ya da kendini cezalandırabilmek adına seks bağımlılığına sebep olabilir. Annesi ile arasında aşırı güvensiz bağlanma yaşamış olan bir çocuk, dış dünyayı tehlikeli bularak annesine bağımlı olabilir. Toksik bir ilişki içerisinde olan ve ilişki içinde sürekli işe yaramaz ve değersiz hisseden bir partner, farklı bir seçiminin olmadığını düşünerek sevgilisine bağımlı olabilir ve kendini sürekli olarak sevdirmeye çalışabilir. Sosyal fobisi olan bir ergen, sosyal sıkıntıdan kaçınmak için, internetin sahte sosyalliği ile internet bağımlısı olabilir. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, her bağımlılığın sebebi kendine özeldir ve bu sebeplerin kaynağına inmek gerekir. Bağımlılıklardan Nasıl Kurtulabiliriz? Bağımlılıklardan kurtulmak, neden ona bağımlı olduğunu, bağımlı olduğu maddenin ya da davranışın kişi için neye hizmet ettiğini keşfetmek ile ilgilidir. Örneğin; sigara bağımlıları genellikle gündelik hayatlarının stresli geçtiğinden yakınırlar; rahatlamayı, keyfi sigarada buldukları için sigarayı bırakamadıklarını ifade ederler. Ancak sigaranın stresi azaltmaktan çok arttırdığı araştırmalarca kanıtlanmıştır.  Ancak sigara yerine hoşa giden bir aktivite yapmak, stres kaynaklarını keşfederek hobiler geliştirmek; bu bağımlılıktan kurtulmak için bir yol olabilir. Fark etmek ve adım atmak, bağımlılıklardan kurtulmanın en büyük adımıdır. Bağımlılığın kaynağına inmek ve çözümlemek için uzman desteği, sürecin hızlı ve sağlıklı ilerlemesini sağlar. Siz de bağımlılıklarla mücadele etmek istiyor ve profesyonel yardıma ihtiyaç duyuyorsanız www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.