Her anne baba için çocuğunun okula başlama serüveni heyecan vericidir. Kreş, anasınıfı, ilkokul süreçlerinden başlayan bu serüven, yıllar boyunca devam eder. Çocuklarının iyi eğitim alması, hayatı öğrenmesi, iyi bir meslek sahibi olması, maddi özgürlük ve manevi mutluluğu yakalaması; ailelerin en büyük hayalidir. Bu sebeple okul zili ilk çaldığında çocuklarla birlikte ebeveynlerin heyecanı da başlar. Çocukların heyecanları ise çeşitlilik gösterir. Bazı çocuklar için bu heyecan, tatlı heyecandır. Yeni arkadaşlar edineceği veya yaz boyunca görmediği okul arkadaşlarına kavuşacağı için mutludurlar. Öğreneceği yeni bilgiler için, ders saatleri, teneffüs saatleri, yemek saatleri için heyecanlıdırlar. Ancak bazı çocuklar için okula başlama süreci kaygı doludur. Yeni bir okula başlamak, yeni öğrencilerle bir arada bulunmak, öğretmen ile tanışmak, neyin nasıl olacağını kestirememek; kısacası belirsizliklerle dolu bu ortam çocuğu oldukça gerebilir. Okula devam eden çocuk da, ebeveynlerinden ayrılarak okul ortamına dönüyor olma durumundan strese girebilir. Yani okula başlayan çocuğun psikolojisi her çocuk özelinde değişkenlik gösterir. Genel olarak baktığımızda; çocukların istediği saatte uyandığı, oyunlar oynadığı, gezdiği, tatile gittiği; kısacası rahat geçirdiği tam 3 aylık yaz tatili sona erdi. Bu rahat düzene karşılık ise, akşam erken yatması ve sabah erken kalkması gerektiği, enerjisini atmak yerine sırada oturarak ders dinlemek ve sınavlarla uğraşmak zorunda kalacağı bir süreç başlıyor. Elbette çoğu çocuk, bu durumda bocalayarak adaptasyon sağlama noktasında zorluk çekebilir. Çocuğu Okul Rutinine Alıştırmak İçin Ebeveynlere Düşen Görevler Çocuğu okul düzenine alıştırmak için en büyük görevler ebeveynlere düşüyor. Bunlardan bazıları; Çocuğa okula başlamadan önce, okul ile ilgili rahatlatıcı hikayeler anlatılması, çocuğun kaygı düzeyini düşürecektir. (Bu belki ebeveynlerin kendi yaşadıkları deneyimlerden de olabilir.) Ebeveynler; heyecanlı veya kaygılı olsa dahi bunu çocuğa yansıtmamalıdır. Anne ve babanın rahat olduğunu gördüğünde kendisi de rahat olacaktır. Okul alışverişine çocukla birlikte çıkılabilir, çocuğun okul ile ilgili sıcak duygular benimsenmesi sağlanabilir. Okul, ödev ve oyun süreçleriyle ilgili birlikte bir düzen haritası çıkarılabilir. Okuldan sonra okulla ilgili sohbetler edilebilir. Böylelikle çocuğun okula uyum süreciyle ilgili rahatlaması sağlanabilir. Tüm bu belirttiklerimiz, birkaç haftada tamamen toparlanabilecek olan adaptasyon sağlama ipuçlarıdır. Bu rutine alıştıktan sonra çocuk, problemsiz şekilde okula devam edebilecektir. Ancak bazı çocuklar için süreç bu kadar kolay atlatılamayabilir. Birkaç ayda bile düzelmeyen okulda uyum sorunu, anneden ayrılmak istememe, ağlama krizleri, alt ıslatma, konsantrasyon eksiklikleri gibi problemler; mutlaka bir uzman tarafından araştırılmalıdır. Çünkü sorun, okuldan ziyade çocuğun bireysel psikolojik problemlerinden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin; annesinden ayrıldığı için okulda uyum sorunu yaşayan bir çocukta aşırı bağlanma veya güvensiz bağlanma problemleri olabilir. Uzun süre kimseyle iletişim kurmayan bir çocuk akran zorbalığı sebebiyle kendini iletişime kapatmış olabilir. Dersleri dinlemek ve odaklanmakta zorluk çeken bir çocukta kaygı sorunları var olabilir. Kısacası, her bir çocuk kendine özeldir ve kendi minicik dünyasında hayatı tanırken birtakım sorunlarla karşılaşmış ve baş edemeyerek bugününe aktarmış olabilir. Bu durumun elbette okul hayatına ve başarılarına da yansıması kaçınılmaz bir sondur. Küçük yaşta başlayan bu problemler de gelecekte kar topu gibi büyüyerek farklı sorunların öncüsü olabilir. Bu sebeple, sorunun kaynağını bulmak ve özellikle küçük yaşta bulmak; çocuğun sosyal, duygusal, bilişsel gelişimi için önemlidir. Her şeyden önemlisi ise, günlerini mutlulukla geçirmesi için mutlaka gereklidir. Eğer siz de çocuğunuzun okula uyum konusunda bazı problemler yaşadığını gözlemliyorsanız, sorunun kaynağına birlikte inelim ve küçük dünyasındaki problemleri birlikte çözümleyelim. Bize www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Dizge Yüksel
Göç ve Göçmenlik Psikolojisi
Hepimiz; doğduğumuz, büyüdüğümüz toplumun kültürel normlarını benimser ve kendimizi oraya ait hissederiz. Öyle ki büyüdüğümüz veya çok uzun zaman geçirdiğimiz bir mahalleden çok uzak olmayan farklı bir mahalleye taşındığımızda bile yeni yere uyum sağlamak ve orayı kendimize ait hissetmek için alışma süreci geçiririz. Şehir değiştirdiğimizde bu süreç, biraz daha zorlu geçmeye kuvvetli bir adaydır. Kişi bu değişikliğe rağmen hala aynı ülkede, aynı dili konuştuğu insanlarla birliktedir. Kültürel farklar olsa dahi, aidiyet kendini hissettirmeye devam eder. Bu durum ülkeler arasında gerçekleştiğinde ise göç ve göçmen olarak adlandırılan bu kavram, kişide çok ciddi etkiler bırakan özel bir konuya evrilerek farklılaşmaktadır. Göç Psikolojisi Nedir? Günümüzde kişiler; çeşitli sebeplerle ülke değiştirerek yepyeni, bambaşka bir toplumda yaşamaya başlamaktadırlar. Kimileri evlenip gelin ya da damat olarak farklı bir ülkeye gider, kimi okumak için, kimi yeni iş fırsatları için gider… Her ne sebeple olursa olsun göç, kişi için çeşitli zorlukları da beraberinde getirir. Kişinin bireysel özellikleri, göç ettiği yere aşinalığı, neden göç ettiği gibi konular; kişinin zorluklarla baş edebilme düzeyini belirler. İçine kapanık, sosyal açıdan zayıf, gelişime ve yeniliğe açık olmayan bireyler bu süreci çok zorlu geçirirken; sosyal, dışa dönük, yeniliğe açık kişiler için bu uyum süreci daha kolaydır. Göçmenlerin Yaşadığı En Büyük Sorunlar; Etnik ayrımcılık Lisan problemleri Kültürel yalnızlık Ekonomik sorunlar Yeni yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışma olarak özetlenebilir. Örneğin; gelin olarak göç eden bir kadın, yıllarca beraber yaşadığı ve sevdiği ailesinden çok uzakta, hiç tanımadığı bir kültürde, hiç bilmediği dili konuşan insanlar arasında kendini yapayalnız hissedebilir. Elbette sosyal açıdan zayıf karakterler bu hissi çok daha derin ve uzun süreli yaşayabilirler. Markete gittiğinde ne alacağını ifade edemeyen, sosyal açıdan yalnız, arkadaşsız dünyasında ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden geçirdiği günler; kişiyi hayli zorlayacaktır. Yaşadığı bu yalnızlık, bilinmezlik ve yabancılık hissi, kişi için psikolojik olarak da olumsuz etkileneceği bir süreç olacaktır. Tüm bu içsel süreç yanında, yaşadığı toplum tarafından göçmen etiketi ile damgalanması, farklı bir dine sahip olduğu için yaşadığı dışlanmışlık ve zorbalık gibi süreçlerde sesini çıkaramaması, kendisini ifade edememesi de kişiyi psikolojik olarak zorlayan önemli etkenlerdendir. Aşağıda ise göçmenlerin yaşayabildiği 5 farklı evre bulunmaktadır; Göç ve göçmenlik psikolojisinde yaşanan ilk evre balayı evresidir. Bu aşamada bireyler umut doludur ve her şeyin iyi olacağına inanırlar. İkinci evre ise reddetmedir. Bu evrede kişiler büyük umutlarla geldikleri ülkenin ya da şehrin eksiklerini görmeye başlarlar. Aynı zamanda kendi ülkesinde yapabileceği şeyleri başka bir ülkede yapamadıklarını fark ediş evresidir. Geri çekilme evresi ise üçüncü evredir ve kişiler geldiklerini pişman olmuş hissedebilirler. Bununla birlikte başarısızlık ve umutsuzluk gibi olumsuz duygular hissedilir. Dördüncü evrede bireyler kabullenmeye başlar ve yeni yerleşim yerinin şartlarına adapte olurlar. Tersine şok ise son evredir ve bu evrede artık kendi ülkeleri ya da şehirleri göçmenlere ilginç gelmektedir. Tüm bu evrelerin her birinde bireyler farklı duygular hissederler ancak; bunlar travmatik olmak zorunda değildir. Sosyo-kültürel farklardan dolayı kişilerin zaman zaman başarısız, umutsuz ya da pişman hissetmesi normaldir. Önemli olan sonraki evreye geçilip geçilemediğidir. Göçmenlerin Yaşadığı Sorunlar Nelerdir? Göçmenlerin yaşadığı sorunlar, hangi ülkeye ya da şehre göç ettiklerine göre değişiklik gösterir ancak hissettikleri ve psikolojik sorunları ortaktır. Örneğin her göçmen, kültürleşme stresini yaşamaktadır. Çok benzer kültürler arasında yapılan göçlerde dahi ufak farklılıklar göçmenleri strese sokabilir. Kendi kültürüne çok alışmış bireylerde stres düzeyi daha fazla olabilmektedir. Öyle ki, çok farklı bir kültüre yapılan göçlerin sonucunda sadece psikolojik değil, yemek düzenine ve alışkanlıklarına bağlı olarak bedensel problemler de ortaya çıkabilmektedir. Göçün tüm bu olumsuz etkileri kişide; ağlama krizleri, sürekli uyku, yorgunluk, hayattan keyif alamama gibi ciddi depresyon ve anksiyeteye sebebiyet verebilir. Sosyal ortamlara girdiğinde kendini kötü hissetme, terleme, konuşamama gibi belirtiler gösteren sosyal fobiye de neden olabilir. Aynı zamanda tüm olumsuz süreçler eve yansıyarak eşler arasında sorunlar ortaya çıkabilir. Yetişkinler, çocuklara oranla durumlara çok daha kolay adapte olurken yaşlı bireylerde depresif hallerin daha fazla olduğu görülmektedir. Göç ve göçmenlik, özellikle çocuklar üzerinde yıkıcı etkiler bırakabilir. İlkokula başlayacak bir çocuk; dilini hiç anlamadığı, kimseyle iletişim kuramadığı, belki herkesten farklı olduğu için dışlandığı ve arkadaş gruplarına dahil edilmediği bir okul ortamında; ciddi oranda yalnız kalacaktır. Kendini iyi hissetmediği, hiçbir şey anlamadığı okulda, tek başına bir gün geçirmek, onun için kelimenin tam anlamıyla kabus olacaktır. Henüz gelişim evresinde yaşadığı bu yalnızlık ve mutsuzlukla kaygı düzeyi artacak; depresyon, anksiyete, öfke kontrol sorunları ve ağlama krizleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşayarak veya ev içerisinde saldırgan tavırlar sergileyerek bu zorlu durumla başa çıkmaya çalışıyor olacaktır. Aynı zamanda bu dışlanmışlık ve yalnızlık büyüyerek ciddi bir durum halini alabilir ve gelecek yaşantılarına da etki edebilir. Gelecek yaşantısında da sosyal izolasyon, içe kapanıklık, kaygı problemleri, panik atak gibi sorunlar yaşayabilir. Göçün Olumsuz Etkileriyle Nasıl Başa Çıkabiliriz? Göç edilecek yere yerleşmeden önce ziyaretler, yere aşina olmanıza olanak sağlar. Kültür ve yaşayış biçimi ile ilgili önden bilgi sahibi olmak ve kişinin kendini bu yaşam tarzına hazırlaması; kişinin karşılaşacağı zorluklarla baş edebilme gücünü artıracaktır. Kişinin dil ile ilgili önden bilgi sahibi olması, en azından gündelik yaşamda kullanılacak cümleleri ve yanıtları öğrenmesi; süreci daha da kolaylaştıracaktır. Özellikle çocuklar göçe önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Tüm süreç öncesinde alınacak danışmanlık desteği, hem çocuk hem de ebeveyni için faydalı olacaktır. Aynı zamanda göçten sonra desteğin devamlılığı, oluşabilecek psikolojik pek çok sorunun önüne geçecektir. Zorlu göç sürecinden önce veya göç sonrasında desteğe ihtiyacınız varsa bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.
Çocuklarda Özgül Fobi Nedir? Belirtileri Nelerdir?
Çocuklar; hayatı keşfetme aşamasında, pek çok deneyim yaşayarak duygularını ortaya koyarlar. Örneğin bazı çocuklar için yüksek ses herhangi bir şey ifade etmezken, bazı çocuklar için ise yaşadığı bir olayı ya da durumu çağrıştırması nedeniyle büyük bir korkuya neden olabilir. Çocuklarda özgül fobi’nin de en belirgin özelliği; bazı durumlara veya objelere karşı aşırı korkunun kendini göstermesidir. Ancak bu korku, yalnızca yaşandığı anda nüksetmez. Çocuğun gündelik yaşamı, bu korkuya adapte şekilde zorlantılarla geçebilir. Çocuklarda Özgül Fobi Neden Oluşur? Özgül fobi, hemen hemen her yaşta görülebilir. Yetişkinler; bu fobi ile farkındalık kazanarak daha kolay başa çıkabilirken bu tablo, çocuklar için daha zorlayıcı olabilir. Özgül fobi, mantıksız aşırı korkular olarak da adlandırılır. Deneyimler, çevre faktörü ve genetik; özgül fobinin oluşma sebeplerindendir. Yükseklik korkusu yaşayan bir çocuk, yüksekte herhangi olumsuz bir olay yaşamamış olsa bile, şiddetli bir şekilde yüksekten korkabilir. Bu durumda ebeveynlerinin yaşamış olduğu yaşantıların çocuğa etkisinin olup olmadığı araştırılabilir. Aynı şekilde hayvanlara karşı aşırı korku duyan bir çocuk; olumsuz bir yaşantısı olmamasına rağmen bir kedi ile karşılaşmamak için dışarı çıkmayı reddederek her an kedi göreceği korkusuyla yaşıyorsa, özgül fobinin genetik aktarımı söz konusu olabilir. Çocuklarda Özgül Fobiler Nelerdir? Çok çeşitli özgül fobiler olmakla birlikte çocuklarda sık olarak görülenler: Hayvan Fobisi: En yaygın görülen özgül fobilerden biridir. Çocuğun özellikle bir hayvana karşı verdiği aşırı tepkiler olarak adlandırılabilir. Yükseklik Fobisi: Çocuğun yüksek bir yerde rahatsızlık duyması, pencereden uzak durması, balkon gibi alanlarda huysuzluk yaratması olarak tanımlanabilir. Kan Fobisi: Çoğu çocuk için kan görmek veya aldırmak, doktora gitmek zor bir durum olsa da özgül fobisi olan bir çocuk için bu durum bayılma, aşırı tepkiler gösterme hatta kan ismini duyduğunda bile fenalaşmak gibi bir durumla açıklanabilir. Gök Gürültüsü & Fırtına Fobisi: Çocukların hava durumunu yakından takip etmesine, gök gürültüsü veya fırtına sesi duyacağı korkusuyla ebeveynlerinin yanında uyumasına sebep olabilen bir özgül fobi çeşididir. Klostrofobi: Çocuklar için oldukça zor bir özgül fobidir. Asansör, otobüs, sinema gibi kapalı ve basık alanlarda boğuluyor gibi huzursuzlanmalarına sebep olur. Çocuklarda Özgül Fobilerden Kurtulmak Mümkün Müdür? Özellikle çocuklarda özgül fobilerin tedavisinde başarı oranı yüksektir. Çocuktur korkar, büyüyünce geçer demeden ebeveynleri ile beraber profesyonel destek almaları; çocuğun stres düzeyi, yaşam kalitesi üzerinde önemli rol oynamaktadır. Uzmanların çocuğun korku kaynağını keşfederek terapi yöntemi belirlemeleri, gelecek yaşantıları için de büyük bir adımdır. Eğer çocuğunuzda özgül fobi olduğunu düşünüyorsanız bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden iletişime geçebilirsiniz. Psikolog Kübra Salman
Sınır Koymak Neden Önemlidir?
‘’Hiç istemiyorum ama arkadaşım kırılmasın diye onun dediğini yapıyorum, karşılığını almadığım halde müdürümden tepki görmemek adına çoğu gece mesaiye kalıyorum, annem sürekli özel hayatıma müdahale ediyor saygısızlık etmemek için sesimi çıkartmıyorum…’’ Bu ve bunun gibi pek çok cümle, birçok kişinin hayatında önemli role sahiptir. Tam da bu noktada sınır çizmek neden önemlidir konusu gündeme gelmektedir. Kişi; karşısındaki kişinin mutluluğu veya çıkarı uğruna kendinden fazlaca ödün veriyorsa, kendi istek ve beklentilerini geri planda tutuyor ve mutsuz oluyorsa; bireysel mutluluğu ve ilişkilerini sağlıklı yürütebilmesi için kendi sınırlarını çizmelidir. Sınır Koymak Ne Demektir? Sınır koymak ne demek? Nasıl davranırsam ilişkilerimi iyi yöneterek sınırlarımı çizerim gibi sorular sıklıkla sorulan sorulardır. Bazı kişiler sınırlarını çok sert ve katı şekilde çizerken karşı tarafı incitebilir ve bu da ilişkilere zarar verebilir. Bu noktada kişilerin çizdikleri sınırların davranışsal eğilimlerini ele almakta fayda vardır; Sert Sınırları Olan Kişiler: Bu kişilerin sağlıklı ilişkiler kurmaları oldukça zordur. Yardıma ihtiyaç duydukları anlarda dahi soğuk ve uzak durarak yardım istemezler. Yakın ilişkiler kurmamakla birlikte, reddedilmemek için daima kaçınırlar. Düşünce ve duygularını gerekli durumlarda dahi açıkça ifade etmezler. Geçirgen Sınırları Olan Kişiler: Sert sınırları olan kişilerin aksine bu kişiler, duygu ve düşüncelerini gereğinden fazla paylaşırlar. Etrafındaki insanların hayatlarına müdahale etmelerine izin verirler. Saygısızlık ve istismar yaşamaları ve bunların karşısında susmaları dahi olasıdır. Sağlıklı Sınırları Olan Kişiler: Kendi değerlerinden ödün vermeden başkalarından fikir alarak ve bu fikirleri uygularken kendi süzgecinden geçirerek yaşamlarını sürdürürler. Özel hayatlarıyla ilgili detayları yalnızca yakın çevreleriyle paylaşırlar. Başkalarına hayır demekte zorluk çekmezler. İhtiyaçlarını da duygu ve düşüncelerini de rahatlıkla paylaşabilirler. Sağlıklı ilişkiler için net olmak çok önemlidir. Sınırlarınızı net olarak belirleyerek düşüncelerinizi, fikirlerinizi sınırlarınıza uygun olarak ifade etmelisiniz. Gereğinden fazla sınır koymak ya da sınırları tamamen ortadan kaldırmak ve çizgiyi geçenlere sert tepkiler ortaya koymak, ilişkilerinize zarar vererek farklı tepkiler almanıza sebep olabilir. Hangi Konularda Sınır Koyulabilir? Tüm insan ilişkileri düşünüldüğünde, sınır koyulan konular da farklılık gösterir. İş hayatında koyulan bir sınır, arkadaşlık ilişkisinde kalkabilir. İş yerindeki arkadaşlarına sevgilisiyle ilgili bilgi vermekten kaçınan bir kişi, sosyal çevredeki arkadaşlarının yanında bu konuyu konuşabilir. Özel hayatına dair bilgilerin verilmesi profesyonel yaşamına olumsuz etki ettiği için bu sınır çizilmiş olabilir. Ancak samimi arkadaşlarıyla çizilen sınır, bu konuya dahil olmayabilir. Hangi konularda sınır koyulabilir? Fiziksel Sınırlar: Yeme, içme gibi tüm fiziksel ihtiyaçları kapsamaktadır. Bir insan aç olduğunuz halde sizi yemek yemekten alıkoyuyorsa, fiziksel sınırlarınızı ihlal ettiğini söylemek mümkündür. İş yerinde öğle yemeği saati olduğunu bile bile yöneticinin iş vermesi ve işin hızlıca yapılmasını istemesi, buna bir örnektir. Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularınıza saygı duymasını temel alan bu sınırlar, sizin de başkalarına ne kadar empati yapabildiğinizi gösterir. Hislerinizle ilgili sizi rahatsız eden sorular soruluyor ya da hisleriniz saygı görmüyorsa, duygusal sınırlarınız ihlal ediliyor olabilir. Zaman Sınırları: Biri size sürekli neyin önemli olduğunu ya da daha öncelikli olduğunu söylüyor ve siz de buna uyum sağlıyorsanız, zamanla ilgili sınırlarınız net olmayabilir. Maddi Sınırlar: Bütçenizi ve sahip olduklarınızı nasıl harcayacağınıza kendiniz karar vermiyorsanız, maddi sınırlarınızı gözden geçirmelisiniz. Başkaları size sürekli maddi konularla ilgili akıl veriyor ya da sizden talepleri oluyor siz de uyum sağlıyorsanız maddi sınırlarınız aşılmıştır. Entelektüel Sınırlar: Dil, din, ırk ayrımı yapan söylemler entelektüel sınırları aşmaktadır. Bu konular hakkında sürekli yorum yapan bir kimse, entelektüel sınırları aşıyordur. Cinsel Sınırlar: Partnerlerin dahi dikkat etmesi gereken sınırlardır. Mahremiyet ve rıza olmadan yapılan her hareket, cinsel sınırları ihlal eder. Sağlıklı ilişkiler kurmak için hem sınırlar belirlenip karşı tarafa doğru aktarılmalı hem de sınırları aşan kişilere uygun şekilde dur denilmelidir. Aynı zamanda karşı tarafın sınırlarına da saygı duyulmalı ve sınırlar çerçevesinde hareket edilmelidir. Bugüne kadar fazlaca sınır ihlali yaşamışsanız, hayır diyemiyorsanız ve sınırlarınızı karşı tarafa aktarma konusunda zorluk yaşıyorsanız bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Mehmet Arseven
Çocuğumun Hayatını Takıntıları Yönetiyor
Çocukta takıntı; zaman ve mekan gözetmeksizin, sürekli yapmak istediği tekrarlayıcı davranış ve düşünceler olarak ifade edilebilir. Takıntılı olduğu davranış veya düşünceyi herhangi bir sebepten dolayı yerine getiremediği durumlarda çocuk, sıkıntıya girmiş hissedebilir; ağlama ve öfke nöbetleri ile durum ileri seviyeye taşınabilir. Hatta bu takıntılar çocuğun günlük rutini içerisinde kendini rahat hissetmemesine ve yönlendiği etkinliklerin çoğunlukla takıntılardan oluşmasına neden olabilir. Takıntılı durumlar aynı zamanda; dil gelişimini, sosyalleşme ve öğrenme gibi zihinsel süreçleri de etkileyebilir. Çocuklarda Takıntıların Sebepleri Nelerdir? Hayatlarını Nasıl Etkiler? Çocuklarda takıntılar aslında buz dağının görünen yüzüdür. Sürekli olarak aynı davranışın tekrar edilmesi; hep aynı şeylerin giyinmek istenmesi veya aynı soruların sorulması gibi davranışlar, bir sebebi işaret ediyor olabilir. Davranışsal sorunları nedeniyle çocuk, takıntılı dediğimiz eylemleri yapmakta veya zihnini sürekli aynı şeylerle meşgul etmektedir. Bu durumun doğal sonucu olarak, problemle başa çıkma yetisini kaybetmektedir. Takıntılı obje veya düşüncelere dair döngü kısaca bu şekilde özetlenebilir. Çocuklarda takıntıların altında yatan pek çok sebep olabilir. Bunlardan bazıları aşağıdaki gibidir; – Kaygı problemleri. – Kendini güvende hissetmeme. – Ebeveynlerin yanlış tutumları. – Mükemmelliyetçilik. – Özgüven sorunları. – Genetik sebepler. – Otizm. Dünyayı daha yeni keşfeden çocuklar, aile ve çevresinin etkisi altındadır. Ebeveynlerle geçirilen ev hayatı akabinde dış dünyada karşılaşılan her yeni durum, çocuk için yeni bilgi ve deneyimlerdir. Yaşamı ve günlük hayatı çocuk, bu bilgiler ışığında anlamlandırır ve kendi hayatına da yön verir. Mükemmelliyetçi bir anneye sahip bir çocuğun anne-çocuk ilişkisini gözümüzde canlandıralım. Mükemmel olmaya çabalayan bir anne, bunu izleyen ve bu davranışları gözlemleyen çocuk. Çocuk düşüncesine göre doğru olan; annesinin yaptıklarıdır ve o da annesinin davranışlarını kopyalayarak her şeyi mükemmel yapmaya çalışabilir. Kendisinin kusursuz davranışları da takdirle desteklendiğinde kendini iyi hissedebilir. Ancak iyi olarak niteleyemediği ya da yapamadığı senaryolarda kendini huzursuz hissetmesi, sorun olarak ortaya çıkabilir. Bu da çocuğun mükemmel davranışları tercih etmesine ve bunları kullanmasına yol açabilir. Çünkü mükemmel yaptıkları onun için güven verici ve rahatlatıcıdır fakat ustalıkla yaptığı bu davranışlar tekrar tekrar yapıldığı takdirde takıntılı davranışlara dönüşebilir. Örneğin; sayı saymayı yeni öğrenen bir çocuk, bir süre öğrendiğini saklayıp bir anda kusursuz şekilde saymaya başlayabilir. Bu durum, sakladığı dönem bazında gelişim geriliği veya farklı bir sorun gibi düşünülebilirken bir anda kusursuz şekilde sayıyor oluşu, çocuğun mükemmelliyetçilik yaklaşımı sebebiyle olabilir. Ancak bu mükemmellik süreklilik halinde arz eden tekrarlara dönüşmesi ve takıntı halini alması, mükemmele olan takıntıya işaret ediyor olabilir. Hatalı bir sonuca varmamak adına çocuk çok iyi tanınmalı; aile yaşantısı, ebeveyn ve çevresi çok iyi analiz edilmeli ve ona göre bir çıkarıma ulaşılmalıdır. Bir diğer örnek de dünyayı anne memesinde çok güvenli ve mutlu bir ortam olarak hisseden çocuğu, bir anda memeden kesmek olabilir. Çocuk için oldukça kaygı verici ve belki de güven zedeleyici olabilen bu durum sonrasında, aradan yıllar geçse bile çocuk memeden ayrılamama gibi kaygı düzeyini azaltmaya yönelik veya tırnak yeme gibi tepkisel davranışlar sergileyebilir. Bu noktada ebeveynlerin kendilerini hatalı veya suçlu gibi görmemeleri gerekir. Kendi yetiştirilme yöntemlerini ve psikolojik süreçlerini kendi çocuklarına aktarmaları, oldukça olağandır. Bu noktada çocuğun takıntıları altında yatan sebepleri iyi analiz etmek ve ivedi şekilde destek almak, yapılacak en önemli hamledir. El ya da kol hareketleri, dönen cisimlere olan bağımlılık gibi davranışlar da takıntı açısından iyi analiz edilmesi gereken davranışlardır. Bu davranışları; göz teması kuramama, adına seslendiğinde bakamama, parmağı ile cisimleri işaret edememe, konuşma geriliği gibi semptomlar takip diyorsa; otizm gibi nörogelişimsel bir farklılık durumundan da bahsedilebilir. Ancak; bu sebepler kesinlikle otizm demek de değildir. Kaygı ve güven sorunları yaşayan bir çocuk da tüm bu semptomlara sahip olabilir. Bu sebeple mutlaka ve mutlaka bir uzman teşhisi ve tedavisi bu noktada önem kazanmaktadır. Sevgili ebeveynler, çocuğumun takıntıları var nasılsa zaman içerisinde düzelir demeyin. Eğer siz de takıntılı davranış veya düşünceleri olduğunu ve bunların yanı sıra farklı iletişim sorunları veya çekingenlik gibi semptomlarla birlikte gözlemliyorsanız vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmanız önemlidir. Bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden ya da +90 555 101 51 15 ve +90 552 606 22 26 telefon numaralarından iletişime geçebilir, profesyonel destek alabilirsiniz.
Çocuğunuzu Mu Büyütüyorsunuz, Çocukluğunuza Mı Dönüyorsunuz?
Günümüzde birçok ebeveyn çocuğunu büyütme aşamasında zaman zaman çeşitli araştırmalar yaparak hareket etmektedir. Özellikle anneler gebelik döneminde; belgesel izlemek, kitap okumak ya da uzman görüşlerini dinlemek gibi seçenekleri tercih ederler. Çocuk doğduktan sonra ise bazı şeyler planlandığı gibi ilerlemeyebilir. Anne çocukluk çağında ne yaşadıysa, ebeveynlerinin tutumu nasıl olduysa; bilinç dışı olarak çocuğuna da benzer bir davranışla yaklaşarak kendi çocukluğunda yaşadıklarını yansıtabilir. Çocukluğa Dönmek Ne Anlama Geliyor? Çocukluğa dönmek denildiğinde kastedilen, annelerin çocuklaşması ya da çocukça davranışlar sergilemesi değildir. Kısaca çocukluğa dönüş; anne tarafında çocukluk döneminde yaşanılanların, farkında olmadan çocuklarına yaşatılması olarak adlandırılabilir. Örneğin; çocukluk döneminde aşırı disiplinle büyümüş bir anne, kendi çocuğuna karşı da katı kurallar uygulayabilir. Çocuklar ve özellikle bebekler dertlerini anlatamazlar ve neden ağladıklarını anlamak da zor olabilir. Bu noktada olması gereken; annelerin çocuk duygularını daha iyi anlaması ve beraberinde davranışlarıyla düzenlemesidir. Çocuklarının bozulan duygu durumunu ses tonlarıyla, dokunuşlarıyla ve hareketleriyle stabil hale getirmeleridir. Ancak ebeveynleri tarafından bu ihtiyaçları karşılanmamış bir anne, kendi çocuğu ile ilgili ihtiyaçların ortaya çıkması halinde, bu ihtiyaçlara cevap vermekte hayli zorlanacaktır. Bu durum, çocuk ile arasında oluşacak bağı da olumsuz yönde etkiler. Aşağıdaki durumlar, anne bebek arasında bağı olumsuz etkileyen başlıca etkenler arasındadır; Anne çocukluğunda yaşından olgun davranışlar sergilemeye itildiyse, Kendi ebeveynleri tarafından duyguları anlaşılmadı ve düzenlenmedi ise, Çocukluk döneminde travmalar yaşadıysa, Kendi annesine güvenli ve sağlıklı bağlanmadıysa, çocuğuyla sağlıklı bir bağ kurması zor olabilir. Yaşadığı her neyse, anne çocuğunu yetiştirirken kendi çocukluğunun yansımasını görür ve bunun farkında olmaz. Çocukluğunuza Döndüğünüzü Nasıl Fark Edebilirsiniz? Zaman zaman çocuğunuza gereksiz yerde bağırdığınızı, onu anlamadığınızı ya da fazla tepki gösterdiğinizi hissediyor olabilirsiniz. Çocuk yetiştirmek konusunda okuduğunuz kitaplara ve edindiğiniz bilgilere rağmen doğru davranmadığınızı düşünmeniz oldukça doğaldır. Bu aşamada yapılması gereken ilk şey, farkındalık kazanmaktır. Bu davranışların çoğu, belki flash backlerle kendi annenizin size olan davranışlarını gözlerinizin önüne getiriyor olabilir. Bu durumda empati çok önemlidir. Bu davranışı anneniz size uyguladığında hissettiğiniz duyguları süzgecinizden geçirip çocuğunuzun neler hissettiğini anlamlandırmanız önemlidir. Çocuklukta Yaşananlar Nasıl Aşılabilir? Farkındalık kazanmak davranışlarımızı düzeltmeye yetmeyebilir. Belki bir süre davranışlarınıza dikkat edebilirsiniz ancak bilinç dışı olarak bu davranışlar hayatınızda yer etmeye devam edebilir. Çocukluğunuzdan kopyaladığınız, değiştirmek ve çocuğunuza daha doğru davranmak istediğiniz noktada çocukluğunuzla yüzleşmeniz, çocuklukta yaşananları aşmak için gereklidir. Geçmişinizde yaşadıklarınızla barışmak, gelecekte bu davranışları sergilememek için en önemli adımdır. Eğer geçmişinizi bırakamadığınızı ve farkında olsanız dahi kendinizi durduramadığınızı düşünüyorsanız www.psikolojiantalya.com adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Profesyonel destek almak hem bugününüzü hem de geleceğinizi daha berrak bir hale getirecektir. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç ÇALIŞKAN
Okula Adaptasyonda Danışmanlık Süreci
Okul; çocuğun hem teorik hem de pratik bilgiler edindiği ve bunları yaşamında uyguladığı aile ortamından sonraki ilk deneyimdir. Okul zamanında çocuk, ebeveynlerinden ayrı olarak tek başına hareket etmeye ve kararlar vermeye de başlar. Bu süreçte sosyalleşmeyi, ihtiyaçlarını kendi başına karşılamayı, sorumluluk almayı ve problemlerle tek başına mücadele etmeyi öğrenir. Bazı çocuklar bu sürece kolay alışırlarken bazıları okula adaptasyon sorunu yaşarlar. Okula adaptasyon sürecinde ebeveynlerin tutumu ve çocuğun öğretmeni ile olan ilişkisi çok önemlidir. Ebeveynlerin aşırı koruyucu davranmaları ve tüm ihtiyaçların ebeveynler tarafından karşılanması, bazı sorunları da beraberinde getirebilir. Çocuğa kendi ihtiyaçlarını karşılama noktasında fırsat ve sorumluluk verilmemesi; aileden uzak olduğu okul ortamında önemli bir kaygı sebebi olabilir. Öte yandan öğretmenin çocuk ile kurmuş olduğu yanlış iletişim de çocuğun okula adaptasyon sürecini zorlaştıran bir diğer sebeptir. Çocuğun aileden uzaklaşmak istememesi, okula gitmeyi reddetmesi, derslere konsantrasyon sağlayamaması, sosyal ilişkiler kurmaktan çekinmesi; okula adaptasyon problemi semptomları içinde yer alabilir ve bu durum çözümlenmediği takdirde başka sorunları da beraberinde getirebilir. Çocuğun okula adaptasyon sağlayamamasının altında yatan sebepler çok çeşitlidir. Bu sorunlar mutlaka çok iyi analiz edilmelidir. Okula Adaptasyon Sağlama Güçlüğüne Neden Olan Sorunlar Nelerdir? Çocuğun ebeveynlerine bağımlı ve özgüvensiz yetiştirilmesi. Çocuğun yaşıtlarına göre gelişim geriliği yaşıyor olması. Çocuğun hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı probleminin olması. Öğretmenin katı kuralcı ve cezalandırıcı yaklaşımı. Ebeveynleri tarafından her dediğine evet denen çocuğun, okul kurallarına karşı direnç göstermesi. Bu problemler çocuğun okul hayatını olumsuz yönde etkileyeceği gibi sosyal ve bireysel anlamda da pek çok yeni soruna davetiye çıkarabilir. Bu sebeple ebeveynler okula adaptasyon sürecinin uzadığını gözlemliyorlarsa mutlaka bir uzmandan danışmanlık almalı ve problemin kaynağının çözümlenmesini amaçlamalıdırlar. Adaptasyon süreci sorunu olarak zannedilen süreç, belki de çok farklı bir problem sebebiyle oluşmuş ve kendini okulda göstermiş olabilir. Bunun ayrımını bir uzmanın gözlemlemesi ve süreci yönetmesi, çocuğun gelişimi ve okul hayatına adaptasyonu için çok önemli olacaktır. Ebeveynlerin dikkat etmesi gereken noktalar aşağıdaki gibidir; Okul, çocuğun üzerinde korku unsuru olarak kullanılmamalıdır. Çocuğun okul hayatına ilgisi hakkında konuşmalı ve fikirleri alınmalıdır. Ebeveynler çocuğun kendilerinden ayrı olacağı okula gitme sürecini, duygusal davranarak dramatik hale getirmemelidir. Okul öncesi süreçte çocuğun yalnız zaman geçirebileceği ortamlar yaratılmalı ve birey olduğunu hissetmesi sağlanmalıdır. Rehber öğretmenle görüşmek ve tavsiye almak faydalı olabilir. Çocukların okula alışma süreçleri ve altında yatan sebepleri araştırmak için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.
Çocuğum Utangaç Deyip Geçmeyin
Farklı bir ortama girdiğinde sorulan sorulara yanıt vermekte isteksiz davranışlar gösteren, ortama adapte olmakta zorlanan ve ebeveynlerinin yanından ayrılmayan çocuklar hepimizin çevresinde olan, oldukça sık karşılaştığımız ve utangaç çocuk olarak adlandırdığımız profillerdir. Bu davranış şekilleri çevre tarafından geleneksel Türk aile yapısı doğrultusunda uslu olma ile de adlandırılır. Elbette bu da bir olasılıktır ancak bu utangaçlığın altında psikolojinin alanına giren farklı sorunlar olup olmadığı da diğer bir ihtimal olarak karşımıza çıkar. Büyüklerine karşı saygıda kusur etmeyen, utangaç ve çekingen tavırlar sergileyen çocuğun bu davranışları ideal olarak görülebilir. Ancak davranışların altında yatan sebepler, çocuğun bireysel gelişimi çerçevesinde mutlaka gözlemlenmelidir. 6 ay-1 yaş aralığında karşımıza çıkmaya başlayan utangaç davranışlar, 3-6 yaş arasında görülme sıklığı en yüksek seviyeye ulaşır. Pek çok çocukta olağan biçimde görülen bu davranışlar, genellikle kendiliğinden ve zamanla ortadan kaybolur. Ancak ailenin davranış şekilleri, bu süreci etkileyen en temel kriterdir. Başkalarının yanında bu davranıştan bahsetmek ve çocuklarını zorlayarak istemediklerini yaptırmaya yöneltmek, en büyük sorun kaynağı olarak örneklendirilebilir. Çocuğun bireyselleşmeye ve farklı ortamlara girmeye başladığı bu dönemde özgüven zedelenmesine neden olabilecek bu davranışlar, çocuklarda utangaçlığı azaltıcı değil aksine daha da artırıcı etkilere neden olur. Ailelerin bu zorlamalarına karşılık çocuğun hisleri çoğu kez göz ardı edilebilir. Ancak özgüven düşüklüğü, değersizlik hissiyatı, sosyal yaşamda başarısızlık gibi pek çok olumsuz düşünce; utangaçlık ile beraber görülür. Ebeveynler tarafından yapılması gereken en önemli davranış; çocuğun olumlu yönlerini ortaya çıkarıp vurgulayarak bu yönlerin pekiştirilmesini sağlamalarıdır. Koruyucu anne baba rolü bırakılmalı, çocuk cesaretlendirilerek her adımında yanında olduğu hissettirilmeli ve dolayısıyla çocuk kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarabilmelidir. Doğumdan yetişkinliğe varıncaya dek utangaç bir çocuğun olumsuz yarınlar yaşamaması için, aile dikkatli olmalıdır. Öncelikle utangaçlığa bağlı sergilediği davranışlar mutlaka dikkate alınmalıdır. İletişim çok önemlidir, aile bu süreçte çocuğun yaptığı olumlu davranışlar üzerinden doğru iletişim yürütmelidir. Verilecek sorumluluklar da sürecin hızlı atlatılmasına yardımcı olur. Yapacağı seçimlerin özgür bırakılması ve çocuğun istediği yoldan gitmesine imkan tanınması, girişken olmadığı konularda dahi aktif olmasına yardımcı olabilir. İlerleyen süreç çocuğun sosyal hayatta etkin olma sürecidir. Ancak utangaçlık devam ettiği sürece, sosyal hayatta sorun halini alabilir ve çocukta kaygı problemleri oluşabilir. Bu problemler için çocuk her defasında kendini sorgulayarak ve geçmiş döneminden gelen aile baskısını hissedebilir. Zaman içinde bu durumun devam etmesi, çocuğun ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde başarısızlıklar olarak kendini gösterebilir ve yetişkinliğe ulaşmış çocuğun hem kişisel hem de iş hayatı utangaçlığın getirdiği olumsuz etkilerle geçebilir. Çocuklarımız için en iyisini isteyen ebeveynlerin uslu çocuk yetiştirme noktasında getirdiği kısıtlamaları doğru davranış olarak nitelendirmeleri olağandır. Ancak bu davranışların utangaç olarak yetişen çocukların yarınları üzerinde olumsuz etki yaratabileceği asla unutulmamalıdır. Bu noktada aklınıza gelen her türlü soru ve çözüm için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Çocukluk Yaşantılarının Kişiliğimize Etkileri
Dünyaya merhaba dediğimiz andan itibaren kayıt altında olan zihnimiz, yaşadığımız her şeyi anlamlandırmaya ve kategorize etmeye başlar. Çekingen, dışa dönük, dürüst, fedakar, üşengeç, duygusal, güvenilir, agresif, stresli diye tanımladığımız özellikler; pek çok sebebin kişilik oluşumuna etkileri diyebileceğimiz durumlardır. Doğumdan hemen sonra ve hatta doğum öncesinde başlayan bu sebepleri; anne, baba ve bebeğe öz bakım veren kişilerin yaklaşımları, bu bireylerin kendi kişilik özelliklerinin çocuğa yansımaları, genetik özellikler, annenin hamilelikte yaşadıkları, çevresel faktörler ve olumlu, olumsuz yaşanan tüm deneyimler olarak sıralayabiliriz. Annenin hamilelik dönemini gergin ve stresli geçirmesi, büyük oranda bebeğe de aktarılır ve bebek de doğuştan getirdiği bu mirasla hayata gözlerini açar. Bebeklik döneminde ise bireyler büyük oranda gözlemcidir ve özellikle ebeveynlerinin davranışları ve sorunlarla baş etme yöntemlerini kopyalarlar. Bu pencereden bakınca; ebeveynlerin sakin, çözüm odaklı, çocuğun duygularını anlayarak ve ihtiyaçlarını gidererek büyüttüğü çocuklar yetişkin bireyler olduklarında “eğer farklı yaşanmışlıklar yoksa” doğru orantılı olarak ebeveynleriyle benzer özellikler sergileyeceklerdir. Bu çocuklar yetişkin birer birey olduklarında, kendi ihtiyaçlarının farkında ve özgüveni yüksek olacaklardır. Tam tersi şekilde baskı altında, stresli ve gergin ebeveynler tarafından yetiştirilen çocuklar ise yetişkin bireyler olduklarında; olayları algılama ve çözme noktasında benzer sorunlar yaşayacaklardır. Çocuğun ihtiyaçlarını fark etmesi, kendi istekleri ve hedefleri doğrultusunda bir yol çizmesi çok önemlidir. Bu noktada ebeveynlerin çocuğun kendini keşfetmesini ve en doğru şekilde ifade etmesini sağlaması gerekmektedir. Eğer çocuk kendi ihtiyaçlarından çok karşı tarafın ihtiyaçlarına odaklanırsa ve kendinden çok karşı tarafı düşünür duruma gelirse, yetişkinliğinde de kendini ikinci plana atarak başkalarının ihtiyaçlarına yönelecek ve mutsuz bir birey olarak yaşamını sürdürmesi kaçınılmaz olacaktır. Kişiliğe Etki Eden Faktörler Nelerdir? Kişiliğe etki eden faktörler arasında yer alan sebeplerden biri de, çocuğun arkadaşları ve çevresi ile kurduğu ilişkiler ve ergenlik dönemindeki deneyimleridir. Bu dönemlerde özellikle aşağılanma, alay edilme, dışlanma gibi arkadaş çevresi tarafından alınan kötü geri bildirimler; çocuğun gelecekte içine kapanık veya çekingen bir birey olmasına sebep olabilen nedenlerdendir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanmış olan travmalar da kişiliğe çok büyük oranda etki eden faktörlerden biridir. Geçmişten bugüne gelene dek yaşantılarınız ve genetik özellikleriniz çerçevesinde var olan kişilik özellikleriniz değiştirilebilir. Ben çok utangacım ve utangaç olmaktan yoruldum, hayır diyemiyorum, kendimden çok karşı tarafın üzülmesinden korkuyorum, topluluk içerisinde konuşamıyorum gibi sizi yoran kişilik özellikleriniz varsa, bir uzmandan destek alarak çözüme kavuşturabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Çocuğum Yaşıtları Gibi Konuşmuyor
Bebekler; doğduğu andan itibaren önce annesiyle daha sonra çevresiyle sözel olmasa bile iletişim halinde olarak istek ve ihtiyaçlarını bir şekilde anlatmaya çalışırlar. İlk zamanlar ağlayarak, gülerek ve vücut diliyle kendilerini ifade ederken; büyümeye başladıkça agulama veya çeşitli ses denemeleriyle konuşmaya ilk adımlarını atarlar. İstediklerini parmakla göstererek duyduğu kelimelere benzer sesler ile isteklerini ifade etme; konuşmaya giden yolun ve dil gelişiminin başlangıcıdır. Dil gelişimini alıcı dil ve ifade edici dil olmak üzere iki gruba ayırıyoruz. Alıcı dil; konuşulanların anlaşılması iken ifade edici dil duygu ve düşüncelerin sözlerle aktarılmasıdır. Bebekler yaklaşık 1 yaşında anne, baba gibi kelimeleri kullanır ve bazı basit komutları yerine getirirler. 1 yaşından sonra da hem alıcı hem de ifade edici dil gelişimi konusunda sürekli bir gelişim içerisinde olurlar. Her ay kelime dağarcığı gelişen ve bebeklik dönemini geride bırakan çocuk; 3 yaşına geldiğinde iki, üç kelimeli cümleler kurar ve her konuda konuşarak kendini ifade edebilir. Bu yaş gruplarındaki çocukların büyük çoğunluğu dil gelişimi konusunda ilerleme gösterirken bazı ebeveynler çocuğum yaşıtları gibi konuşmuyor diye endişe ederler. Her ne kadar her çocuğun gelişimi birbirinden farklı olsa da bazı çocukların dil gelişiminin geç gelişmesi, durması ya da gerilemesi altında yatan pek çok sebep olabilir. Dil Gelişimini Etkileyen Sebepler İşitme sorunları Dilde, damakta ve dudakta doğuştan gelen problemler Yalnız büyüme sebepli iletişim sorunları Uzun süre televizyon, tablet ekranına maruz kalma Nörolojik sorunlar Otizm Seçici mutizm Yaygın gelişimsel bozukluklar Çevresel sebepler Çocuklarda dil gelişiminde bir gerilik olduğu saptandığında aileler vakit kaybetmeden altında yatan sebepleri bir uzman desteği alarak araştırmalıdır. Çocuğun dil gelişimine paralel olarak işitmesinde sorun var mı, alıcı dilde mi yoksa ifade edici dilde mi sorun yaşıyor, dil gelişimi dışında farklı gelişimsel problemleri var mı, çocuk nasıl bir çevrede büyüdü, ebeveynlerin çocuğa davranışları nasıl? Gibi diğer soruların da gündeme gelmesi ve yanıtlarla birlikte sebeplerinin araştırılması noktasında altında yatan sebep çok iyi saptanmalıdır. Konuşma gecikmesi ile birlikte adına seslenildiğinde bakmama, yaşıtlarıyla oyun oynayamama, göz teması kuramama, istediklerini parmağıyla ifade edememe gibi semptomlar gözlemleniyorsa çocuk, otizm açısından değerlendirilmelidir. Ancak bu değerlendirmeyi mutlaka bir uzman yapmalıdır. Ailelerin bu konularda yaptığı en büyük hatalardan biri, internet araştırmaları sonucunda çocuklarına tanı koymalarıdır. Örneğin, çok fazla ekrana maruz kalan veya yalnız büyüyen çocuklarda da otizm semptomları gözlemlenebilir oysaki otizm değildir. İşte bu sebeple bu tanıları uzmanların koymaları gerekmektedir. Bazı çocuklarda da konuşabilmelerine rağmen bunu saklama, bazı ortamlarda rahat konuşurken bazı ortamlarda konuşamıyormuş gibi davranma gibi davranışlar görülebilir. Seçici mutizm dediğimiz problemin altında da pek çok sebep yatabilir. Çocuğu bu davranışa iten sorunun tespiti için çeşitli psikometrik testler kullanılır ve oyun terapisi gibi ekollerden faydalanarak sorunun çözümü amaçlanır. Dil gelişiminin hızlanması için gerekli olan ortam bu sayede yaratılmış olur. Hatta konuşma terapisti ile psikolog gerekli olan durumlarda birlikte çalışarak çocuğun sorununa özel olarak çözümler üretir ve çocuğun yaşıtları ile uyumu amaçlanır. Zihinsel, nörolojik sorunlar veya otizm gibi sebepler; erken tanı ve özel eğitim gibi alternatiflerin kullanılması ile sorunların çözümü anlamında doğru yönde önemli yol kat edilebilir. Psikolojik sebepli gecikmiş konuşma probleminde de yapılması gereken çalışmalar erken zamanlı yapıldığı takdirde farklı psikolojik problemlerin oluşması engellenir. Çocuğun konuşmayı bir sebepten dolayı tercih etmemesi ve altında yatan sebebin çözüme kavuşturulamaması halinde; arkadaş gruplarında, kreşte, okulda daha çok içe kapanma gibi farklı sorunlar ortaya çıkabilir. Geç konuşan çocuklar özelinde bazı aileler; babası da geç konuşmuştu, Einstein de geç konuşmuş ama çok zeki, benim çocuğum böyle erken yürüdü ama geç konuşuyor gibi tutumlar sergileyebiliyorlar. Elbette genetik faktörler bu konuda önemlidir ancak tek sebep bu olmayabilir. Bu nedenle sorun tespit edildiği ilk anda çocuk ve ergen psikoloğundan destek alınmalı ve altında yatan sebepler araştırılmalıdır. Ceren Fırıncı









