Cinsellik, toplumumuzda her daim yıkılması zor olan tabulardan bir tanesi olmuştur. Kültürel ve dini faktörlerin baskı olarak kendisini yoğun şekilde hissettirdiği cinsel konular, insanlar arasında bir tabu olarak kaldığı sürece sağlıklı bir cinsel yaşama sahip olmanın önüne her daim engeller çıkmaktadır. Cinsellik konusu konuşulması tercih edilmeyen, kadın ve erkek tarafından irdelenmeden yaşanılan bir durum oldukça cinsel konularda mutluluk, çiftler arasında rahat paylaşım bir o kadar zorlaşmaktadır. Mutlu bir evliliğin en önemli unsurlarından olan cinsellik için yapılması gereken, sorun yaşanan durumlarda geciktirmeden mutlaka bir uzmandan cinsel terapi almaktır. Çünkü toplumumuzda üzerine konuşulması “ayıp” olarak görülen ancak vücut sağlığımız kadar önemli ve değerli olan cinsel sağlığımızdaki bozukluklar için cinsel terapi almak oldukça makul bir ihtiyaçtır. Kadınların ve erkeklerin çift olarak cinsel yönden birbirini tamamlayabiliyor olması, birbirleriyle kurdukları uyum ilişkisiyle birlikte tarafların bireysel olarak cinsel konularda bir soruna sahip olmamasıyla da ilintilidir. Çiftler arasında ortaya çıkan cinsel sorunların kaynağı oldukça çeşitlilik gösterir. Sorunun kaynağında ilişkiyle ilgili problemler olabileceği gibi, cinsel uyumsuzluk ya da yoğun hayat temposunun getirdiği getirdiği zamansızlık ve enerjisizlik ya da metabolik sorunlar da olabilir. Ancak sorun yaşanan konu ne olursa olsun, alanında yetkin bir cinsel terapi uzmanı eşliğinde yürütülen seanslar ile mutlaka olumlu sonuç alınmaktadır. Bu sorunların normal şartlarda kısa dönem içerisinde aşıldığı düşünülse de, bazı çiftler için bu durum giderek uzayarak artık ciddi bir sorun haline dönüşmektedir. Yani taraflardan birinin ya da her ikisinin cinsel durumlarla alakalı sıkıntılar yaşaması, artık ikili arasında bir rahatsızlık halini almakta ve durum profesyonel bir yardım alınması gereken süreçlere taşınmaktadır. Bu noktada da çiftlerin hayatına profesyonel cinsel terapi yardımı girmektedir. Cinsel Terapi Süreçleri Neleri Kapsar? Çiftlerin birbirleriyle ilgili cinsel şikayetlerinin çözümünde, hem duygusal hem de davranışsal açıdan neler yapılabileceği tespit edilerek uzman terapist tarafından o noktalara yoğunlaşılmaktadır. Öncelikle uzman, çiftin bu terapiye başvurmalarına neden olan sorunun ne olduğunu taraflardan detaylarıyla dinler. Ardından sorunun tam olarak fiziksel nedenlerden mi kaynaklandığını yoksa psikolojik bir problemin mi baş gösterdiğini anlayarak, hangi noktayla alakalı sorun varsa çiftler ile birlikte terapi yoluyla varılacak hedefi belirler. Cinsel terapi süreçleri aşamasında bu anlatılanlardan sonraki kısım, belirlenen problemin ortaya çıkmasındaki etmenlerin bir sorun olmaktan çıkarılması üzerine çalışılmasıdır. Örnek verecek olursak; ilişkide bulunan tarafların fiziksel özellikleri, cinsellik kavramları arasında yanlış bilinenlerin ortaya çıkarılması, kültürel farklılıkların ortaya çıkarılması, uyum sorunlarının belirlenmesi gibi süreçlerden geçilerek bu sorunların artık var olmayacağı bir ilişki içerisinde cinsel konuların deneyimlenmesi hedeflenmektedir. Bu deneyimler için de açıklığa kavuşturulan ve artık daha berrak olunan cinsel durumlarla ilgili çiftlere “aşk oyunları” adı verilen egzersizler önerilmektedir. Alınan bu terapilerin sonucunda, cinsel konulardaki tüm sorunların ortadan kalkması biraz çiftlerin istekli ve kararlı oluşuna biraz da ortadaki sorunların ciddiyetine göre zamana yayılmaktadır. Bazı çiftlerin cinsel problemleri kolaylıkla çözüme kavuşurken, bazılarınınki biraz daha ilişkisel sorunların yoğunluk göstermesi sebebiyle zaman almaktadır. Ancak durum her ne olursa olsun, doğru noktaya değinen ve taraflar için doğru terapiler veren cinsel terapi uzmanı eşliğinde mutlaka ve mutlaka olumlu sonuçlar alınabilmektedir. Psikoloji Antalya ile Cinsel Terapi Çalışma Alanları Kurumumuz nezdinde yer alan uzman terapistlerimiz, cinsel sorunlarla ilgili danışmanlık almaya gelen çiftlere ya da bireylere cinsel soğukluk, isteksizlik, vajinismus, cinsel tiksinti bozukluğu, erken boşalma, ağrılı cinsel ilişki, geç boşalma, orgazm problemleri, mastürbasyon bağımlılığı, sertleşme sorunu ve cinsel kimlik bozuklukları gibi konularda profesyonel olarak destek sağlamaktadırlar. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı
Çift ve Aile Danışmanlığı Nedir?
Çift ve aile danışmanlığı terapisi, ister evli olsun ister hala ilişkisini sevgililik müessesesinde devam ettiren kişiler olsun her çifte ihtiyaç duydukları süreçlerde uygulanması mümkün olan bir terapi çeşididir. Bu terapinin bireysel terapilerden en büyük farkı, kişinin bireyselliğinden çıkıp “biz” olduğu süreçlerdeki ilişkilerini doğru duygularla doğru yönetebilmesini sağlamasıdır. Yani kendindeki eksiklikleri düzeltmekle beraber aynı zamanda ikili ilişkilerin de en iyi hale getirilmesine etkin rolü bulunur. İlişkilerde pek çok faktörden dolayı problemler meydana gelebilmektedir. Bu problemler bazen çiftlerin kendi aralarında yaşadıkları çatışmalardan, bazen kendi karakteristik değiştiremedikleri özelliklerinden, bazen de çevresel faktörlerin ilişkiye çok fazla dahil olmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. Sorunun kaynağı ne olursa olsun, çözüm için sadece ilişkinin düzeltilebilmesi amaçlandığından alınacak çift terapisi ile sorunların üstesinden beraber gelinebilmesi hedeflenir. Aile danışmanlığı kavramında da özellikle evli çiftlerin yaşadıkları sorunlarda aile bireylerinin de devreye girdiği durumların bir terapist tarafından detaylıca ele alındığını söylemek mümkündür. Çünkü bazı durumlarda ortaya çıkan problemler taraflar tarafından değil, tarafların ailesi tarafından meydana getirilir ve bu süreçlerde en çok etkilenen ve yıpranan taraf aslında ilişkiyi/evliliği yaşayan bireyler olmaktadır. İşin özünde hepimizin bildiği üzere her ilişkide ve her evlilikte sorunların çıkması oldukça olağandır. Herkesin kendine göre bir kusuru, eksikliği ya da yanlışı bulunur. Bu noktada önemli olan bu farkındalıklara sahip olmak ve ilişki, evlilik gibi ikili ilişkilerde orta yolu bulabilecek psikolojiye sahip olmaktır. Aile danışmanlığı terapisine ihtiyaç duyulan durumlarda terapistlerin uygun gördüğü şekilde bazen çiftlerle birlikte sorun kaynağı aile bireyleri de terapi sürecine dahil edilir, seanslara katılmaları sağlanır. Ayrıca ailelerde çıkan sorunların kaynağı ailenin sahip olduğu çocuk da olabildiğinden yine terapistin uygun gördüğü koşullarda anne baba, diğer aile üyeleri gibi birey sayısının çoğalacağı şekilde çocuklarla da aile danışmanlığı seansları yapılmaktadır. Aile ve Çift Terapisi Alınan Durumlar Nelerdir? Evli ya da sevgili olan bireyler arasındaki iletişim sorunları Çiftlerin birbirini aldatma sorunları Çiftlerin birbirine olan ilgisizlikleri Yeni evlenen çiftlerin duruma alışma sürecinde yaşadıkları sorunlar Çiftlerin boşanmaya karar verdikleri süreçte yaşadıkları sorunlar Evli çiftlerin evlat edinme konusunda kendi aralarında ve ailelerinde yaşadıkları sorunlar Çiftlerin çocuk sahibi olma sürecinde yaşadıkları sorunlar Hali hazırda çocuk sahibi olan çiftlerin çocuklarının sorunlarının ilişkide yarattığı problemler Çiftler arasında karakteristik uyuşmazlık Yaşanan büyük ani ve büyük travmaların ilişkinin dengesini bozması Çiftler arasında uzun süredir devam eden çatışmalar ve küslükler
Geçmişin Gölgesinden Kurtulamayan İlişkiler…
Yaşamımızı tümüyle incelediğimizde bugünümüzü oluşturan ve hala etkilemeye devam eden bir süreç olarak geçmiş, geçmemiştir ve belli ki geçmeyecektir… Oradan aktardıklarımızla farkında olarak ya da olmayarak bugünü ve yarını inşa ediyoruz. Geçmişimizdeki asıl kişilerle aramızda eksik kalmış olanları yani tamamlanmamış meseleleri, bitirilmemiş işleri yeni insanlarla tamamlamaya çalışıyoruz. Geçmişte üstesinden gelemediğimizi şimdi yenmeye çabalıyoruz. Tüm hayatımız boyunca nasıl sevmemiz ve sevilmemiz gerektiğini öğreten, kimlere doğru eğilimli olduğumuzu belirleyen, gideceğimiz yerin yönünü gösteren, kim olduğumuzun ve kime çekim duyduğumuzun, kiminle nasıl mümkün olduğumuzun belgesidir geçmiş. Şimdi diye bir şey yoktur. Tekrar eden geçmiş vardır ve yaşanmış olan her şey hala yaşanmaktadır. Bir an için prestijli bir şirkette yönetici olarak çalışan kırk yaşında bir kadın olduğunuzu hayal edin. İşyerindeki odanızda oturmuş sıcak ve sevecen duygularla eşinizi düşünürken onu aramaya karar veriyorsunuz. Numarasını çevirdiğinizde, telefonu sekreteri açıyor ve size eşinizin dışarıda olduğunu ve telefonu ofiste unuttuğunu söylüyor. Sevgi dolu hisleriniz bir anda yok oluyor ve yoğun bir kaygı duygusu içine giriyorsunuz. Kocam nerede? Mantığınız bir müşteri ziyaretinde olduğunu söylüyor ama kaygılanan diğer yanınız kendinizi terk edilmiş hissediyor. Artık kültürlü ve yetenekli bir kadın olmanıza rağmen, kocanıza ulaşamadığınız o anda kendinizi çocukken annenizin sizi bütün gün yabancı bir bakıcıyla yalnız bıraktığı günlerdeki kadar zayıf hissedebiliyorsunuz. Çünkü travmatik olarak algıladığımız ve acı çektiğimiz geçmişi daima tekrar ederiz. Tekrar ve tekrar sahneleriz. Örneğimizi daha da travmatize edelim ve çocukken annemiz babamız tarafından terk edildiğimizi düşünelim. Bir çocuk aklıyla elbette bunun bizim yüzümüzden olduğunu düşünmüştük. Çünkü çocuk zihni başkasını suçlamaya uzaktır, suçu kendinde aramaya yatkındır. Belki hatalarımız, yaramazlıklarımız yüzünden belki de yeterince iyi, sevilmeye değer bir çocuk olmadığımız için bizden vazgeçtiklerini, başka çocuklara annelik babalık yapmaya gittiklerini düşünmüştük. Ama o zamanlar annemizi babamızı geri kazanmayı başaramamıştık. Peki, bu hikaye bugün nasıl tekrar eder? Bugün sevgili olarak, eş olarak hayatımıza öyle kişiler seçeriz ki onlar da anne babamız gibi bizi terk etmeye eğilimli kişilerdir. Bağlanmakta ve kalmakta zorlanan, bizi cezalandırmaya yatkın, ne yaparsak yapalım eninde sonunda terk edildiğimiz ilişkiler… Neden hikâyeyi tekrar ederiz? Çünkü annemizin babamızın bizi terk edişiyle açılan yara çok acı vericidir. O yaranın tedavisi sadece orada anne babanın geri dönmesiyle mümkündü. Şimdi kendimize yine annemiz babamız gibi bizi terk etmeye müsait kişiliklerde birini eş seçeriz ve bu sefer muradımız kazanmaktır. Geçmişte hükmümüz geçmedi ama bugün başaracağız. Giden dönecek ya da gitmekle tehdit eden terk edemeyecek. Hem gideni bekleyiş çok tanıdık hem de göndermemek için direniş. Ne yaparsam, nasıl bir eş olursam benimle kalır? Bu benim suçumsa nasıl telafi edebilirim. Çabalarız, çabalarız, çabalarız… Daha iyisini hak ettiğimiz aklımıza bile gelmez. Kendimizi düzeltip olayı yönlendirmeyi, kontrol etmeyi hedefleriz… Olmadı mı başaramadık mı? Bu kez de başka bir eşte ama aynı dinamiklere sahip birinde hikâyeyi yeniden sahneler ve kendimizi onarma işine gireriz. Bu döngüyü ne zaman fark ederiz, sorgularız, duygularımızı dinleriz, çözümleriz o zaman geçmişin yanlış ve acı veren kalıplarını bir yana bırakır, kendi gerçek hikâyemizi oluştururuz. Aksi takdirde geçmişin gölgesinden kurtulamayan ilişkiler içinde kontrolümüzü yitirmiş bir halde buluruz kendimizi ve buralar gerçekten tehlikeli alanlardır. Çünkü artık sevgiyi istemeyiz, ona muhtaç oluruz. İlgi görmeyi arzu etmeyiz, ilgi görmeye tutkuyla köle oluruz. Fark edilmek için bağırır, haykırır, kendimizi yerden yere atar, çırpınır hatta intihara teşebbüs ederiz… Bitmesi ve gitmesi gerekenlere izin vermek konusunda ruhsal olarak olgunlaştıkça; artık sevgilinin gitmesini, ihmal etmesini ya da meşgul olduğu için arayamamasını çocukluğumdaki terk edilmişlik hissinden ayırmayı öğrenirim. Bunun yerine duyduğumuz kızgınlığı ya da kederi tek başımıza hallederiz. O zamanlar muhtaçtım çünkü çok küçüktüm. Annem odadan çıksa beni terk etti zannederdim. Yaşamam için varlığı elzemdi. Oysa şimdi bir erişkinim, sensiz de devam edebilirim diyebilmektir geçmişin gölgesinden kurtularak özgür ilişkiler yaşayabilmek… Kaynaklar: 1. Tezcan, Bahar. İmkânsız İlişkilerden Mümkün ilişkilere, İstanbul, Küsurat Yayınları, 2019. 2. Richo, David. Geçmiş Şimdi Olduğunda, İstanbul, Kuraldışı, 2019. 3. Hendrix, Harville. Hakettiğiniz Aşkı Yaşayın, İstanbul, Sistem yayıncılık, 2008 Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı
Çocuğunuzu Överken Gizli Tuzaklardan Kaçınmak
Çocuğunuzu cesaretlendirmek için, yaptıkları olumlu davranışları ödüllendirerek daha sık yapmalarını sağlamak için, onunla gurur duyduğunuzu göstermek için… Birçok farklı nedenle ve aslında hep iyi bir niyetle çocuğunuzu övüyorsunuz. ‘Çocuğumu övmenin ne gibi bir zararı olabilir, artık her şeye bir kulp bulunur oldu’ gibi düşünceleriniz olabilir. Çocuğun gösterdiği çabanın, yaptığı iyi davranışların ebeveynleri tarafından görülüp, desteklenmesi ve övülmesi pek tabi çocuğun davranışlarının olumlu şekillenmesinde ve kendine güvenin oluşmasında çok önemli faktörler. Fakat çocuklarınızı ne zaman ve ne şekilde övdüğünüz, bu övgünün pozitif bir etki mi yoksa çocuk için neredeyse cezalandırıcı bir etki mi yaratacağını belirliyor. Övgüyü en yararlı şekilde kullanmak için öneriler Övgünüz Ayrıntılı Olsun: ‘Sen çok zekisin’, ‘Mükemmelsin’, ‘Aferin benim çocuğuma’, ‘Güzel kızım-yakışıklı oğlum’ gibi çocuğun hangi davranışı ile övüldüğünün farkına varamayacağı, üstelik çocuğun üzerine yük bindiren basmakalıp övgüler yerine hangi davranışını tekrarlamasını hedefliyorsanız bu davranışa yönelik ayrıntılı övgüleri tercih edin. Emeğini Övün: Çocuğunuz size yaptığı bir resmi gösterdiğinde veya çok çalıştığı sınavdan aldığı yüksek notu söylediğinde çocuklarınıza övgünüz her zaman gösterdiği çaba ve sürece yönelik olsun. Ortaya çıkan sonuç değil, çocuğunuzun gösterdiği emek kıymetlidir. Başarıyı (notu, güzel resmi vs.) övdüğünüz zaman çocuğunuz bunu, sizin ancak yüksek beklentilerinizi karşılayabildiği zamanlarda sevildiği ve saygı duyulduğu şeklinde yorumlayabilir. Sonuç odaklı bu övgü biçimi çocuğu hep en iyisini yapması gerektiği şeklinde bir performans kaygısına ve başarılı olup olamayacağından emin olamadığı yeni merak alanlarına yönelmekten de alıkoyabilir. Örneğin bir önceki sınavından yüksek not almış ve ailesi tarafından notu ile ilgili övgüler toplamış bir çocuk için, ‘Sonraki sınavımdan ya düşük alırsam?’ stresi çalışma motivasyonunu arttırmak yerine azaltır ve çocuğunuzun kendine güvenini arttırmak isterken azalmasına neden olabilirsiniz. Övgünüze Sen Sözcüğü ile Başlayın: Bu şekilde çocuğunuzun kendi iç dünyasına bakmasını ve kendi kendine gurur duyabilmesini sağlamakta ona yardımcı olursunuz. Bu sayede çocuk iyi şeyler yapmak için etraftakilerin alkışlarına bağımlı olmaz ve kendini takdir edebilmenin özgürlüğünü fark eder. Başarının tekrarı için en önemli nokta içsel motivasyondur. Örneğin ‘Sen çok uzun bir süre bırakmadan resim yapabildin’ gibi cümleler onun kendi çabasını ve sonucunda ne hissettiğini görmesinde yardımcı olur. Kıyaslama Yapmayın: Başka arkadaşları veya kardeşiyle kıyaslanarak diğerlerinden daha iyi yaptığı için övülen bir çocuk için artık önemli olan artık yaptığı şey değil, galibiyet ve dışarıdan gelecek olan övgüdür. Rekabete dayalı övgüler kısa süreli motivasyonu arttırsa da çocuğun içsel motivasyonunu azaltır. Her Yaptığını Övmekten Kaçının: Çocuğunuzun doğal olarak yapması gereken sorumluluklarını yaptığı için övgü alması, zamanla yaptığı çoğu şey için övgü beklemesine ve övgü gelmeyen şeyleri yapmak istememesine neden olabilir. Yaptığı Davranışın Diğerleri Üzerindeki Etkisini Övün: Eğer çocuğunuz, sosyal ilişkiler ile ilgili bir şey yaptıysa (örneğin sevdiği bir oyuncağını arkadaşı ile paylaşmak, bir yaşlıya yardım etmek gibi) yaptığı davranışın etkisini vurgulayın. Örneğin yaşlı amcanın yüzüne bak, ona yardım ettiğin için çok mutlu görünüyor’ gibi cümleler hem çocuğunuzun davranışlarını olumlu olarak pekiştirir hem de empati becerisini geliştirir. Etkileri övmenin sadece sosyal davranışlarında olmasına dikkat edin. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Korona Günlerinde Ebeveynlik
Korona Günlerinde Ebeveynlik Koronavirüs, sosyal mesafe, sosyal izolasyon, karantina… Bir hafta önce bunlar bize uzak ve bilmediğimiz terimlerken, şu anki dönemde sosyal medyamız, günlük konuşmalarımız, televizyonlarımızda sürekli olarak konuşulan ve maruz kaldığımız konular oldu. Sürekli olarak saatlik bile değişen bu gündemde tekrar tekrar bilgileniyoruz. Bütün planlarımız, günlük rutinlerimiz, beklentilerimiz çok kısa zaman aralıklarıyla değişiyor. Bu belirsizlik halini bütün toplum olarak yaşadığımız günlerden geçiyoruz. Okulların kapatıldığı, bazılarımızın işlerini evden yönettiği bu dönemlerde Koronavirüs ve ebeveynlik hakkında birçok yazı yazıldı, birçok uzman çocuklarımıza bu hastalığı nasıl anlatabileceğimiz, okulların kapatılması hakkında çocuğumuzla nasıl konuşacağımız hakkında çok yardımcı olacak bilgiler paylaştı. Ben de bu yazımda çocuklarımızın bu belirsizlik dolu süreçte evde geçirdikleri vakitleri bir ebeveyn olarak nasıl ele alabiliriz hakkında yararlı olacağını düşündüğüm ipuçlarını paylaşmak istiyorum. Sohbet başlatmaktan korkmayın. Unutmayın ki Korona gündemi hakkında sürekli olarak yeni bilgilere maruz kalıyoruz, telefonda sevdiklerimizle kaygılarımız hakkında konuşuyoruz, televizyonlarımızda yeni haberler gelmeye devam ediyor ve biz fark etmesek bile çocuklarımız bunların hepsini duyuyor, gözlemliyor ve bunlara maruz kalıyor. Çocuklar gözlemleme konusunda hepimizden daha başarılıdır fakat ne yazık ki yorumlama kısmında çok iyi değiller. O yüzden günlük olarak çocuğunuzla Korona hakkında sohbetler başlatıp, yeni öğrendiği bilgileri, bu bilgileri nasıl yorumladığını sorun. Yanlış yorumladığı hatalı bilgileri düzeltin. Aklında olan soruları size sormasını sağlayın. Bu konuşmayı yapmadan önce kendi kaygınızı yatıştırdığınızdan, samimi ve kısa cevaplar verdiğinizden, sormadığı bilgilere onu maruz bırakmadığınızdan emin olun. Unutmayın ki çocuğunuz yaşadıklarına karşı verdiği tepkileri sizin tepkilerinize göre şekillendirir.Cevaplarını bilmediğiniz soruları sorduklarında bilmiyorum demenizde hiçbir sakınca olmadığı unutmayın. Virüs üzerindeki gücünü vurgulayın. Çocuğunuzun virüs karşısında kendini/sizi güçsüz ve pasif hissetmesini engellemek için hepinizin virüsün yayılmasını engellemek için çalıştığınızı vurgulayın. Aldığınız önlemlerin (el yıkamak, sosyal mesafeyi arttırmak, sağlıklı beslenmek gibi) ne kadar güçlü olduğunu, bu sayede bütün insanlara iyilik yaptığınızın altını çizin. Çocuğunuzun yaşına göre aileniz, virüsle savaşan süper kahramanlara dönüşebilir. Hayatında değişen şeyleri vurgulayın. Okullar tatil edildi, belki arkadaşları ile yaptığı buluşma planları, sinemada gitmeyi kararlaştırdığınız film, belki arkadaşının veya kendisinin doğum günü partisi iptal edildi. Bu değişikleri vurgulayın ki bu konular hakkındaki duygu ve düşüncelerini ifade etmesi için çocuğunuza alan yaratmış olun. Unutmayın bu iptaller ve değişimler engellenmişlik hissettirir ve engellenmişlik karşısında öfkelenmesi, üzülmesi, çaresiz hissetmesi beklenen tepkilerdir. Çocuğunuzun öfkesini dindirmeye çalışmak yerine ‘Evet, arkadaşının doğum gününe gidemiyor olmak seni çok sinirlendirdi.’ Gibi cümlelerle duygusunu anladığınızı belirten cümleler kurmak çocuğunuzun kendisini iyi hissetmesinde daha çok etkilidir. Bu sayede kendini sizin tarafınızdan anlaşılmış ve kabul görmüş hisseder. Çünkü bunlara ağlamakta, sinirlenmekte hatta bazen birazcık bağırmakta bir sıkıntı yok.Çocuklarımız sadece küçük saf değiller bütün bu yapamadıkları şeyleri iyi ki yapamadıklarını düşünmelerini beklemek ütopik olacaktır. Aynı kalan şeyleri vurgulayın. Çocuklar da bizim gibi hayatları rutin ve öngörülebilir olduğu zaman kendilerini daha rahat hissederler. Hayatlarında değişmeyen şeyleri vurguladığınız zaman alışkanlıklarının bazılarını devam ettirebiliyor olduklarını fark etmek tehlike hissini azaltır. Kahvaltıda hala yumurta yiyeceğini bilmek, yatma saatinin değişmeyeceğini bilmek çocuğunuzu rahatlatır. Yeni rutinler oluşturun. Çocuklar ne yaşayacaklarını bildiklerinde kendilerini daha rahat ve güvende hissederler. O yüzden saat saat sıkı planlar olmasa da çocuğunuzla birlikte evde geçirdikleri bu günlerde neler yapabileceği hakkında bir çizelge oluşturun. Oyunlar, evde yapabilecekleri dans, spor gibi aktiviteler, film izlemek, ders çalışmak, resim yapmak, kitap okumak, müzik dinlemek gibi aktivitelerin içeriği değişecek olsa bile günün hangi zamanlarında yapacağına birlikte karar verin ve bir çizelge oluşturun. Bu çizelgeyi buzdolabı gibi bütün aile fertlerinin göreceği bir yere asın. Çocuğunuz okuma yazma bilmiyorsa bu çizelgeyi küçük resimlerle de oluşturabilirsiniz. Bu çizelgeyi oluştururken, bütün günü farklı aktivitelerle doldurmak gibi bir hedefiniz olmasın, bu aktivite çılgınlığı hem sizi yorar hem de çocuğunuzun sıkılmasının engellenmesi yaratıcılığının gelişmesini de engeller. Belirli zamanlarda telefonunuzdan uzaklaşın. Çocuğuz size bir şey anlatırken veya oyun oynadığınız bir zamanda aslında tam olarak onunla olmadığınızı, onu hımm’layarak geçiştirdiğinizi ve o sırada sosyal medya ekranınızı aşağıya doğru kaydırdığınızı emin olun hemen fark ediyor ve kendini huzursuz hissediyor. Önerim telefonunuzu hiç elinize almamanız değil, sadece telefon kullanımınızı çocuğunuzla vakit geçirdiğiniz zamanlarda kısıtlamanız ve bu konuda ona açık ve net olmanız. Oyuna veya sohbet etmeye başlayacağınız zamanlarda ‘Şu an seninle vakit geçirirken telefonumun bizi rahatsız etmesini istemiyorum, onun için onu şuradaki masaya koyacağım’ veya ‘Birkaç dakika sonra telefonuma bakacağım, o esnada seninle ilgilenemeyeceğim’ gibi ifadelerle hem kendinize hem çocuğunuza bu sınırları çizebilirsiniz. Oynayabildiğiniz kadar oyun oynayın! Çocuklar endişe ve korkularını bizim kadar rahat söze dökemezler. Onların en rahat hissettikleri ve uzman oldukları dil oyun dilidir. Çocuğunuzun yanına oturun ve kurallar koymadan, yönlendirmeden kendinizi onun oyununa bırakın. Bırakın Spiderman virüsü ağlarıyla çevirsin, Elsa virüsü dondursun ve çocuğunuz oyununda virüse dair olan korku ve öfkesini çıkartsın ya da belki oyuncak hayvanları birbiri ile buluşmaya okula gidecekler. Siz müdahale etmeden, çocuğunuzun istediği gibi oyununu sürdürdükçe kendi ihtiyacını oyununda canlandıracak, kendi problemlerini oyun yolu ile çözmeye çalışacaktır. Sizin oyundaki örtük anlamları anlamanıza veya bilmenize gerek yok, yanında ona destek olmanız yeterli olur. Bardağın dolu tarafını fark edin. Hepimizin dışarı çıkarken daha temkinli olduğu, bazılarımızın işini evden yürüttüğü bu günlerin hiç beklenmedik pozitif yönlerini de deneyimliyoruz. Belki uzun zamandır sizi rahatsız eden, hiçbir şeye vakit bulamamak, çocuğunuz ve aileniz ile doya doya vakit geçirememek problemimiz bu günlerde eskiye oranla çok daha azaldı. Çocuğunuz ile daha çok vakit geçirebiliyor olmanın sizin için ne kadar kıymetli olduğunu, evinizde birlikte bir şeyler yapıyor olmanın sizi ne kadar mutlu ettiğini çocuğunuz ile sık sık paylaşın. Unutmayın çocukların verecekleri tepkiler, ebeveynlerinin olaylara bakışı ve davranışlarına göre şekillenir. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Öfke Anlarında Çocuğa Nasıl Davranılmalı?
Çocuğunuz öfke krizleri yaşadığında, söylediğiniz her şeye hayır demeye başladığında, kendi isteklerinin olması için sizinle sıklıkla inatlaştığı zamanlarda, durduramadığınız uzun süreli ağlamalar yaşadığında onu sakinleştirmek ve bazen iletişim kurabilmek bile çok zorlayıcı ve çaresiz hissettirici olabiliyor. Peki, anne-babalar bahsettiğimiz ani öfke krizlerinde nasıl davranmalı? Öncelikle bu ağlama ve öfke patlamalarının neden kaynaklandığını anlamak bir adım olabilir. Çocuğunuz sizin gözünüzün içine baka baka size kızdırmak için bir şeyleri yapmıyor. Bunlar şımarıklık veya inat olsun diye yaptığı şeyler değil. Tam tersine size bakmasının nedeni ne yaşadığını bilmezken, anlamazken öfkesini nasıl durduracağını bilmezken sizden yardım istemesi. Bu bilinmezlikleri ancak sizin gözünüze bakıp anlamlandırabilecek. Çocuğunuzu tamamen memnun etmeye çalışmayın, edemeyeceğinizi kabul edin. Çocuğunuz bu kriz anlarında sizden pek çok farklı şey isteyebilir. Örneğin suyu getir diye ağlamaya başlayıp, götürdüğünüz zaman ‘istemiyorum, götür’ diye ağlamasına devam edebilir ve devamında farklı farklı şeyler istemeye ve onlardan da mutlu olmamaya devam edebilir. Burada yapabileceğiniz en önemli şey, çocuğunuzun asıl ihtiyacını görebilmek. Bazen anne- babalar çocukları mutsuz etmemek için yukarıda örneklediğimiz döngüye kendilerini kaptırıp çocukların bütün isteklerini yapmaya çalışırken, çocuğun yemek uyku gibi temel ihtiyacını gözden kaçırabiliyorlar. Çocuğunuzun ağlamaya da ihtiyacı olduğunu unutmayın. Zaman zaman sizin de ağlamaya ihtiyacınız olduğunu, ağlamanızın sizi rahatlattığı zamanları hatırlayın. İşte tam olarak çocuğunuzun da bazen ağlayarak, huysuzluk yaparak duygularını ifade etmeye ve sonrasında rahatlamaya ihtiyacı var. Siz sürekli onu mutlu etmek için bir şeyler yaptığınızda, kafasını dağıtmaya çalıştığınızda aslında çocuğunuzun duygularını yaşama ve kabul etme ve sonrasında kendi kendine rahatlama ihtiyaçlarını elinden almış oluyorsunuz. Yani aslında bazen, çocuğunuz için yapabileceğiniz en iyi şey hiçbir şey yapmayıp, onun yanında olmaktır. Yapmanız gereken onun yanında oturmak, sarılmak, bu yaşadığı öfke ve ağlamaların normal olduğunu onlara hissettirmek, çocuğunuzun duygularından korkmadığınızı, rahatsız olmadığınızı ve her duygusuyla onu sevdiğinizi çocuğunuza hissettirmektir. ‘Biliyorum zorlanıyorsun, ağlayabilirsin ben yanındayım.’ ‘Biz yanındayız, biz sana destek olacağız.’ ‘İstediğini yapmadığımız için bize kızgınsın. Ağlayabilirsin, haklısın.’ ‘Şimdi sen benim yanımda ağlarken, yavaş yavaş daha iyi hissedeceksin.’ gibi cümlelerle onun ağlamasını kabul ederek yaklaşmanızın inanın çok faydası olacaktır. Sadece bu yöntem ve kabulle bile ne kadar çok krizi engelleyebildiğinizi fark ettiğinizde şaşıracaksınız. Denediğiniz yollar çocuğunuzu rahatlatamıyorsa ve bu öfkeli hali uzun süredir devam ediyorsa psikoloji alanındaki bir uzmandan yardım almayı unutmayınız. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Yas
Kayıp denince aklımıza ilk olarak sevdiğimiz birinin ölmesi gelse de, ayrılıklar, boşanmalar ve var olan bir rolümüzü veya becerimizi yitirdiğimiz işten atılma, emekli olma, yaşlanma ve hastalanma gibi yaşadığımız durumlar da kayıptır. ‘Yitim can yakıcı bir armağandır.’ (Vamık Volkan) Kayıp anne rahminde başlar. Bizi çepeçevre saran güvenli ortamımızdan çıkarız. Kaybederek doğarız, diyebiliriz. Kayıplarımız aynı zamanda şansımızdır. Büyümek bir kayıptır, çocukluğumuzu kaybederiz. Evlenince bekâr hayatımızı kaybederiz. Anne olduğumuzda anne olmadan önceki ritüellerimizi kaybederiz. “Ölüm kayıpların en somut ve en acı olanıdır. Ölüme karşı verdiğimiz tepkilerimizde farkında olmaksızın, geçmişimizdeki yarım kalmış, dayatılmış ya da aceleye gelmiş ayrılıklarımızın bilinçaltımızdaki kalıntılarını da bir arada yaşarız. Yas tutma, sadece ölüme karşı verilen bir yanıt değildir. Yas tutma herhangi bir yitim ya da değişikliğe verdiğimiz psikolojik yanıt ve iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmemiz için yaptığımız uzlaşmalardır.” (Gidenin Ardından – VAMIK VOLKAN) Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde kaybımız sadece bir kişiyle sınırlı değildir. O kişiye hayatımızda verdiğimiz roller, birlikte yaşanacak geleceğe dair hikâyeler, kendimizin ona karşı rollerini de kaybederiz. Dahası kaybettiğimiz nesne ile birlikte benliğimizi de kaybederiz. Yas eski kimliğe dönüş değil otantik yeni bir kimliğin inşasıdır. Kişi bir daha asla eski ben olmaz, eski kimlik kayıp tarafından yok edilir. Yas süreci aynı zamanda kendiliğimizi yeniden inşa sürecidir. Bu yüzden yaşanması ertelenmemeli ve yasa izin verilmedir. Ölüm dışındaki bazı önemli kayıplar da duygusal anlamı nedeniyle yas reaksiyonu gelişmesine neden olur. Eş ya da sevgiliden ayrılmak aynı bir yakının kaybı gibidir. Bu defa kayıp ölüm yoluyla değil ayrılıkla yaşanmıştır. Yine bir yas reaksiyonu görülür. Öncelikle olaylara inanamaz, şok ve şaşkınlık, ardından öfke ve pazarlık evresi gelir. Öfke döneminde onun sevmediği yanlarını büyütür. Sonra gelen pazarlık aşamasında “Keşke şöyle yapsaydım ya da yapmasaydım?” gibi hesaplaşmalar yapılır. Kaybın fark edilmesi ile çökkün, depresif duygulanım yaşanır. Sonunda, kabullenme ve yeniden hayata dönüş olur. Bazen kişi ayrılık acısına dayanmak için hemen yeni bir ilişkiye başlar. Bu yas sürecini engeller, olumsuz duygu yükünün birikimi çoğunlukla başka psikolojik sıkıntılar şeklinde açığa çıkar. Yas tutma yitimin sonrasında yaşanan doğal bir süreçtir. Zorlayıcı ve streslidir, ancak hastalık olarak ifade edilmemesi gerekir. Yas sürecinde gösterilen tepkiler bireyseldir ve kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte, bir grup ortak bedensel, bilişsel, duygusal ve davranışsal belirtiler görülür. Bu ortak belirtiler; Nefes alamama, boğulacakmış gibi olma, her an tetikte olma hali, iştah artması/ azalması, çabuk yorulma gibi fiziksel belirtiler, Şok, üzüntü, öfke, suçluluk, kaygı, korku, yalnızlık, yorgunluk, çaresizlik, isteksizlik, umutsuzluk gibi duygusal belirtiler, İnanmama, dikkat dağınıklığı, hatalı/çarpık düşünceler, unutkanlık, rahatsız edici düşünce/rüya gibi bilişsel belirtiler ve Dikkatsizlik, uyku ve iştah problemleri, alkol ya da madde kullanımı, sosyal çevreden veya kaybedileni hatırlatıcı uyaranlardan kaçma gibi davranışsal belirtilerdir. Patolojik Yas Tepkileri Kronik Yas: Çok uzun bir süre ve yeterli bir sonuca ulaşamadan yas tutmanın sürdüğü bir haldir. Gecikmiş Yas: İnhibe edilmiş, bastırılmış ya da ertelenmiş yas olarak da tanımlanır. Kişi kaybından sonra bir duygusal tepki vermiştir, ancak bu tepki kayıp için yeterli düzeyde olmamıştır. İleriki yıllarda yaşanan başka bir kayıp durumunda kişi yas tepkisi gösterir. Fakat belirtinin şiddeti gerekenden fazladır. Abartılı Yas: Normal yas tepkisinin daha yoğun ve abartılı bir şekilde yaşanmasıdır. Kişi belirti ve davranışlarının yaşadıkları kayıpla ilgili olduğunun farkında olabilir. Maskelenmiş Yas: Hastalar yakınmalarının kayıpla bağlantılı olabileceğinin farkında değillerdir. Kayıp sırasında ya yas yaşanmamıştır, ya da yasın ifade edilmesi bastırılmıştır. Maskelenmiş yas tepkileri, fiziksel ve ruhsal bir belirti şeklinde veya maladaptif davranışlar şeklinde görülür. Yas ve psikoloji Yas süreci, sıklıkla kayıp acısını ya da bununla baş etmeyi tecrübe etmemiş kişiler tarafından anlaşılması oldukça zor, yalnız yaşanan, gizli ve mahrem kalmış bir alandır. Yas terapisi, yas sürecinin yeteri kadar uygun biçimde ve doğal akışı içinde yaşanmasını amaçlar. Danışanın kayıpla ilgili çözülmemiş duygularını çözmek ve yası tamamlama sürecinde, kişinin sıkıntılarıyla başa çıkma becerilerini arttırmak ve normal hayata dönmesini sağlamak amaçlarını taşır. Komplike yas belirtilerini azaltmak bu sayede mümkün olur. Komplike yas ağır yaşanan ve işlevsiz davranışların göründüğü ve matemi yaşayıp tamamlama sürecine gitmeyi engelleyen bir durumdur. EMDR Terapisi ve Yas Bedenimizde bir yara meydana geldiğinde bedenimizin bu yarayı iyileştirme gücü vardır. Kayıplarımız da bizim ruhumuzdaki yaralardır. Zihnimiz bu yarayı iyileştirebilir. Ancak bazı olumsuz yaşantılar iyileşmemize engel olur. Sağlıklı bir yaslanma süreci için EMDR Terapisi ile iyileşmeyi engelleyen olumsuz anlar çalışılır. Bilişsel Davranışçı Terapi ve Yas Ölüm ve ya kayıp bireyde çok temel olan dünya, diğerleri ve gelecek hakkındaki düşünce sistemimizi yaralar. Bilişsel yaklaşıma göre patolojik yas, aşırı duygusal tepkiyle birlikte, bu çarpıtılmış düşüncelerden şekillenir. Bilişsel Davranışçı Terapi bu çarpıtılmış düşüncelerle çalışır, kişinin davranışçı yaklaşımla çevresi ile adaptasyonu yeniden sağlanır. Duygu Odaklı Terapi ve Yas Kayıp beraberinde baş etmesi güç duygular bırakır. Acı, suçluluk, öfke, üzüntü gibi… Istıraba dönüşen bu acılar tıpkı bir beden ağrısı gibi bedenimizde tezahür eder, kalbimiz ağrır, yüreğimiz yanar, göğsümüz sıkışır. Bu duygular sağlıklı bir şekilde yaşanmaz ise yaşayamadığımız yas süreci hayatımızda somatik yakınmalara, depresyona ve başka duygu regülasyon bozukluklarına dönüşebilir. Duygu Odaklı Terapi bu duyguların hissedilmesi, ifade edilmesi anlamlandırılması için bize eşlik eder. Hangi Durumlarda Yas Deneyimi Yaşanabilir ve Psikolojik Destek Alınabilir? Hayatın akışını değiştiren olaylar ve durumlar Ani bir kötü haber almak Kazalar ve ölümler Tıbbi bir tanı almak Kronik rahatsızlıklar Mental yetersizlikler Kürtaj ve düşük Ayrılık Boşanma Gerçekleştirilememiş istekler Hayal kırıklıkları
Geçmiş Geçmiş midir?
Hepimizin büyürken ötekilere ihtiyacı vardı; annemize, babamıza, kardeşimize, bakıcımıza, yakın çevremizdeki insanlara… Dünyayı, kim olduğumuzu onlar aracılığıyla öğrendik. Belki şu an büyüdüğümüz o evin, ebeveynlerimizin kilometrelerce uzağındayız ya da çocukluğumuzun üzerinden yıllar geçti… Belki şu anda çocukluğumuzu özlüyoruz belki de hiç hatırlamak istemiyoruz. Peki, geçmişi geri getirebilir miyiz? Evet getirebiliriz… Çünkü hepimiz büyücüyüz, her gün birbirimizi, kendimizi büyülüyoruz… Doğduğumuz evi, içinde yaşanılan hatıraları, üzerimizde kalıcı etki yapan o insanları her an yanımızda taşıyoruz. Üstelik bu evin içinde yaşadığımız hayal kırıklıkları, karşılanamayan ihtiyaçlarımız, eksik kalan bilinçdışı ihtiyaçlarımız, ebeveynlerimizle yaşadığımız çözümlenmemiş sorunlarımız ne kadar çoksa o kadar çok büyü yapıyoruz. Eksik olan yanlarımızı tamamlamak için oynadığımız bu büyü oyununa aktarım diyoruz. Aktarım hayatımızın geçmiş dönemlerinde kalmış kişilere özellikle ebeveynlerimize karşı hissettiğimiz duyguların, yaklaşımların, beklentilerin, algıların, tepkilerin, inançların ve yargıların bilinçsiz bir şekilde yer değiştirmesi ve şu anda hayatımızda olan başka insanlara yönelmesidir. Bu büyüyü her an her yerde yapıyor olabiliriz ancak çoğumuz bunun farkında bile değildir, çünkü aktarım bilinçsizdir. Şayet ebeveynlerimden birinin özellikleri şu anda ki partnerime çok benzemiyorsa bunu fark etmemiz epey güçtür. Aktarım yaptığımızda görüşümüz bulanıklaşır. Geçmişin gözlükleriyle şimdiye baktığımızda karşımızdakinin yüzü geçmişteki birinin yüzünü alır, bulunduğumuz tarihten çok gerilere gideriz. Şu an işyerinde korktuğumuz patronun bir zamanlar biz bir cüceyken dev bir insan olan öfkeli babamız olması, benimle niye ilgilenmiyorsun diye öfkelendiğimiz eşimizin bizi eksik bırakan annemiz olması… Kulağa tuhaf gelse de tam da böyle oluyor. Karmaşık yaşam öykümüzde eksik kalan şeyleri, sevgililerimiz, çalışma arkadaşlarımız ve meslektaşlarımızla olan ilişkilerimiz aracılığı ile tamamlamaya çalışırız. Geçmişimizi konuşarak değil tekrarlayarak yaptığımız aktarım değerli bir armağandır. Çocukluğumuzun nasıl geçmiş olduğunun, ne tür etkileşimler yaşadığımızın, gerçekte neler olup bittiğinin, nasıl bir mutluluk içinde yaşadığımızın veya ne türlü bir mutluluğun özlemini çektiğimizin, nasıl bir cehennem ile lanetlendiğimizin veya bu cehennemden nasıl tam zamanında kaçtığımızın tüm bilgisini şimdimizde bulabiliriz. Yineleyen hikâyelerimize, yakındığımız şeylere, üzüldüğümüz film karelerine, özlem duyduğumuz sevilme ihtiyacımıza bakarak çocukluğumuza ışık tutabiliriz. Geçmiş en çok da eş seçimimizde, aşk hikâyelerimizde, partnerlerimiz ile yaşadığımız ilişki biçimimizde kendini gösterir. Âşık olduğumuz zaman zihnimiz çocukluğumuzda yarım kalan hesapları, eşler üzerinde tamamlamaya çalışır. Âşık olduğumuz insana karşı hissettiğimiz bütün olumlu hisler ve yüklediğimiz vasıflar aslında çocukluğumuzda etkisi altında kaldığımız insanların olumlu yanlarıdır. Çocukken yaşadığımız anlar, hisler ve bu hisleri oluşturan insanlara dair olumlu özellikler âşık olduğumuz kişide adeta bir araya gelmiştir. İlk etapta tüm olumlu yanlar açığa çıkarken, zamanla yaşanan çatışmalar olumsuz kişilik özelliklerinin de karşı tarafa yansıtılmasına neden olur. Davranış biçimleri olumsuza dönüp ilişki bozulmaya başladığında ise “Sen değiştin. Sen benim sevdiğim insan değilsin!”, şeklinde veryansınlar oluşmaya başlar. Aslında burada değişen âşık olduğunuz kişi değil, bizim onlara yüklediğimiz vasıfların niteliğidir. Olumlu atıflarımızın yerini, ebeveynlerimizin eksik bıraktığı yerler alır. Ebeveynlerimiz tarafından en çok da sevilmeye ihtiyacımız vardı. Ebeveynlerimizin bizi bu beş öğeyi karşılayarak sevmesi gerekirdi. Dikkate alınma, kabul görme, takdir edilme, şefkat görme ve olduğumuz gibi olmamıza izin verilmesi… Geçmişte bu ihtiyaçlarımız karşılanmazsa bu beş öğeyi başkalarında bulmaya çalışabiliriz ve bu makul bir yoldur. Fakat öncelikle kendi üzerimizde çalışmadıkça, geçmişin yasını tutmadıkça, sürekli olarak ve ısrarla eşimizden ihtiyaçlarımızı karşılamasını talep etmemiz muhtemeldir. Her ihtiyacımız karşılanmadığında hayal kırıklığına uğrarız. Bize zaman ayırmamış herkes için yas tutmaktansa, asıl zaman ayırması gereken ebeveynlerimiz için yas tutmak daha anlamlıdır. İhtiyaçlarımız hakkında ne kadar farkındalık kazanabilirsek kendimizin neyin üzerinde çalışmamız gerektiğini kavramamız, aktarımlarımızı geçmişe gömmemiz ve bizi gerçekten sevecek kişileri aramamız olasılığı o kadar güçlenir. İlişki kurma tarzımız bütünüyle daha az baskıcı ve daha rahat hale gelir. psikoloji ile gizli dertlerimizin neler olduğunu keşfetmemiz ve bunları iyileştirebilmemiz, hüzünlü bir tekrar olan aktarımı geçmişi yeniden kurmamıza yarayacak bir malzemeye dönüştürmekle pekâlâ mümkündür. Psikolojik özgürlük, geçmişimizin döküntülerinden, donatılarından kurtulmuş bir şekilde, geçmişimizin ve başkasının şimdi buradaki gerçekliğine girme cesareti bulduğumuzda gerçekleşir. Birbirimize an be an aktarım yaparken bizi yargısız ve beklentisizce dinleyebilecek terapistler bize ve bize olanlara ayna tutabilecek yegâne kişilerdir.
İş Yaşamında Negatif Stresten Pozitif Strese
Her işin belirli zorlukları vardır. Zaman zaman bu zorlukların üstesinden kolaylıkla gelirken bazı zamanlar zorluklar gözümüzde daha da büyür. Bazen de biz istemesek de bu zorlukların altında ezilebiliriz. Günümüz koşullarında iş hayatındaki zorlukları etkileyen en büyük etken stres olarak görülmektedir. Devamlı kayıp tehdidiyle yaşamak ve her an ne çıkacağı belli olmayan meslekler yoğun bir stres kaynağı oluşturur. Profesyonel hayatımızda, stresle başa çıkmak için stresi olmayan bir iş hayatı dilemek yerine, stresten yararlanıp lehimize değişen şartlar doğrultusunda hareket edebiliriz. Bu açıdan baktığımızda iş hayatında karşımıza çıkan stersi negatif stres ve pozitif stres diye ikiye ayırabiliriz. Negatif stres, suyun kayayı aşındırdığı gibi bizi de günden güne yıpratarak çalışma performansımızı olumsuz anlamda etkiler. Bu etkiler, fiziksel ve psikolojik olarak ortaya çıkabilir. Bedensel yorgunluk ve kas ağrıları fiziksel etkilenmenin başında gelir. Aşırı gergin olma ve öfke patlamaları da stresin bize bıraktığı psikolojik etkiler arasında yer alır. Pozitif stres ise, kişinin değişen koşullar karşısında çevreye uymasını sağlar, zaman zaman da iş yaşamında olumlu duygular uyandırır. Bir anlamda stres, kişiye heyecan verip harekete geçirir. Ve böylelikle çalışma hayatında yeni bakış açıları kazandırır. Stres sayesinde çevremizde ve kendimizde yenilikler yapabiliriz. Pozitif stres yaşadığımız sorunlar karşısında alternatif çözümler üretmemize imkân verir. Negatif stresi pozitif strese dönüştüren bireyler iş hayatındaki zorluklar karşısında daha dayanıklı ve daha güçlü olurlar. Stresi pozitife dönüştürmek için öncelikle strese yol açan olumsuz düşünceleri fark etmekte yarar var. Negatif strese neden olan olumsuz düşünce kalıplarını şu şekilde sıralayabiliriz: Genelleme: Hep, hiç, her zaman, hiçbir zaman gibi ifadeler bizi genellemelere götürür. Örneğin; “iş hayatı her zaman streslidir” gibi. Mükemmeliyetçilik: Mükemmel insan ve mükemmel iş hayatı yoktur. Bir çalışan ne kadar mükemmeliyetçi olursa iş hayatı o denli stresli olabilir. Siyah- Beyaz: Bir şey ya siyahtır ya da beyazdır diyemeyeceğimiz gibi, karşılaştığımız bir duruma ya iyidir ya da kötüdür diyemeyiz. Örneğin, çalışma hayatımızın iyi yönleri olabileceği gibi kötü yönleri de olabilir. Ne kadar farklı açılardan bakabilirsek stresimizin üstesinden o denli kolay gelebiliriz. Facialaştırma: Zaman zaman olayları felaketleştirme eğiliminde oluruz. Yaşanan olumsuz bir durumu dünyanın sonu gibi ya da ölüm kalım meselesi gibi değerlendirmek farkında olmadan facialaştırmaları doğurur. Olayları ve de kişileri facialaştırdıkça olumsuz düşünce ve buna bağlı olarak da olumsuz duygu ve davranışlar içinde oluruz. Meli ve Malı: Herkes beni sevmeli, kimse kimseye kötülük yapmamalı gibi ifadeler meli-malı kalıpları doğurur. Bu kalıpları kullandıkça olaylar ve kişiler karşısında beklenti çıtamız yükselir. Beklenti çıtamız ne kadar yükselirse beklentilerimizin gerçekleşmeme ihtimali de artar. Dolayısıyla meli-malı ifadeleri kullandıkça hayal kırıklığı yaşama ihtimalimiz de yükselmiş olur. Bu durumda stres düzeyimiz olumsuz olarak etkilenecektir. Fal ve Kehanet: Gelecek ile ilgili gerçekçi olmayan varsayımlarımıza gerçekmiş gibi inanıp, olumsuz düşünceler, olumsuz duygular ve olumsuz davranışlar sergileriz. Örneğin, “bu günüm kötü geçecek” gibi bir kehanetle güne başlamak stresli ve gergin bir gün yaşamamıza neden olabilir. Mutlaka ve Asla: Ne kadar çok mutlaka ve asla ile başlayan cümleler kurarsak çalışma hayatımızda o kadar çok stres yaşayabiliriz. Örneğin, “mutlaka işimi değiştirmeliyim” ya da “asla bu iş de başarılı olamam” gibi. Etiketleme: Olaylar ve durumlar karşısında zaman zaman kendimizi ya da çevremizdekileri etiketleriz. Ne kadar çok etiketleyici ifadeler kullanırsak önyargılarımız da o denli artmaya başlar. Örneğin; “iş hayatında kimseye güvenmeyeceksin” gibi. Bu şekilde bir yaklaşım sonucunda iş hayatımızda güvenmediğimiz insanlar karşısında strese girmemek oldukça zordur. Yukarıda geçen düşünce örneklerini bir çoğumuz farkında olmadan iş hayatımızda kullanabiliriz. Önemli olan bunları hiç yapmamak değil, bu şekilde düşündüğümüzde bu düşünceleri fark etmektir. Bu olumsuz düşünceleri fark ettikçe bu düşüncelerden uzaklaşacağımız için stresimiz ile daha kolay baş edebiliriz. Stresle başa çıkarken düşünceleri fark etmek kadar bu düşüncelere eşlik eden olumsuz duyguları fark etmek de önemlidir. Çalışma hayatımızda karşımıza çıkan negatif duyguları fark ettiğimizde bunları doğru yerde, doğru zamanda ve doğru kişilere ifade edebilmeliyiz. Görüldüğü üzere stres ile baş etmek için anahtar kelime “fark etmek”. Farkındalık seviyemiz arttıkça zorluklar karşısında daha güçlü oluruz. Önemli olan stres yaşamamak değil stres karşısında farkındalıklarımız ile güçlü kalabilmektir.
Aldatma Psikolojisi
İlişkiler aşk, arzu, sevgi, haz gibi duyguların yoğun hissedilmesiyle başlar. Fakat kabul etmek gerekir ki zamanla bu duyguların yoğunluğu değişebilir. Aldatma, tek bir sebeple açıklanabilecek bir olay değildir. Kişiden kişiye göre anlamlandırılması değişiklik gösterebilir. Aşk bitti, cinsellik yoktu, heyecan isteğime yenik düştüm, zaaflarımı kontrol edemedim vs.. Bazı kişiler için aldatma bir ilişkiyi bitirmek için kuvvetli bir sebepken, bazı kişiler için ilişkiye ikinci bir şans verilebilir. Maalesef bu konuda tek bir doğru yoktur. Aldatma deyince duygusal aldatma ve cinsel aldatma kavramları aklımıza gelmektedir. Kadınlara göre duygusal aldatma daha yaralayıcı olup, erkeklere göre ise cinsel aldatma daha tehdit edicidir. Aldatma bir bağlanma sorunudur. Özellikle narsisistik ve bağımlı kişilik yapısına sahip insanlarda daha çok görülür. Kendini büyük gören, eşinden üstün olduğunu düşünen kişiler kendilerini aldatmaya daha yakın görürler. İlişkideki sorunları çözemez, aynı zamanda da ayrılamazken; bir yandan sorunlardan dolayı aldatmaya sürüklenirken, diğer yandan da özgüven ve yalnız kalma kaygılarından dolayı ilişki veya evliliğini bitirememektedirler. Kişi aldatıldığında nedenini bilmek, öğrenmek ve çözmek ister. Aldatılan kişi kendini yetersiz, beğenilmeyen biri olarak görür. Bunun sonucunda haksızlığa uğradığını düşünen, öfkeli ve partnerine dokunmak istemeyen bir eş ortaya çıkar. Bazı durumlarda aldatılan kişi, sonuçlarını ve psikolojik etkilerini kaldıramayacağını düşünerek durumu reddeder. Bu durum ileriki yıllarda aldatılan kişi tarafından ısıtılıp ısıtılıp tekrar gündeme getirilir. Yani zamanında verilmeyen bir tepki, büyüyerek ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara yol açarak kendini gösterir. Her aldatma ilişkiyi bitirmeyebilir. Kişinin yaşadığı travmatik olayla baş edebilme becerisi, partnere olan güven, sevgi, ilişkiyi koruma ve kurtarma isteği ilişkinin iyileşebilmesi adına önemli kriterlerdir. İlişkiyi bitirmek aceleci bir karardır. Öncelikle aldatan kişi aldattığını kabul etmelidir. Daha sonra partnerler bu olayı kendi aralarında konuşmalı, anlamlandırmalıdır. Suçlamak ve hesap sormak karşı tarafı savunmaya geçirecektir ve amacına ulaşmayan bir konuşma olacaktır. Aldatılan kişi nedeni kendinde aramamalıdır. Çünkü bu bir bağlanma sorunu olup, aldatan kişi ile ilgili de olabilmektedir. Aldatma sonrası, en büyük sorun tekrar güvenmektir. Aldatan kişi, aldatılanın güven ihtiyacını gidermek için sabırlı olmalı, sık sık sorulacak olan sorulara karşı tutarlı olmalı, pes etmeden cevaplamalıdır. Aldatılan kişi, ne kadar merak ederse o kadar derine girer. Bir noktadan sonra herşeyi detayına kadar öğrenmekten vazgeçmeli, bildiği kadarıyla kabul etmelidir. Aksi takdirde sorunun ve merakın sonunun olmadığını bilmelidir. Aldatan kişi, bir an önce herşeyin normale dönmesi için aceleci davranmamalıdır. Aldatılan kişi, daha fazla detay talep ederse, bunlar açıklanmamalıdır. Bu zorlu süreçte birçok karmaşık faktör iç içe geçmiş bir şekilde rol oynadığı için hem aldatılan hem de aldatan eşin psikolojik yükü oldukça fazladır. Bu sebeple, her iki çiftin de bu süreci en az zararla atlatabilmesi için bir psikolojistten yardım almaları önemlidir. Aldatılan eşin yoğun duygularını, öfkesini, kafa karışıklığını yönetebilmesi için; aldatan eşin ise onu bu seçeneğe yönelten duygusal, davranışsal ve iletişimsel sorunlarını anlayabilmek ve bu faktörleri çözümleyebilmek için bir uzman yardımına ihtiyacı olabilir. Evliliğin sonlanacağı durumlarda bile, eşlerin bunu sağlıklı bir duygudurumuyla yapabilmesi noktasında da yine bir uzman desteğine başvurmak oldukça önemlidir. Uzman Klinik Psikolog Seren Akman









