Empati, birçok farklı tanımı bulunan bir terimdir. En temelde empati kognitif yani bilişseldir; kişi, karşısındakini tanır ve onun neler hissettiğini anlar. Aynı zamanda duygusaldır; bu noktada kişi karşısındakini anlamakla kalmaz, onunla duygularını paylaşır. Bilişsel ve duygusal sürecin aktarımı olarak empati; kendi düşüncelerimizden sıyrılarak karşımızdakini anlamamızı sağlamaktadır. Empati yoluyla başkalarının inançlarını, arzularını ve duygularını kendimizden bağımsız şekilde anlamaya çalışırız. Ancak bazı kişiler; karşıdaki insanı anlamayı, onun ihtiyaçlarına olumlu yanıt vermek ve kendi ihtiyaçlarını geri plana atmakla karıştırabiliyor. Kendini fena adını verdiğimiz bu şemanın empatiden ayrı olduğunu bilmemiz gerekir. Bu blog yazımızda empati mi yapıyorsunuz? Yoksa kendinizi feda mı ediyorsunuz? Sorularının yanıtlarını bularak içsel bir keşfe çıkacaksınız. Her Zaman Anlayış Gösteren ve Fedakarlık Yapan Taraf Siz Misiniz? Empati becerisi, sosyal hayat için oldukça gereklidir ve birçok problemi çözmemizi sağlar. Duygusal çatışmalarımızı önler ve daha iyi ilişkiler geliştirmemize yardımcı olur. Ancak; kendinizi karşıdaki insanın yerine koyarak, bireysel ihtiyaçlarınızı bir kenara bırakıyorsanız; karşıdaki insanın ihtiyaçlarını iyi anlıyor ve karşılamak için elinizden gelenin fazlasını yapıyorsanız, empati yapmayı biraz aşarak kendinizi feda ediyor olabilirsiniz. Bu noktada kendini feda şemasının ne olduğunu aktarmakta fayda var. Kendini Feda Şeması Fedakarlık ve kendini feda etmek arasında ince bir çizgi bulunmaktadır. Fedakarlık yaparak karşılıklı ilişkileri daha hoşgörülü ve iyi hale getirebilirsiniz ancak kendinizi feda ediyorsanız kendi ihtiyaçlarınızı göz ardı ederek yalnızca karşı tarafı düşünürsünüz. Burada en önemli kriter; kişinin kendisini zora sokup sokmamasıdır. Sizi sıkıntıya sokacak durumlarda dahi karşı tarafı anlıyor, ihtiyaç ve beklentilerini biliyor ve size uygun olmasa bile her şeye evet diyerek karşı tarafı düşünüyorsanız, kendinizi feda ediyor olabilirsiniz. Bu davranışların olumsuz bir başka sonucu daha vardır; beklentiye girmek. Kendisini karşı taraf için feda eden ve sürekli fedakarlık yapan bireyler, dile getirmeseler dahi karşı taraftan aynı davranışları bekleyebilirler. Ben senin için bu kadar şey yaptım! Peki ya sen? Sorusunun cevabını sıklıkla düşünürler. Yanıt olumsuz olduğunda ise içten içe büyük bir kırgınlık oluşur; buna rağmen karşı tarafa hayır diyememeye devam ederler. Aşırı Empati Sendromu Sonucu Kendini Feda Etmek Kendini feda şeması ile birlikte sınırı aşan empati tablosu; aşırı empati sendromu olarak adlandırılabilir. Aşırı empati sendromunda, empati yaparak kendi işlerinizi ve ailenizi aksattığınızı gözlemliyorsanız aşırı empati yapıyor olabilirsiniz. Aşırı empati sendromu ve kendini feda nedir? Bu sorunun en net ve temel cevabı şudur; sürekli karşı tarafın hislerini ve düşüncelerini önemsemek, başkalarının ne düşündüğüyle fazlaca ilgili olmak aşırı empati sendromu olarak adlandırılabilir. Kişilerin aşırı empati sendromunu eyleme dönüştürdükleri durumlar ise kendini feda olarak adlandırılabilir. Aşırı empati yapmak kişilerde aşağıdaki problemlere yol açabilir; Değersizlik hissi, Hassaslık, Diğer insanlardan fazla etkilenme, Aşırı duygusallık Sahip olunan tüm bu hisler kişilerin sosyal, aile ve iş yaşamlarını olumsuz etkileyebilmektedir. Aynı zamanda aşırı empati yapan bireyler kendi isteklerini, zevklerini ve hislerini her zaman ikinci plana atarlar. Kişinin gitmek istemediği bir yere sırf başkaları istiyor diye gitmesi aşırı empati sonucu kendini feda şemasına bir örnek olarak gösterilebilir. Bu durumda kişinin motivasyonu başkalarının onun hakkında ne düşüneceği ve nasıl hissedeceğidir. Başka bir düşünce ise karşı tarafın isteklerini yerine getirerek sevileceğine ve değer göreceğine inanmaktır. Kişiler değersizlik hissi sebebiyle ancak böyle sevilebileceklerini düşünürler ve bu sebeple istemedikleri şeyler yaparlar. Aşırı Empati Sendromu Sonucu Kendini Feda Şeması Neden Ortaya Çıkar? Her sendromun ortaya çıkışında belirli bir neden yatmaktadır. Aşırı empati sendromu da bir ya da birkaç farklı nedenden dolayı ortaya çıkabilmektedir. Erken çocukluk anıları bu sendromun gelişmesinde son derece önemli bir faktördür. Erken çocukluk anıları: 0-6 yaş döneminde, ailesi tarafından sevilmemiş ve değer görmemiş çocuklarda bu sendrom ortaya çıkabilir. Çocuklar değerli hissetmek için toplum yargılarını içselleştirir ve buna göre davranmaya çalışırlar. Bu davranışlar kendini feda şeklinde gerçekleşebilir. Toplumun davranışları pekiştirmesi: Toplumun geneli, aşırı empati sendromu dolayısıyla kendini feda eden kişileri yanında tutmaktan ve zaman geçirmekten hoşnut olur. Bunun sebebi dediklerinin koşulsuz ve şartsız yapılıyor olmasıdır. Bunu fark eden bireyler ise davranışlarını sürdürür. Kişilik Bozuklukları: DSM-5 Kategorisinde ve “tanılanamamış kişilik bozukluğu” altında değerlendirilen aşırı empati sendromu, başka kişilik bozukluklarına eşlik edebilmektedir. Örneğin borderline (sınırda) kişilik bozukluğuna sahip bireylerde fazla empati duygusu olduğu gözlemlenmiştir. Zaman zaman kendinizi fazlaca empati yaparken ve başkalarının düşüncelerini ve isteklerini son derece içselleştirirken bulabilirsiniz. Ancak onları anlamak ve anladığınızı hissettirmek yerine, size uymasa bile yardımcı olmak için fazla efor sarf ediyorsanız; bir uzmandan destek alarak bu durumun altında yatan sebeplerin tespit ve tedavi edilmesini sağlayabilirsiniz. Eğer siz de empati yapmak yerine kendinizi feda ettiğinizi düşünüyorsanız bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden ya da +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarından iletişime geçebilir ve profesyonel destek alabilirsiniz. psikolojist/Süpervizör Özgül Elitok
Çocuğunuzu Mu Büyütüyorsunuz, Çocukluğunuza Mı Dönüyorsunuz?
Günümüzde birçok ebeveyn çocuğunu büyütme aşamasında zaman zaman çeşitli araştırmalar yaparak hareket etmektedir. Özellikle anneler gebelik döneminde; belgesel izlemek, kitap okumak ya da uzman görüşlerini dinlemek gibi seçenekleri tercih ederler. Çocuk doğduktan sonra ise bazı şeyler planlandığı gibi ilerlemeyebilir. Anne çocukluk çağında ne yaşadıysa, ebeveynlerinin tutumu nasıl olduysa; bilinç dışı olarak çocuğuna da benzer bir davranışla yaklaşarak kendi çocukluğunda yaşadıklarını yansıtabilir. Çocukluğa Dönmek Ne Anlama Geliyor? Çocukluğa dönmek denildiğinde kastedilen, annelerin çocuklaşması ya da çocukça davranışlar sergilemesi değildir. Kısaca çocukluğa dönüş; anne tarafında çocukluk döneminde yaşanılanların, farkında olmadan çocuklarına yaşatılması olarak adlandırılabilir. Örneğin; çocukluk döneminde aşırı disiplinle büyümüş bir anne, kendi çocuğuna karşı da katı kurallar uygulayabilir. Çocuklar ve özellikle bebekler dertlerini anlatamazlar ve neden ağladıklarını anlamak da zor olabilir. Bu noktada olması gereken; annelerin çocuk duygularını daha iyi anlaması ve beraberinde davranışlarıyla düzenlemesidir. Çocuklarının bozulan duygu durumunu ses tonlarıyla, dokunuşlarıyla ve hareketleriyle stabil hale getirmeleridir. Ancak ebeveynleri tarafından bu ihtiyaçları karşılanmamış bir anne, kendi çocuğu ile ilgili ihtiyaçların ortaya çıkması halinde, bu ihtiyaçlara cevap vermekte hayli zorlanacaktır. Bu durum, çocuk ile arasında oluşacak bağı da olumsuz yönde etkiler. Aşağıdaki durumlar, anne bebek arasında bağı olumsuz etkileyen başlıca etkenler arasındadır; Anne çocukluğunda yaşından olgun davranışlar sergilemeye itildiyse, Kendi ebeveynleri tarafından duyguları anlaşılmadı ve düzenlenmedi ise, Çocukluk döneminde travmalar yaşadıysa, Kendi annesine güvenli ve sağlıklı bağlanmadıysa, çocuğuyla sağlıklı bir bağ kurması zor olabilir. Yaşadığı her neyse, anne çocuğunu yetiştirirken kendi çocukluğunun yansımasını görür ve bunun farkında olmaz. Çocukluğunuza Döndüğünüzü Nasıl Fark Edebilirsiniz? Zaman zaman çocuğunuza gereksiz yerde bağırdığınızı, onu anlamadığınızı ya da fazla tepki gösterdiğinizi hissediyor olabilirsiniz. Çocuk yetiştirmek konusunda okuduğunuz kitaplara ve edindiğiniz bilgilere rağmen doğru davranmadığınızı düşünmeniz oldukça doğaldır. Bu aşamada yapılması gereken ilk şey, farkındalık kazanmaktır. Bu davranışların çoğu, belki flash backlerle kendi annenizin size olan davranışlarını gözlerinizin önüne getiriyor olabilir. Bu durumda empati çok önemlidir. Bu davranışı anneniz size uyguladığında hissettiğiniz duyguları süzgecinizden geçirip çocuğunuzun neler hissettiğini anlamlandırmanız önemlidir. Çocuklukta Yaşananlar Nasıl Aşılabilir? Farkındalık kazanmak davranışlarımızı düzeltmeye yetmeyebilir. Belki bir süre davranışlarınıza dikkat edebilirsiniz ancak bilinç dışı olarak bu davranışlar hayatınızda yer etmeye devam edebilir. Çocukluğunuzdan kopyaladığınız, değiştirmek ve çocuğunuza daha doğru davranmak istediğiniz noktada çocukluğunuzla yüzleşmeniz, çocuklukta yaşananları aşmak için gereklidir. Geçmişinizde yaşadıklarınızla barışmak, gelecekte bu davranışları sergilememek için en önemli adımdır. Eğer geçmişinizi bırakamadığınızı ve farkında olsanız dahi kendinizi durduramadığınızı düşünüyorsanız www.psikolojiantalya.com adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Profesyonel destek almak hem bugününüzü hem de geleceğinizi daha berrak bir hale getirecektir. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç ÇALIŞKAN
Dinamik Aile Tipleri Nelerdir ve Çocukları Nasıl Etkiler?
Aile tanım olarak; anne, baba ve çocuklardan oluşan, toplumdaki en küçük sosyal yapı olarak ifade edilmektedir. Sosyal çevre, kültürel yapı ve alınan eğitimler çerçevesinde aile yapısı şekillenir ve dinamik aile tiplerinden birini oluşturur. Pek çok dinamik aile tipi mevcuttur ve bunları detaylı olarak ele almak önemlidir. Unutulmamalıdır ki her aile tipi, çocuklarda farklı etkilere sahip olabilir. Dinamik Aile Tipleri Nelerdir? Şizoid Aile Tipi: Bu yapıda dışarısı tehlikelidir. Aile bir arada olmadığında, aile bireyleri kendilerini kaybolmuş; bir arada olduklarında ise baskı altında hissederler. Fazla yakınlık kurmadan bir arada yaşarlar. Sıcaklık, sarılma, kucaklaşma yoktur. Eve arkadaş gelemez, arkadaşlara gidilemez. Derin hissedişleri yoktur, bütün duyguları “mış” gibi yaşarlar. Başkalarına heyecan veren şeyler onları etkilemez. Yakınlık ihtiyacı duymazlar. Şizotipal Aile Tipi: Bu aile tipinde de dışarısı tehlikelidir. Aile üyeleri bu dış tehlikelerden kendilerini ritüel davranışlar yaparak koruma ihtiyacında hissederler. Sağ ayakla çıkmak, kırılan bardağı üçlemek, terliklerin-çantaların ters olmaması bu davranışlara örneklerdir. Ayrıca pek çok sıra dışı batıl inanç bulunur ve bu inançların gölgesinde yaşarlar. Falcılar ve büyücülerden çıkmazlar. Ev ortamı dağınık, düzensiz ve pasaklıdır. Ailede iletişim duygu, düşünce ve davranış tutarlılığından kopuktur. Paranoid Aile Tipi: Bu yapıda aşırı güvenlik önlemleri vardır. Kuşku ve güvensizlik yüksektir. Hoşgörü, esneklik yoktur. Çocuğu hiçbir yere yalnız göndermezler. Arkadaş, TV, internet hep çocuğa zarar verebilecek nesneler olarak görülür. Beslenme, öz bakım, uyku gibi konularda katı bir tutum vardır. Çocuğun olumsuz davranışlarını unutmaz, her fırsatta yüzüne vururlar. Kontrol, eleştirel ve yargılayıcı davranışlar yüksektir. Narsisistik Aile Tipi: Baba etkin ve egemendir. Tek ve eşsiz otoritedir. Önemli olan babanın memnuniyeti, beğenisi, istekleridir. Çocuğun başarısızlığı ise anne ve babanın başarısızlığı olarak algılanır. Aşağılayıcı ve olumsuz davranışlar vardır. Antisosyal Aile Tipi: Ebeveynler kendi mağduriyetlerini, başarısızlıklarını diğerlerine acı çektirerek telafi etmeye çalışırlar. Ailede kavga ve şiddet vardır. Çocukların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdırlar. Katı ve şiddet içeren disiplin yöntemleri vardır. Üzüntü ve pişmanlık duymazlar. Sosyal kurallara karşı vurdumduymaz tavırlar sergilerler. Borderline Aile Tipi: Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen gergin ve tutarsız bir anne modeli vardır. Genellikle eş ilişkilerinde mutsuzlardır ve çocuğa yapışırlar. Çocuğu kendi uzantıları gibi görürler. İstedikleri sonuca ulaşamadıklarında farklı strateji denemek yerine, aynı stratejiyi daha fazla kullanırlar. Sağlıklı Aile Tipi: Ebeveynler çocuğun içsel potansiyellerine keşfe yönelik merak duygusu ile hareket ederler. Kurallar çocuğun gelişimine uygun, net ve açıktır. Aile üyelerinin duygusal ihtiyaçları göz ardı edilmez. Anne-babanın sevgi dolu bir otoritesi vardır. Anne Baba Davranışları, Çocukları Nasıl Etkiler? Çocuğun doğumu ile birlikte içinde bulunduğu aile iletişimi, hem bugünkü hayatını hem de gelecek yaşantısını doğrudan etkilemektedir. Hayata dair temel bilgileri öğrendiği anne ve babasının çocuğa karşı tutumu; hangi dinamik aile tipi içerisinde olduğunu belirlemekte ve bu iletişim, hem kişilik özelliklerine yansımakta hem de sosyal ve romantik ilişkilerindeki rolünü belirlemektedir. Bu sebeple; sağlıklı bir anne baba iletişimi ve sağlıklı dinamikleri olan bir ailede büyümek, son derece önemlidir. Eğer aile içinde sağlıklı bir iletişiminiz yoksa veya çocukluğunuzda sağlıksız bir aile yapısı içerisinde büyüdüyseniz ve etkilerini hala yaşıyorsanız, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Daha fazla bilgi almak için bilgi almak için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı
Kontrol İhtiyacı Neden Doğar? Neden Kontrol Ederiz?
Genelde hepimizin çevresinde ‘’Hiç kimse bir işi benim kadar ayrıntılı düşünemez ve daha iyisini yapamaz’’ diyen kişiler vardır. Her şeyin en iyisi olduğundan emin olana kadar tasarlar, uygular ve uygulatırlar. Hayli yorucu olan bu çaba, beraberinde pek çok kaygıyı getirir. Bu kaygının sonucu olarak da kişi herkesin ve her şeyin kendi kontrolünde olmasını ister. Yani; kontrol davranışının en önemli nedeni kaygıdır. Kaygıyı yönetebilmek için kontrol ederiz. Endişe, zorlantı, bunaltı, içten içe bir şeylerin kişinin ruhunu kemirmesi; kontrol etme davranışının içsel sebepleridir. Kontrol dışında gerçekleşen en ufak bir durum ya da değişiklik kişinin canını çok fazla sıkar. Kontrol etmeyi yaşamının en orta yerine koyan kişiler, en ufak bir aksilik veya engelle karşılaştıklarında ya da işler planladıkları gibi gitmediğinde; inanılmaz öfkeli, gergin ve kızgın bir hal alabilirler. Bu kişinin aile ve yakın çevresi; kişiyi tanıdığı ve bu sürece çok alıştıkları için anlayışlı davranabilirler. Ancak birey için iş ve sosyal hayat, davranışlarını bilmediği onlarca insanla doludur ve hayli zorlu geçmesi muhtemeldir. İçinde bulunduğu durum kişinin kendisini sürekli stresli hissetmesine ve fazlası ile yorucu ya da içinden çıkılamaz hale dönüşmesine neden olmaktadır. Kontrol etmekten yorulan ve artık buna dur demek isteyerek psikolojik danışmanlık alan çok fazla danışanımız var. Bu danışanlarımıza kontrol etmediğinizde ne olur? Sorusunu yönelttiğimizde genellikle; bir aksilik olabilir, istediğim gibi olmaz, hatalı olabilir, eleştirilebilirim, yaptıklarım beğenilmeyebilir. Gibi yanıtlar alırız. Bu yanıtlar da karşımıza diğer bir önemli sebep olan başarısızlık korkusunu çıkarıyor. Kişi hata yapmaktan ve yapılmasından ya da yetersiz kalmaktan öyle sine korkar ki, işi şansa bırakmaz. Detaylar, ayrıntılar önemlidir. Titiz, düzenli, planlı, programlı, mükemmeliyetçi, katı kuralcı yani obsesif kişiliklerdir. Eleştirilmeye ve yargılanmaya tahammülleri olmadığı için ya da en korktukları şey bu olduğu için sürekli kendilerini mükemmeli elde etmeye zorlarlar. Dolayısıyla her işi en ayrıntılı şekilde tasarlarlar ve kendileri halletmek isterler. Kimseye sorumluluk veremezler. Sorumluluk verdiklerinde de teslim aldığı işi tekrar kontrol ederler. Çünkü güvenemezler. Bu yüzden de beş kişinin yapacağı işi tek başına yapar, kapasitesinin üzerinde bir enerjiyle çalışırlar. Sürekli telaşlı ve panik haldedirler. Hem fiziksel olarak kendilerini çok yorarlar hem de zihinsel olarak çok doludurlar. Hep bir sorun çıkacak, yanlış olacak gibi düşüncelerle zihinleri olumsuzluklarla dolu olduğundan olumsuz duygulara sahiptirler. Öylece yıpratırlar, tüketirler kendilerini ve tabi sonunda da depresyon kaçınılmaz olur. Artık isteksiz, yorgun, hiçbir şeyden zevk almayan, çok hassas ve kırılgan biri olarak hayatlarına devam ederler. Tam da bu noktada bu ağır yüklerle baş etmeye çalışan kişiler, fizyolojik olarak da bazı sorunlarla karşılaşabilirler. Yorgun ve huzursuz hissetme, rahat uyku uyuyamama, sürekli düşünme, baş, omuz ve sırt ağrıları, nefes darlığı, terleme ve kalp sıkışması; kontrol davranışında bulunan kişilerin yaygın olarak yaşadıkları fizyolojik semptomlar arasındadır. Kontrol, yaşamımız için çok önemli bir kavramdır. Kişinin kontrol davranışı çok fazlaysa ve kişi bu davranışı esnetemiyorsa kontrolden çıkar. Bu da kaygı bozukluğu, panik atak, obsesif kompülsif bozukluk gibi sorunlara neden olur. Panik atak, kontrolü kaybetmekten korkar; obsesif kompülsif bozukluk da kontrolü hissedemez ve hissedebilmek için bir şeyleri kontrol eder. Aslında yine kontrolü yitirme duygusu ve kontrolü yeniden kazanma çabası vardır. Kişi, iç dünyasında kontrol edemediği duygu ve düşüncelerini, dışarıdaki semboller üzerinden kontrol etmeye çalışır. Yani; içsel sistemi sağlayamadıkça dış nesneleri kontrol etmiş olur. Saatlerce masayı düzenlemekle, evi temizlemekle, bir şeyleri istiflemekle uğraşır. Hatta bu tarz danışanlar terapiye önceden hazırladıkları notlarla gelirler. Seansı kontrol ederler, terapisti kontrol ederler, eşinin kıyafetini, çocuğunun yediği yemeği, personelin dosyasını, dosyanın simetrisini… Her şeyi kontrol ederler çünkü sistem, kontrol ettiği anda rahatlar. Ancak o da maalesef çok kısa sürer. Kişiler neden her şeyi kontrol etmek zorunda hissederler? Herkesin hikayesi farklıdır. Öncelikle kişiyi bu davranışa iten sebeplere odaklanmak gerekiyor. Örneğin; bir annenin sıklıkla çocuğunun yediği yemeğe karıştığını ele alalım. Şunu yemeli, bunu yememeli, bu kadar yemeli, sağlıklı bir kiloda olmalı vs. gibi sürekli olarak çocuğunu kontrol altında tuttuğunu düşünelim. Bu annenin çocuğunun yediklerine neden bu denli karıştığının altında yatan sebepleri araştırmak üzere çocukluk yaşantılarına ışık tutmak, çoğu zaman pek çok sorunun yanıtı niteliğindedir. Çünkü bu anne belki de çok kilolu bir çocukluk geçmişine sahip olabilir, arkadaşları onunla dalga geçmiş hatta lakap bile takmış olabilir. “Şişko patates, yağ tulumu…” Kendine bu lakaplarla seslenilmiş olması, bugünün annesinin çocukluk döneminde büyük bir utanç yaşamasına sebep olmuş ve kendini çok kötü hissetmiş olabilir. Ne giyerse giysin kendine yakıştıramamış, kendini beğenmediği gibi başkaları tarafından da beğenilmediğini hissetmiş olabilir. Alay edilmeye maruz kalmak, beğenilmemek kişiyi o zamanlar aşırı üzmüş olabilir. O küçük çocuk için şişmanlık bir travmaysa, yetişkinliğinde o yaralı yanını iyileştirircesine çocuğunun yemeğini kontrol ediyor olabilir ya da çocuğu da kendi yaşadıklarını yaşamasın diye çocuğunu korurcasına onun yediklerini kontrol ediyor olabilir. Ya da aslında hiç böyle bir travma yoktur, mükemmeliyetçi bir annedir ve her şey kitabına uygun olsun istiyor olabilir. Bir anne için çocuğunun sağlıklı beslenmesi elbette önemlidir. Ancak bu durum, kişi için büyük bir dert ise; kişi bu konuya çok fazla yatırım yapıyorsa, işler istediği gibi gitmediğinde perişan oluyorsa işte burada geçmişte bitmemiş işlere, çözümlenmemiş meselelere bakmak gerekiyor. Kontrol davranışıyla nasıl baş edilebilir? psikolojide bazı kuramlar erken dönem yaşantılara odaklanırken, bazı kuramlar da günlük hayattaki kaygının tetikleyicilerine ve obsesif düşüncelere odaklanır. Hangi yaklaşımla olursa olsun, amaç; kontrol ihtiyacının azaltılması ve kaygının işlevsel hale gelmesidir. Kontrol ihtiyacının arkasında yatan işlevsiz düşünceler yerine işlevsel olanları koymaya çalışırız. Terapide sorunun asıl kaynağı bulunduğunda, kişi bunlarla yüzleştiğinde ve hikayeyi anlamlandırdığında sistem rahatlar. Kişi gerçek duyguyu tanımlayabildiğinde hepimizin ihtiyaç duyduğu kontrol mekanizmasına sahip olmuş oluyor. Yaşam gerçekten kişinin kontrölündeyse kontrol etmeye çalışmaz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı
Lohusa Depresyonu
Hamileliğin ardından gerçekleşen doğum ve annenin bebeğini kucağına aldığı ilk andan itibaren anne için lohusalık dönemi de başlamış olur. Bu döneme aynı zamanda, fizyolojik, psikolojik, ilişkisel ve sosyal olarak pek çok değişimin aynı anda yaşandığı çok katmanlı bir evre de diyebiliriz. Dünyaya yeni bir hayat getirmek çok özel ve kıymetli elbette. Ancak annenin değişen hormonları ile birlikte yaşadığı uyku yoksunluğu ve duygusal kargaşa gibi durumlar neticesinde bu süreç, anne için oldukça zorlayıcı aynı zamanda. Halk arasında 40 gün olarak adlandırılan lohusalık dönemi, 6 haftalık bir zaman dilimini kapsar. Hamilelikte yükselen HCG, östrojen, progesteron, oksitosin ve relaksin hormonları, lohusalık döneminde eski seviyesine dönmeye başlar. Yeni doğum yapan çoğu anne genellikle bu dönemle birlikte ruh hali değişimleri yaşar. Ağlama nöbetleri, kaygı ve uyku güçlüğü gibi durumlar, doğum sonrası bebek hüznü olarak adlandırılır ve yeni anneler bu ruh halleriyle sıklıkla karşılaşır. Bebek hüznü genellikle doğumdan sonraki ilk iki ila üç gün içinde başlar ve iki haftaya kadar sürebilir. Bu büyük hayat değişimine hormanlardaki değişimler de eklenince, bu sürece uyum sağlamak her anne için zorlayıcı olabilir. Lohusa dönemi doğum yorgunluğu, tecrübesiz annenin bebeğin bakımı konusundaki kaygıları, tetiklenen yetersizlik duyguları, sosyoekonomik durum, annenin bu sorumluluklar karşısında eşinden ve çevresinden yeterli sosyal yardım almayışı, daha önceki sorunlu doğum tecrübeleri, kaybedilen bebek geçmişi, zor hamilelik gibi faktörlerin de etkisiyle, annenin bu döneme uyum sağlaması çok daha zor hale gelmektedir. Anne, bebeğinin doğumuna bilinç düzeyinde çok hazır olsa ve doğum sonrasındaki sorumluluklar çevresi tarafından çok yeterli bir şekilde desteklense bile annenin kendi arka bahçesinde kendisinin bile hatırlamadığı erken dönem travmaları, bebeğin doğumuyla tekrar tetiklenebilir. Örneğin; annenin istenmeyen bir bebek olması veya kendi doğum anının travmatik geçmesi gibi durumlar var olabilir. Bu durumlarda annenin bilinci kötü anıyı hatırlamıyor olsa bile bedeninin ve bilinç dışının hatırlaması, kendi doğum sonrası sürecine de negatif yönde etki edebilir. Her doğumda aslında anne, kendi kendini bilinç dışı olarak tekrar doğurduğu için o bitirilmemiş işler, halı altına süpürülmüş travmalar; bebeğin doğumuyla birlikte bir anda yeni annenin önüne serilebilir. Bütün bu etkenlere hormonal değişimler de eklenince, çok sayıda annenin karşı karşıya kaldığı lohusa depresyonunun yaşanmasına neden olabilir ve anne üzerinde çok ciddi etkiler bırakabilir. Lohusalık depresyonu, bir karakter kusuru ya da zayıflık değildir. Bazen sadece doğum yapmanın bir komplikasyonudur. Her on yeni anneden birinin lohusalık depresyonu yaşaması da bunun aslında utanılacak veya suçlu aranacak bir şey olmadığının kanıtıdır diyebiliriz. Doğum sonrası depresyonunuz varsa hızlı bir tedavi, belirtilerinizi yönetmenize ve bebeğinizle bağ kurmanıza yardımcı olabilir. Lohusa Depresyonu Belirtileri Lohusa depresyonu, lohusalık döneminde görülebildiği gibi doğumu takip eden ilk bir yıl içerisinde de ortaya çıkabilen bir depresyon çeşididir. Patolojik depresyon belirtilerinin yanı sıra, bu depresyon çeşidine özel semptomlar da eşlik edebilmektedir. Bu semptomlar; Annenin kendini güçsüz ve enerjisiz hissetmesi. Ağlama krizleri. Kendini değersiz hissetme. Bebekle yetersiz ilgilendiği düşüncesi. Sürekli uyuma isteği veya hiç uyuyamama. İştah kaybı veya normalden fazla yeme. Suçluluk duygusu. Sosyal izolasyon. Aşırı duygu değişimleri. Tüm bu belirtilerin yanı sıra lohusa depresyonunu ağır geçiren annelerde kendine veya bebeğe zarar verme, hatta intihar veya bebeği öldürme düşünceleri gibi uç semptomlar da görülebilir. Lohusa depresyonu, sanılanın aksine sadece anneyi etkileyen bir süreç değil, bir aile hastalığıdır diyebiliriz. Bu sürecin hem evlilik ilişkisine hem de bebeğin zihinsel ve psikolojik gelişimine uzun süreli etkileri olasıdır. Aileye yeni bir bebeğin katılması sorumlulukların arttığı zorlu ve stresli bir süreç iken, lohusalık depresyonu da eklendiğinde ilişkilerde kopma noktasına gelinebilmektedir. Bu dönemde genellikle her iki eş de kendisini çok yalnız bırakılmış, anlaşılmamış ve destek olunmamış hissedebilir. Annenin yaşadığı depresyon erkekler üzerinde kızgınlık ya da öfke gibi tavırlara da neden olabilir. Bu ciddi durumu anlamlandırmayan erkek, eşini; çocuğu ile yeteri kadar ilgilenmemekle, olur olmadık şeylere ağlayıp kızmakla, kendilerine kötü davranmakla suçluyor, bebekleri ile ilgili sorumlulukların kendi üzerine kaldığını düşünebiliyor. Aslında bu öfkenin altında eşine nasıl destek olacağını bilememe halinin getirdiği çaresizlik ve korku yatıyor olabiliyor. Kadın ise yaşadığı bu zorlu süreçte kendini yeteri kadar anlaşılmamış, çevrenin de etiketlemeleri ile birlikte daha çaresiz ve suçlu hissetme eğiliminde olabiliyor. Eşinin yeteri kadar destek ol(a)mayışı bu noktada ilişkide büyük bir kırılma anına neden olabiliyor ve doğumdan seneler sonra bile bu sürecin etkileri çift arasında görülebiliyor. Neyse ki bu zorlu süreci birlikte el ele atlatabilen çiftler de bulunmakta. Süreci birlikte atlatan bu çiftlerin aslında açık iletişime çok daha fazla önem verdiği ve zorlandıkları konularda uzmanlardan destek almaya daha açık olduklarını gözlemlemekteyiz. Bir anne depresyona girdiğinde, çocukları da acı çeker. Çünkü depresyon, ebeveynlerin bebekleriyle şefkatli ve istedikleri gibi bağ kurma becerilerini azaltır. Depresyon insanların duygularını ifade etme biçimini engeller ve davranışların değişmesine neden olabilir. Depresyonda olan anne ve babalar, depresyonda olmayan anne babalar kadar göz teması kuramaz veya gülümseyemez. Depresyonu olan birçok ebeveynin bebekleriyle oyun oynama, konuşma veya şarkı söyleme gibi olumlu etkileşim kurma olasılığı daha düşüktür. Bazı araştırmalarda, depresyonda olan annelerin bebekleriyle birlikte kendi dillerinde daha az duygu ve ifade kullandıklarını göstermektedir. Depresif ebeveynlerin çocuklarına karşı daha tutarsız olduğu da araştırmalar tarafından desteklenmektedir. Bu araştırmalarda; lohusalık depresyonu yaşayan annelerin bebeklerinin, bu duruma sahip olmayan annelerin bebeklerine göre daha az etkileşime girdiği, yaygara kopardığı, daha sık ağladığı ve daha yüksek düzeyde fizyolojik stres altında olduğu gözlemlenmektedir. Bu bebeklerin dil gelişimleri de yaşıtlarına göre daha yavaş gelişiyor. Anneler, depresyonun şiddetine bağlı olarak; doktor muayenelerini ayarlama, bir evi bebekler için güvenli hale getirme, mama zamanlarını ayarlama gibi temel çocuk sağlığı görevlerini yönetmekte bile sorun yaşayabilirler. Özetle, ebeveyn depresyonu sadece bir ebeveynin dünya algısını değil, aynı zamanda bir çocuğun içsel ve dışsal dünya deneyimini de etkiler diyebiliriz. Ebeveynler, çocuklarından ne kadar kopuk olursa; çocuğun yakın bağlar ve sağlıklı duygular oluşturamama riski o kadar büyük olur. Bütün bu zorlantılar erken dönemde bebeğin bağlanma biçimini de olumsuz etkiler. Bu durum, bebeklerin daha kaygılı veya kaçıngan bağlanma stiline sahip olma riskini artırır. Bağlanma biçimleri bütün hayatımız boyunca yakın çevremizle olan ilişki biçimlerimizi belirleyen davranışsal ve duygusal kalıplar olarak özetlenebilir. Lohusalık süreci de hamilelik süreci gibi anneye özeldir. Kimi anne, bu süreçleri çok rahat ve mutlu yaşarken kimi anne zor, sıkıntılı ve mutsuz geçirebiliyor. Ne olursa olsun, siz değerlisiniz ve tüm aile için değerli bir birey olduğunuzu unutmamalısınız. Anne için bebek elbette çok önemli ancak kendinize de vakit ayırmanız olmazsa olmazdır. Mutlaka düzenli beslenmeli ve küçük molalarla kendi isteklerinize yönelmelisiniz. Bu
Hayır Demekte Zorlanıyorsanız…
Ya yanlış anlaşılırsam, bana bir daha güvenmezse, bir daha benimle konuşmak istemezse, ayıp olmasın, beni terslemesin, küçük düşersem, ya reddedilirsem… Bu düşünceler size de tanıdık geldi mi? Sizinle paylaşılan bir konu, aslında sizin hiç hoşunuza gitmiyor ve tamamen karşı çıkmanız gereken bir konu olmasına rağmen siz tam olarak o düşünceyi savunuyormuş gibi davranıyorsunuz. Hayır diyemiyorsunuz ve bir şeyler sizi hep engelliyor. Engellediği gibi bir de sanki öyle düşünüyormuşsunuz gibi davranıyorsunuz. Onaylanmak istiyorsunuz, kabul görmek istiyorsunuz, başkaldırıyor gibi görünmek istemiyorsunuz, karşıdaki insanın tepkisinden çekiniyorsunuz ve o yüzden kendinizi gizliyorsunuz. Sizinle ilgili hep olumlu düşünülsün, sizi herkes sevsin, fedakarlığınızı, çabanızı görsünler istiyorsunuz. Kendi sorunlarınızı bir yere kaldırıyor, başkalarının problemleriyle sanki kendiniz yaşıyormuşsunuz gibi ilgileniyorsunuz. Peki tüm bunları neden yapıyorsunuz, neden başkalarının mutluluğu sizin mutluluğunuzun önüne geçiyor? Bu sorunun yanıtını vermek için çocukluk ve ergenlik yaşantılarınıza bakmak gerekiyor. Belki çocuklukta ebeveynleriniz onların istedikleri gibi davranmadığınızda sizi tersledi, belki ergenlik döneminde arkadaş grubunda oyun oynarken çıkan bir tartışmada siz kendinizi ifade ederken arkadaşlarınız tarafından küçük düşürüldünüz, belki size çocukken “kimseye karşı gelme çok ayıp” dendi… Sizin çocukluk veya ergenlikte yaşadığınız işte bu tür olumsuz yaşantılar yüzünden bugün karşınızdaki insanlara kendinizi ifade edemiyor, hayır diyemiyorsunuz. Başkalarının mutluluğu ile bir yere kadar mutlu oluyorsunuz ancak; yıllardır pek çok konuda kendinizden feragat ettiğiniz için yoruldunuz. Kuşkusuz bu durum sizi üzüyor ve kendinizi bulmak istiyorsunuz… Hayır diyememek kendini feda şeması içinde yer alır ve 18 işlevsiz şemadan biridir. Bu işlevsiz şemalar; çocukluk ve ergenlik döneminde sevgi, saygı, haz, güvenlik gibi temel ihtiyaçların karşılanmadığı veya yetersiz karşılandığı durumlarda oluşur. Nasıl Hayır Diyebilirim? Elbette bu davranışı bir anda bıçak gibi kesmek pek mümkün olmuyor. Bu sebeple ilk etapta duygu ve düşüncelerinizi aktaracak farklı yollar seçerek karşı tarafa kendinizi ifade edebilirsiniz. Laf kalabalığı yerine daha yalın cümlelerle istemediğiniz durumları net şekilde aktarabilirsiniz. Örneğin; – Belki bir başka sefere… – Bana iyi bir seçenek gibi gelmedi. – Teşekkürler, almayayım. – Bana çok uygun olduğunu düşünmüyorum. – Bu iş için zamanım yok. Eğer deniyor ancak bu konuda başarılı olamıyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Hayır diyememe sorunu şema terapi ile çözüme kavuşturularak tamamen sonlandırılabilir. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı
Başarısızlık Korkusu (Atikifobi)
Hayatta başarılı olduğumuz alanlar da vardır, başarısız olduğumuz alanlar da. Başarı ve başarısızlık kavramları; kişinin yaşadığı kültür, ortam ve inançları doğrultusunda değişkenlik gösterir. İlgi, yetenek, motivasyon, kararlılık, inanç başarıya olumlu yönde etki ederken; işi zorla yapma, isteksizlik gibi olumsuz dış etkenler başarıya ket vurur. Hedeflenen bir alanda başarısız olmak; yapılan hatalardan ders çıkarmak, tecrübe kazanmak ve neler yapılmaması gerektiğini öğrenmek için güzel bir fırsattır. Ancak bazen başarısızlık sebebiyle yaşanan olaylar, kişi üzerinde ciddi etkiler bırakır. Bu olumsuz etkileri deneyimleyen kişi benzer duygu ve durumlarla yeniden karşılaşmamak için çok daha farklı davranışlar sergiler. Bu farklılıklar ya da endişeler başarısızlık korkusu dediğimiz psikolojik problemler olarak kendini gösterir. Korku, kendimizi tehlike altında hissettiğimiz durumlarda hayatta kalmak için geliştirdiğimiz uyarıcı ve sağlıklı bir duygudur. Korkmamız, bize yaklaşan tehlikelere karşı önlem almamızı ve kendimizi korumamızı sağlar. Ancak yaşanan travmalar, sağlıklı olan korku duygusu üzerinde de olumsuz rol oynar. Korkuya sebep olan travma, korkuya sebep olmayan durumlarda da yaşanıyormuş hissiyle kişinin karşısına çıkar ve böylelikle Atikifobi olarak adlandırılan başarısızlık korkusu ortaya çıkar. Atikifobi, toplumda yaygın olarak görülür. Başarısızlık Korkusu Nedir? Başarısızlık korkusu, hedeflere ulaşma noktasında kişiyi hedeflerinden alıkoyması ile karakterize edilir. Bu korku kişiyi hep geri planda tutar, kişisel gelişimi engeller ve kişinin hayatına çıkan güzel fırsatları kaçırmasına sebep olur. Temelinde reddedilme, suçluluk, utanç, onaylanmama ve başkalarını mahcup etme gibi korkular vardır. Kişi hayatının bir döneminde – ki bu dönem genellikle çocukluk dönemidir – başarısızlığı sebebiyle bugün kaçtığı duygu veya durumları yaşamış, tecrübe etmiş ve bir daha asla karşılaşmak istememesi üzerine bu korku ortaya çıkmıştır. Başarısızlık korkusu psikodinamik ile perspektifinden baktığımızda da, başarısızlık sebebiyle bilinçdışı oluşmuş ve çözüme kavuşturulmamış travmatik bir olay veya durum kişinin kaçış noktasıdır. Yaşanan olay veya durumun bilinçdışı olarak tekrarı söz konusudur. Zaman ve kişiler değişse de olay aynı kalır ve yeniden başarısız olma korkusu ile kişi döngü içine girer. Çocuk, okulda aldığı kötü bir not yüzünden ebeveynleri tarafından cezalandırılmış, arkadaşlarıyla oynadığı bir oyunda başarısızlığı sebebiyle alay konusu olmuş veya bir yetişkin, sunumda yaptığı hata sebebiyle işvereninden ciddi bir uyarı almış olabilir. Bu yaşananlar, kişinin hayatında dinamik olarak her daim kalacaktır. Bu travmatik olaylar sebebiyle; çocuk her sınav döneminde ailem tarafından cezalandıracağım korkusuyla kendini baskı altında hissedecek, oyunda başarısız olursam benimle alay edilecek korkusuyla oyundan kaçacak veya yetişkin birey, iş yerinde sunum yaparken hata yaparak işverenimden uyarı alacağım korkusuyla sunum yapmak istemeyecektir. Başarısızlık korkusu yaşayan kişiler, kendi kararlarını ifade ederken inisiyatif almaktan kaçabilir, özgüven ve pasifize olma problemleri yaşayabilir, potansiyelinin çok altında performans sergileyebilir, mükemmelliyetçi bir tutumla gereğinden fazla efor harcayarak kendini kanıtlamaya çalışabilir, kendini değersiz veya işe yaramaz hissedebilir. Başarısızlık korkusunu yenmek için kendinize pozitif bir alan yaratarak hedeflerinizi belirlemelisiniz. Hedeflere ulaşma noktasında her zaman yedek planınız olmalı; çünkü alternatif planlar kaygı düzeyini düşürerek korkuları minimize eder. Kendinizle barışarak korkunuzla yüzleşmeli, hatalarınızdan ders çıkarmalı ve başarana kadar pes etmemelisiniz. Her şeyi deniyor ancak başarısızlık korkusunu yenemiyorsanız, mutlaka bir uzmandan destek almalısınız.
Şema ve Mod Terapi
Yetişkin bireylerin psikolojik sorunlarının kaynağı çoğunlukla çocukluk ve ergenlik yıllarına dayanmaktadır. Kişinin çocukluk çağı yaşantılarının olumsuz tecrübeleri, ciddi psikolojik problemleri beraberinde getirebilmekte ve bunlardan bazıları bilinçdışı oluşarak kendiliğinden değişmesi zor olan problemler haline dönüşebilmektedir. Bu sorunların çözümü için 1980’lerin ortalarına doğru Amerikalı psikolog Jeffrey E. Young tarafından Şema Terapi modeli geliştirilmiştir. Şema terapi, Bilişsel Davranışçı Terapi yaklaşımı ile geliştirilen, bununla birlikte gestalt terapi, psikodinamik terapi ve duygu odaklı terapi ekollerinden de faydalanılarak oluşturulan güçlü bir psikoloji modelidir. Bu terapi ekolü; kişilerin geçmiş dönemde karşılanmayan ihtiyaçlarını belirlemeye ve o ihtiyaçların karşılanmasını sağlamaya odaklanarak, kişinin işlevsiz şema ve modlarıyla başa çıkmalarına yardımcı olur. Aynı zamanda terapi sırasında yaşantısal teknikler kullanılarak olaylar karşısında kişilerin deneyimlediği içsel yaşantılar ve verdikleri davranışsal tepkiler değerlendirilir, altında yatan nedenlerin kaynağına inilerek tespitlerde bulunulur. Bu tespitler sonrası hangi işlevsiz şemaların olumsuz içsel yaşantılar ve/veya olumsuz davranışlara sebep olduğu bulunarak tedavi aşamasına geçilir. Şemalar doğuştan oluşmaz, deneyimler sonucu oluşur. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde yaşanan deneyimlerin gelecek yaşantılara da yön vermesi sebebiyle, bu dönemde ebeveyn ve yakın çevrenin çocuğa yaklaşımı son derece önemlidir. Çocukların güvenlik, bağlanma, sevgi, saygı, haz gibi temel ihtiyaçlarının ebeveynler tarafından az veya fazla karşılanması, işlevsiz şemaların kaynağını oluşturur. İşlevsiz Şemalar Hangileridir? Şema terapi tarafından tanımlanan ve çocukluk döneminde giderilmesi gereken beş temel ihtiyaç alanından köken alan toplam 18 tane işlevsiz şema bulunmaktadır. Duygusal yoksunluk şeması 2. Reddedilmişlik şeması 3. Kusurluluk şeması 4. Terk edilme şeması 5. Dayanıksızlık şeması 6. Bağımlılık şeması 7. Başarısızlık şeması 8. Kendini feda etme şeması 9. Sosyal izolasyon şeması 10. Büyülenme şeması 11. Cezalandırılma şeması 12. Karamsarlık şeması 13. Onay arayışı şeması 14. Haklılık şeması 15. Yüksek standartlar şeması 16. Duyguları bastırma şeması 17. Güvensizlik şeması 18. Yetersiz özdenetim şeması Terapi sırasında, psikolojik problemlere sebep olan işlevsiz şemanın kökeninde hangi deneyimin bulunduğu ve hangi çocukluk yaşantısının bugünde olumsuz duygular oluşmasına sebep olduğu ortaya çıkarılır. Modlar ve Mod Terapisi Nedir? Bir şema tetiklendiğinde kişinin o anda verdiği tepkilere mod adı verilir. Modlar; korktuğumuz, öfkelendiğimiz, kırıldığımız, üzüldüğümüz, mutlu olduğumuz ruh hallerimizdir. Sağlıklı modlar olduğu gibi sağlıksız modlar da vardır. Sağlıksız olan modlar mutlaka mod terapisinde ele alınmalıdır. Şema Terapide Ele Alınan Modlar İşlevsiz Çocuk Modları: Çocuğun sevgi, aidiyet, bağlanma, güven gibi temel ihtiyaçları karşılanmadığında geliştirdiği başa çıkma yöntemleriyle, kişinin yetişkinlik hayatında karşılaştığı sorunları çocuk modu ile ele alması ve aynı yöntemle çözmeye çalışması, bu modun temelini oluşturur. İncinmiş, kızgın, disiplinsiz ve mutlu çocuk modları vardır. Şema terapi sürecinde özellikle işlevsiz çocuk modlarından olan incinmiş çocuk modunun duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasına odaklanılır. İşlevsiz Ebeveyn Modları: Kişinin çocukluk çağında ebeveynleri tarafından kendisine yönelik olan eleştirilerini içselleştirdiği, iç ses şeklinde yanında taşıdığı ve dünyaya bakarken ve kendisini değerlendirirken de bu gözle değerlendirmesine sebebiyet veren bir moddur. İşlevsiz Başa Çıkma Modları: Anlık olarak ortaya çıkan, yaşanan stresle başa çıkma modu olarak tanımlanabilir. Temelde teslimiyet, kaçınma ve aşırı telafi olmak üzere 3 tanedir. Sağlıklı Yetişkin Modu: Kişinin karşısına çıkan olumsuzluklarla sağlıklı şekilde başa çıkabilen moddur ve şema terapide özellikle bu modun güçlendirilmesine ve geliştirilmesine odaklanılır. İşlevsiz şema veya modlar sebebiyle ortaya çıkan psikolojik problemler, uzmanlar tarafından gerçekleştirilen şema ve mod terapisi ile sağlıklı şekilde çözülebilir. Uzman Klinik Psikolog Mehmet Arseven
Bipolar Bozukluk ve Belirtileri
Psikolojik problemler arasında sıklıkla rastlanan ve bireyin duygu durumunu direkt olarak etkileyen en önemli problemlerden biri bipolar bozukluktur. Bipolar bozukluk, kişinin gündelik hayatını ciddi anlamda zorlaştırmakta ve sosyal hayatında problemlere sebep olmaktadır. Toplumda yaygın olarak görülen bipolar bozukluğun diğer adları; manik-depresif bozukluk ve iki uçlu duygu durum bozukluğudur. Bu isimlerden de anlaşılacağı üzere kişi, manik ve depresif duygu durumlarını uçlarda yaşar. Bipolar Bozukluğun Belirtileri Nelerdir? Bipolar bozukluk, genelde 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Bipolar bozukluğun belirtileri; mani dönemi ve depresif dönem olarak 2’ye ayrılmaktadır. Mani döneminde kişide aşağıdaki belirtiler görülür; Aşırı neşelidir Kendini çok mutlu hisseder Çok konuşkandır Özgüvenlidir Cinsel istekte artış vardır Para harcamaya aşırı eğilimlidir. Depresif dönemde ise mani dönemin tam tersi belirtiler görülür; Enerji çok düşüktür Kendini yorgun hisseder Ümitsizlik hissi vardır Herkesten uzaklaşmak ister Unutkanlık vardır Kendini değersiz hisseder İntihara meyillidir. Bipolar bozuklukta manik – depresif duygu durum değişiklikleri dönemsel olabileceği gibi aynı dönemde de yaşanabilir. Mani ve depresyon semptomlarının aynı dönemde yaşandığı karma dönemde (mix epizod) kişi çok neşeli olduğu pozitif ruh halini; düşük enerji, yorgunluk gibi depresyon belirtileriyle birlikte yaşamaktadır. Bipolar bozukluğun karma dönem şeklinde seyrettiği aynı dönemde yaşanan bu uç duygu durum değişiklikleri, kişilerde intihar riskini de oldukça artırmaktadır. Bipolar Bozukluğun Nedenleri Nelerdir? Bipolar bozukluğun nedenleri hala tam olarak bilinmemekle birlikte stres ve genetik yatkınlığın, bu psikolojik bozukluğun oraya çıkmasında önemli faktörler olduğu söylenebilir. Bipolar bozukluk tanısını koyacak kişi bir uzmandır. Bipolar bozukluğa sahip bazı kişiler, yaşıyor olduğu bu psikolojik bozukluğu kabullenmeyip uzmana danışma konusunu reddedebiliyor. Bu noktada aile ve çevre desteği çok önemlidir çünkü uzman yapacağı görüşme ve uygulayacağı testler sonucunda bipolar bozukluk tanısını koyar ve işlev kaybının düzeyini belirleyerek tedavi ve terapiye yön verir.
Korona Virüs Obsesif Kompulsif Bozukluğu Nasıl Etkiliyor?
Obsesif Kompulsif bozukluk; obsesyon ve kompulsiyon kelimelerinden meydana gelmiş olan psikolojik bir tanımlamadır ve kaygı kökenli psikolojik rahatsızlıklardan biridir. Obsesyon; saplantılı düşünce veya dürtüler, kompulsiyon; tekrar eden davranışlar anlamına gelmektedir. OKB sonucu sürekli tekrar eden düşüncelere sahip olan kişi, bu düşüncelerin kendini rahatsız etmesinden dolayı tekrar eden davranışlarda bulunur. Örnek vermek gerekirse; kişide kirlenme korkusu ile sürekli el yıkama veya duş alma, ev yanar korkusu ile tekrar tekrar ocağın altını kontrol etme, hırsız girer korkusu ile sürekli kapıyı kontrol etme, her şeyin düzenli olması için simetrik düzenlemeler yapma gibi eylemler vardır. Kişi, zihninde sürekli yer eden bu düşüncelerden eylemleriyle kurtulmaya çalışır. Bugün, tüm dünyayı etkisi altına alan korona virüs adında bir gerçekle karşı karşıyayız. Sosyal medyada, haberlerde, basında ve her yerde gündem korona virüs ve korona virüsten korunma yöntemleri… Bu hastalığın çok bulaşıcı olduğu; bazı kişilerde hafif, bazı kişilerde ağır semptomlar gözlendiği bilgisi, her gün açıklanan vaka tabloları, yoğun bakım ve entübe sayıları toplumun büyük bir kesimini tedirgin eder durumda. Toplumun büyük kesimine negatif etki eden bu konular; bireylerde korona virüsün kendine de bulaşacağı korkusu ile sürekli el yıkama, her yeri abartılı ve sürekli dezenfekte etme isteği gibi davranışlara sebep olabiliyor. Abartılı Kaygı OKB Rahatsızlığını Tetikler Bu zor günlerde, korona virüsün zihninizi de bedeninizi de ele geçirmesine fırsat vermeyin. Kalabalık ortamlardan uzak durarak, maske, mesafe ve gerektiği kadar hijyen kurallarına uyarak kendinizi koruyabilirsiniz. Korona virüs gündemiyle ilgili sosyal medya veya haber kaynaklarında sıklıkla araştırma yapıyorsanız ve zihninizdeki düşünceler sürekli olarak bu konu üzerindeyse, bu davranışlar OKB’ye sebep olabilir. Çözüm olarak; kendinizi haber kaynaklarından biraz soyutlayıp tedbirlerinize normal hayat akışınızda devam ederseniz bu davranışların sürekli hale gelmesini önleyebilirsiniz. Normal hayat akışınızda bu davranışlar hala kendini yineler şekilde seyrediyorsa, bir uzmandan destek alarak sorunu büyümeden çözebilirsiniz.









