Dünya üzerindeki milyarları aşan insan topluluğu, sosyal olarak birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Elbette bu durum, kişilerin çocukluktan başlayarak kısa ya da uzun süreli birbirileriyle bağ kurma isteklerini de beraberinde getirir. İnsanların sosyal olarak kurdukları bağ dolayısıyla geliştirdiği iletişim, insanlar arasındaki ilişkiyi anlatan kısa bir özettir. Bu kapsamda yaşanan bazı ilişkiler kişiye çok iyi gelir ve kişinin hayatına çok fazla olumlu etkisi olur. Bazı ilişkiler ise kişi için oldukça yıpratıcıdır. Kişiye zarar veren, çok fazla yıkıcı etkisi olan, kişinin kendini hiç iyi hissetmediği, buna rağmen de asla vazgeçemediği tabiri caizse kişiyi zehirleyen ilişkilere toksik ilişki adını veririz. İlişkimizin Toksik Olduğunu Nasıl Anlarız? Her ilişkinin bir dinamiği vardır dolayısıyla yaşanan problemlerin şekli, sebep ve sonuçları o ilişkiye özeldir. Ancak bazı durumlar ve davranış kalıpları vardır ki kişinin toksik ilişki içinde bulunduğunun sinyallerini verir. Aile, arkadaş, eş veya sevgili ile olan ilişki eğer toksik ise, davranışlarınız sürekli olarak kontrol altındadır. Bu ilişkide manipülasyon çok fazladır. Bu manipülasyonlar; dalga geçerek, şakaya vurarak ya da sizi ezerek gerçekleşir. Bir yerden sonra siz, artık kendinizi yetersiz ve kusurlu hissedersiniz. Tepkinizi ortaya koyduğunuz durumlarda da partneriniz, sizi düşündüğü veya sevdiği için bu şekilde davrandığını iddia edebilir. Partneriniz olan kişi, empati yeteneğinden yoksundur. İlişkinizde duygu ve ihtiyaçlarınız önemli değildir. Odak noktası kendisidir ve kendi ihtiyaçları çerçevesinde hareket eder. Bu kişiler kendi çıkarları için rahatlıkla yalan söyleyebilir. Daha önce söylediği bir sözü bugün reddedebilir ve siz durumu neden yanlış hatırladığınıza dair kendinizi sorgularken bulabilirsiniz. Size karşı tutarsız davranışları sebebiyle pek çok zaman O’nun nezdinde yerinizi sorgularsınız. Arkadaş ortamında size karşı umursamaz davranışlar sergilerken, baş başa geçirdiğiniz bir gece aksine çok ilgili davranabilir. Bu konuyu dile getirmek istediğinizde, odağının kendisi olduğu ve sizin duygularınızın önemli olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeniz beklenen bir durumdur. Toksik insanlar, çatışmaya çok açıktır. İlişkiniz sürekli karşı tarafın istek ve beklentileriyle şekillendiği için, sizin güçlenmenizi sağlayacak olan durumlar tehdit niteliğindedir. Bu sebeple sürekli olarak sizi tartışma içine dahil etmek, sizi psikolojik olarak yormak ve olduğunuz yerden aşağı çekmeye çalışmak toksik ilişkide çok sık rastlanılan durumlardır. Burada amaç sizin karşı tarafa bağlı hale gelmeniz, özgüveninizi yitirmeniz ve karşı tarafın ihtiyaçlarına cevap vermeye devam etmenizdir. Kadın erkek ilişkisinde çok baskı altında olduğunuz, sürekli kısıtlandığınızı hissettiğiniz bir ilişki içindeyseniz ve ‘’ben O’nun hayatında mıyım? Gibi sorularla yerinizi sorguluyorsanız, büyük olasılıkla toksik bir ilişki içerisindesinizdir. Bize zarar verdiğini bildiğimiz bir ilişkiye neden devam ederiz? Herkesin ilişki dinamikleri birbirinden farklıdır ancak; toksik ilişkiye maruz kalan kişilerde bazı düşünce kalıpları, toksik ilişki bağımlılığını beraberinde getirir. Kişi toksik ilişkisini bitirmeye yaklaştığında, ilişkisinde harcadığı emeğin ve geçen zamanın boşa gideceği gibi yanlış bir düşünce mantığına sahip olabilir. Acaba hala düzelir mi? Ben ne yaparsam bu ilişkiyi kurtarırım? Gibi düşünceler içerisinde çıkış noktası arayabilir. Diğer bir yaygın düşünce kalıbı; ‘’kimseyle bir daha bu kadar yakın olamam‘’ , ‘’kimse beni onun kadar sevemez.‘’ Gibi düşüncelerdir. Burada partnerin yıldırma politikaları ile kişi, özgüven sorunları yaşayabilir ve bu düşüncelere tutunarak hala partnerinin davranışlarında sevgi kırıntısı aramaya yönelebilir. Kişinin partnerinden ayrılamamasındaki bir diğer neden; sorun olmadığını ve kişinin olayları kendisinin bu kadar büyüttüğünü düşünmesidir. Bu düşünce yaygın olarak, kendi istek ve ihtiyaçlarının bilincinde olmayan kişilerde görülmektedir. Özellikle kişinin çocukluk döneminde ebeveynleri tarafından ihtiyaçları, hisleri, duyguları reddedilmiş veya anlaşılamamışsa, çocuk ihtiyaçlarının veya duygularının doğru olmadığını zannederek büyür. Yetişkinlikte ise ‘’böyle hissediyorum ama hissetmemem lazım, böyle hissediyorum ama kesin abartıyorumdur.’’ Şeklinde suçu kendisinde arama durumu söz konusu olabilir. Diğer bir sebep ise; mahalle baskısıdır. Boşanmış olmak, arkadaş veya akrabalarla küs olmak toplum tarafından olumlu karşılanmaz. Eğer kişi, böyle bir fikre sahipse, etraftan olumsuz tepkiler almamak için ilişkisine devam etmek zorunda kalabilir. Başkalarının düşüncelerine odaklı hareket ediyor olmak, çok sık karşılaşılan diğer bir ayrılamama durumudur. Diğer yaygın bir sebep ise; ilişki kiminle olursa olsun, ayrılık sonrası bir yas dönemi gerçekleşir. Kişi bu acıyı göze alamadığı için ilişkisine son vermeyi erteleyebilir veya bu ilişkiye devam etmeye çalışabilir. Bazen de vicdani olarak aşırı hassas davranılır. ‘’Şimdi bende gidersem ne yapacak? Bir tek bana tutunuyor, O’na yardımcı olabilirim, O’nu değiştirebilirim, geçtiğimiz 10 yılı değiştiremedim ama 11. Yılı değiştirebilirim’’ gibi düşünceler içerisine girilebilir. Bir kişinin neden toksik olduğu kendisine ait dinamikler çerçevesinde şekillenir. Öte yandan partner, sorunu toksik kişi yerine kendi ilişkisinde arayabilir. Ancak unutulmamalıdır ki toksik kişi bir ilişkide nasılsa, diğer ilişkilerinde de aynı şekilde ben odaklıdır. Bu durum tamamıyla kişinin arka penceresi yani çocukluk çağı travmaları, aile dinamikleri, bağlanma stili gibi durumlarla ilgilidir. Bir başka boyutta baktığımızda da toplumsal cinsiyet rollerinin toksik kişilik ve ilişkileri beslediğini söylememiz mümkündür. Çünkü toplum tarafından erkeğe daha maskülen ve koruyucu bir rol biçilmiş; kadının ise daha alttan alıcı ve fedakar olması gibi roller dayatılmış ve normalleştirilmiştir. Bu perspektiften bakınca erkeğin kadına ‘’onu giyemezsin, o kişiyle görüşemezsin, hesabı erkek öder,’’ gibi söylemleri, kadın tarafından öncelikle sevgi veya koruyuculuk olarak algılanabilir. Aslında bu davranışlar sevgiden değil; kişinin kendi korku, kaygı ve yetersizlik duygularından dolayıdır. Bu tür davranışların devamlılığı ve yoğunluğu da kadında baskı hissettirerek ilişkinin çatırdamasına ve zehirlenmesine sebep olabilir. Diğer taraftan kadından alttan alması ve fedakar olması beklenir. Bu yüzden de kadının toksik ilişkide kalıcı olması, toplumsal cinsiyet rolleri sebebindendir. Toplumda oluşturulmuş bir diğer yargı, erkekte hata olmamasına rağmen kadının sürekli söyleniyor olmasıdır. Bu yargı sebebiyle de kadın, yaşadığı ilişkinin toksik olduğunun farkında bile olamayabilir. Dolayısıyla toplumsal normları da iyi analiz etmek son derece önemlidir. Bu normları fark etmek ve değiştirmeye çalışmak, toksik ilişkilerin de beslenmesini engelleyerek azalmasını sağlayacaktır. Uzman Klinik Psikolog Seren Akman
Terk Edilme Korkusu
‘’Ben kendi halimde mutluyum, nasılsa yine terk edileceğim için yeni bir ilişkiye başlamak istemiyorum, ilişkimde terk edilmemek için partnerimin bir dediğini iki etmiyorum…’’ Bu cümleler, sıklıkla karşılaştığımız ve terk edilme korkusunu anlatan cümlelerdir. Bir taraf ilişkide kalmak isterken, diğerinin yollarını ayırma kararı alması; terk olarak adlandırılır. İlişki sonrası terk edilen kişide çoğunlukla yas dönemi ortaya çıkar. Bu dönemde yalnız kalmak isteme, sosyal ortamlardan uzaklaşma, ağlama krizleri gibi durumların yaşanması normaldir. Ancak bir süre sonra kişi kendini toparlar ve normal hayatına kaldığı yerden devam eder. Bazı kişilerde ise terk, aklının bir köşesinde hep korku halinde kendini gösterir. Romantik veya arkadaşlık ilişkilerinde terk edilmemek için çaba harcar veya kendine göre savunma mekanizmaları geliştirir. Tüm bu sürecin altında kişinin terk edildiğinde hissedeceği duyguları daha önceden tecrübe etmiş olması ve bir daha aynı duyguları yaşamak istememesi yatar. Terk Edilme Korkusunun Nedenleri Terk edilme korkusunun sebepleri, bebeklik döneminden itibaren bugüne kadar kişinin yaşadıklarıyla ilgilidir. Kişinin dünyayı anlama noktasındaki bilişsel gelişim sürecinde yaşadığı terk tecrübeleri, gelecek yaşantısında da terk edilme korkusunu tetikleyebilir. Bebeklik döneminde anne memesine çok bağımlı bir bebeğin bir anda memeyle bağının kesilmesi, birey için önemli bir terk tecrübesi olabilir. Kendini bağımlı ve huzurlu hissettiği memeyle bir daha o bağı kuramaması dolayısıyla yaşadığı acı, onun için bir terktir. Bu yüzden de gelecekte kuracağı ilişkilerinde hatırlamasa bile terk düşüncesi, kişiye o günkü acıyı çağrıştırır ve terk edilmek onun için çok büyük anlamlar ifade edebilir. Çocukluk dönemlerinde bir yakını kaybetme, taşınma sonucu bağlı olduğu ev veya arkadaşlarından uzaklaşma, ilgisiz ebeveynler, bir partnerin terk etmesi sonucu yaşanan durumlar; terk edilme korkusunun sebeplerindendir. Terk Edilme Korkusunun İşaretleri Terk edilme korkusunun işaretleri, geçmiş yaşantılardaki deneyimler doğrultusunda semptomlar gösterir. Semptomlar sıklıkla aşağıdaki şekilde gelişir; – Uzun süreli ilişkilerden kaçınmak – İlişkilerde bağlılık yaşamamaya çalışmak – Duygusal yakınlık kurmaktan çekinmek – Yeni insanlarla tanışmayı istememek – Kimseye güvenmemek – İlişki içerisinde ayrılık lafını çokça dile getirmek – Aşırı kıskanç olmak – Partneri kaybetmemek adına onu mutlu etmeye odaklanmak – Kendini değersiz hissetmek – Sağlıksız bile olsa ilişkiye son vermeyi istememek Eğer terk edilmek sizin için de büyük bir korku sebebiyse mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Terk edilme korkusuyla ilgili daha detaylı bilgi için bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya 0552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.
Kontrol İhtiyacı Neden Doğar? Neden Kontrol Ederiz?
Genelde hepimizin çevresinde ‘’Hiç kimse bir işi benim kadar ayrıntılı düşünemez ve daha iyisini yapamaz’’ diyen kişiler vardır. Her şeyin en iyisi olduğundan emin olana kadar tasarlar, uygular ve uygulatırlar. Hayli yorucu olan bu çaba, beraberinde pek çok kaygıyı getirir. Bu kaygının sonucu olarak da kişi herkesin ve her şeyin kendi kontrolünde olmasını ister. Yani; kontrol davranışının en önemli nedeni kaygıdır. Kaygıyı yönetebilmek için kontrol ederiz. Endişe, zorlantı, bunaltı, içten içe bir şeylerin kişinin ruhunu kemirmesi; kontrol etme davranışının içsel sebepleridir. Kontrol dışında gerçekleşen en ufak bir durum ya da değişiklik kişinin canını çok fazla sıkar. Kontrol etmeyi yaşamının en orta yerine koyan kişiler, en ufak bir aksilik veya engelle karşılaştıklarında ya da işler planladıkları gibi gitmediğinde; inanılmaz öfkeli, gergin ve kızgın bir hal alabilirler. Bu kişinin aile ve yakın çevresi; kişiyi tanıdığı ve bu sürece çok alıştıkları için anlayışlı davranabilirler. Ancak birey için iş ve sosyal hayat, davranışlarını bilmediği onlarca insanla doludur ve hayli zorlu geçmesi muhtemeldir. İçinde bulunduğu durum kişinin kendisini sürekli stresli hissetmesine ve fazlası ile yorucu ya da içinden çıkılamaz hale dönüşmesine neden olmaktadır. Kontrol etmekten yorulan ve artık buna dur demek isteyerek psikolojik danışmanlık alan çok fazla danışanımız var. Bu danışanlarımıza kontrol etmediğinizde ne olur? Sorusunu yönelttiğimizde genellikle; bir aksilik olabilir, istediğim gibi olmaz, hatalı olabilir, eleştirilebilirim, yaptıklarım beğenilmeyebilir. Gibi yanıtlar alırız. Bu yanıtlar da karşımıza diğer bir önemli sebep olan başarısızlık korkusunu çıkarıyor. Kişi hata yapmaktan ve yapılmasından ya da yetersiz kalmaktan öyle sine korkar ki, işi şansa bırakmaz. Detaylar, ayrıntılar önemlidir. Titiz, düzenli, planlı, programlı, mükemmeliyetçi, katı kuralcı yani obsesif kişiliklerdir. Eleştirilmeye ve yargılanmaya tahammülleri olmadığı için ya da en korktukları şey bu olduğu için sürekli kendilerini mükemmeli elde etmeye zorlarlar. Dolayısıyla her işi en ayrıntılı şekilde tasarlarlar ve kendileri halletmek isterler. Kimseye sorumluluk veremezler. Sorumluluk verdiklerinde de teslim aldığı işi tekrar kontrol ederler. Çünkü güvenemezler. Bu yüzden de beş kişinin yapacağı işi tek başına yapar, kapasitesinin üzerinde bir enerjiyle çalışırlar. Sürekli telaşlı ve panik haldedirler. Hem fiziksel olarak kendilerini çok yorarlar hem de zihinsel olarak çok doludurlar. Hep bir sorun çıkacak, yanlış olacak gibi düşüncelerle zihinleri olumsuzluklarla dolu olduğundan olumsuz duygulara sahiptirler. Öylece yıpratırlar, tüketirler kendilerini ve tabi sonunda da depresyon kaçınılmaz olur. Artık isteksiz, yorgun, hiçbir şeyden zevk almayan, çok hassas ve kırılgan biri olarak hayatlarına devam ederler. Tam da bu noktada bu ağır yüklerle baş etmeye çalışan kişiler, fizyolojik olarak da bazı sorunlarla karşılaşabilirler. Yorgun ve huzursuz hissetme, rahat uyku uyuyamama, sürekli düşünme, baş, omuz ve sırt ağrıları, nefes darlığı, terleme ve kalp sıkışması; kontrol davranışında bulunan kişilerin yaygın olarak yaşadıkları fizyolojik semptomlar arasındadır. Kontrol, yaşamımız için çok önemli bir kavramdır. Kişinin kontrol davranışı çok fazlaysa ve kişi bu davranışı esnetemiyorsa kontrolden çıkar. Bu da kaygı bozukluğu, panik atak, obsesif kompülsif bozukluk gibi sorunlara neden olur. Panik atak, kontrolü kaybetmekten korkar; obsesif kompülsif bozukluk da kontrolü hissedemez ve hissedebilmek için bir şeyleri kontrol eder. Aslında yine kontrolü yitirme duygusu ve kontrolü yeniden kazanma çabası vardır. Kişi, iç dünyasında kontrol edemediği duygu ve düşüncelerini, dışarıdaki semboller üzerinden kontrol etmeye çalışır. Yani; içsel sistemi sağlayamadıkça dış nesneleri kontrol etmiş olur. Saatlerce masayı düzenlemekle, evi temizlemekle, bir şeyleri istiflemekle uğraşır. Hatta bu tarz danışanlar terapiye önceden hazırladıkları notlarla gelirler. Seansı kontrol ederler, terapisti kontrol ederler, eşinin kıyafetini, çocuğunun yediği yemeği, personelin dosyasını, dosyanın simetrisini… Her şeyi kontrol ederler çünkü sistem, kontrol ettiği anda rahatlar. Ancak o da maalesef çok kısa sürer. Kişiler neden her şeyi kontrol etmek zorunda hissederler? Herkesin hikayesi farklıdır. Öncelikle kişiyi bu davranışa iten sebeplere odaklanmak gerekiyor. Örneğin; bir annenin sıklıkla çocuğunun yediği yemeğe karıştığını ele alalım. Şunu yemeli, bunu yememeli, bu kadar yemeli, sağlıklı bir kiloda olmalı vs. gibi sürekli olarak çocuğunu kontrol altında tuttuğunu düşünelim. Bu annenin çocuğunun yediklerine neden bu denli karıştığının altında yatan sebepleri araştırmak üzere çocukluk yaşantılarına ışık tutmak, çoğu zaman pek çok sorunun yanıtı niteliğindedir. Çünkü bu anne belki de çok kilolu bir çocukluk geçmişine sahip olabilir, arkadaşları onunla dalga geçmiş hatta lakap bile takmış olabilir. “Şişko patates, yağ tulumu…” Kendine bu lakaplarla seslenilmiş olması, bugünün annesinin çocukluk döneminde büyük bir utanç yaşamasına sebep olmuş ve kendini çok kötü hissetmiş olabilir. Ne giyerse giysin kendine yakıştıramamış, kendini beğenmediği gibi başkaları tarafından da beğenilmediğini hissetmiş olabilir. Alay edilmeye maruz kalmak, beğenilmemek kişiyi o zamanlar aşırı üzmüş olabilir. O küçük çocuk için şişmanlık bir travmaysa, yetişkinliğinde o yaralı yanını iyileştirircesine çocuğunun yemeğini kontrol ediyor olabilir ya da çocuğu da kendi yaşadıklarını yaşamasın diye çocuğunu korurcasına onun yediklerini kontrol ediyor olabilir. Ya da aslında hiç böyle bir travma yoktur, mükemmeliyetçi bir annedir ve her şey kitabına uygun olsun istiyor olabilir. Bir anne için çocuğunun sağlıklı beslenmesi elbette önemlidir. Ancak bu durum, kişi için büyük bir dert ise; kişi bu konuya çok fazla yatırım yapıyorsa, işler istediği gibi gitmediğinde perişan oluyorsa işte burada geçmişte bitmemiş işlere, çözümlenmemiş meselelere bakmak gerekiyor. Kontrol davranışıyla nasıl baş edilebilir? psikolojide bazı kuramlar erken dönem yaşantılara odaklanırken, bazı kuramlar da günlük hayattaki kaygının tetikleyicilerine ve obsesif düşüncelere odaklanır. Hangi yaklaşımla olursa olsun, amaç; kontrol ihtiyacının azaltılması ve kaygının işlevsel hale gelmesidir. Kontrol ihtiyacının arkasında yatan işlevsiz düşünceler yerine işlevsel olanları koymaya çalışırız. Terapide sorunun asıl kaynağı bulunduğunda, kişi bunlarla yüzleştiğinde ve hikayeyi anlamlandırdığında sistem rahatlar. Kişi gerçek duyguyu tanımlayabildiğinde hepimizin ihtiyaç duyduğu kontrol mekanizmasına sahip olmuş oluyor. Yaşam gerçekten kişinin kontrölündeyse kontrol etmeye çalışmaz. Uzman Klinik Psikolog Sibel Dinç Akıncı
Lohusa Depresyonu
Hamileliğin ardından gerçekleşen doğum ve annenin bebeğini kucağına aldığı ilk andan itibaren anne için lohusalık dönemi de başlamış olur. Bu döneme aynı zamanda, fizyolojik, psikolojik, ilişkisel ve sosyal olarak pek çok değişimin aynı anda yaşandığı çok katmanlı bir evre de diyebiliriz. Dünyaya yeni bir hayat getirmek çok özel ve kıymetli elbette. Ancak annenin değişen hormonları ile birlikte yaşadığı uyku yoksunluğu ve duygusal kargaşa gibi durumlar neticesinde bu süreç, anne için oldukça zorlayıcı aynı zamanda. Halk arasında 40 gün olarak adlandırılan lohusalık dönemi, 6 haftalık bir zaman dilimini kapsar. Hamilelikte yükselen HCG, östrojen, progesteron, oksitosin ve relaksin hormonları, lohusalık döneminde eski seviyesine dönmeye başlar. Yeni doğum yapan çoğu anne genellikle bu dönemle birlikte ruh hali değişimleri yaşar. Ağlama nöbetleri, kaygı ve uyku güçlüğü gibi durumlar, doğum sonrası bebek hüznü olarak adlandırılır ve yeni anneler bu ruh halleriyle sıklıkla karşılaşır. Bebek hüznü genellikle doğumdan sonraki ilk iki ila üç gün içinde başlar ve iki haftaya kadar sürebilir. Bu büyük hayat değişimine hormanlardaki değişimler de eklenince, bu sürece uyum sağlamak her anne için zorlayıcı olabilir. Lohusa dönemi doğum yorgunluğu, tecrübesiz annenin bebeğin bakımı konusundaki kaygıları, tetiklenen yetersizlik duyguları, sosyoekonomik durum, annenin bu sorumluluklar karşısında eşinden ve çevresinden yeterli sosyal yardım almayışı, daha önceki sorunlu doğum tecrübeleri, kaybedilen bebek geçmişi, zor hamilelik gibi faktörlerin de etkisiyle, annenin bu döneme uyum sağlaması çok daha zor hale gelmektedir. Anne, bebeğinin doğumuna bilinç düzeyinde çok hazır olsa ve doğum sonrasındaki sorumluluklar çevresi tarafından çok yeterli bir şekilde desteklense bile annenin kendi arka bahçesinde kendisinin bile hatırlamadığı erken dönem travmaları, bebeğin doğumuyla tekrar tetiklenebilir. Örneğin; annenin istenmeyen bir bebek olması veya kendi doğum anının travmatik geçmesi gibi durumlar var olabilir. Bu durumlarda annenin bilinci kötü anıyı hatırlamıyor olsa bile bedeninin ve bilinç dışının hatırlaması, kendi doğum sonrası sürecine de negatif yönde etki edebilir. Her doğumda aslında anne, kendi kendini bilinç dışı olarak tekrar doğurduğu için o bitirilmemiş işler, halı altına süpürülmüş travmalar; bebeğin doğumuyla birlikte bir anda yeni annenin önüne serilebilir. Bütün bu etkenlere hormonal değişimler de eklenince, çok sayıda annenin karşı karşıya kaldığı lohusa depresyonunun yaşanmasına neden olabilir ve anne üzerinde çok ciddi etkiler bırakabilir. Lohusalık depresyonu, bir karakter kusuru ya da zayıflık değildir. Bazen sadece doğum yapmanın bir komplikasyonudur. Her on yeni anneden birinin lohusalık depresyonu yaşaması da bunun aslında utanılacak veya suçlu aranacak bir şey olmadığının kanıtıdır diyebiliriz. Doğum sonrası depresyonunuz varsa hızlı bir tedavi, belirtilerinizi yönetmenize ve bebeğinizle bağ kurmanıza yardımcı olabilir. Lohusa Depresyonu Belirtileri Lohusa depresyonu, lohusalık döneminde görülebildiği gibi doğumu takip eden ilk bir yıl içerisinde de ortaya çıkabilen bir depresyon çeşididir. Patolojik depresyon belirtilerinin yanı sıra, bu depresyon çeşidine özel semptomlar da eşlik edebilmektedir. Bu semptomlar; Annenin kendini güçsüz ve enerjisiz hissetmesi. Ağlama krizleri. Kendini değersiz hissetme. Bebekle yetersiz ilgilendiği düşüncesi. Sürekli uyuma isteği veya hiç uyuyamama. İştah kaybı veya normalden fazla yeme. Suçluluk duygusu. Sosyal izolasyon. Aşırı duygu değişimleri. Tüm bu belirtilerin yanı sıra lohusa depresyonunu ağır geçiren annelerde kendine veya bebeğe zarar verme, hatta intihar veya bebeği öldürme düşünceleri gibi uç semptomlar da görülebilir. Lohusa depresyonu, sanılanın aksine sadece anneyi etkileyen bir süreç değil, bir aile hastalığıdır diyebiliriz. Bu sürecin hem evlilik ilişkisine hem de bebeğin zihinsel ve psikolojik gelişimine uzun süreli etkileri olasıdır. Aileye yeni bir bebeğin katılması sorumlulukların arttığı zorlu ve stresli bir süreç iken, lohusalık depresyonu da eklendiğinde ilişkilerde kopma noktasına gelinebilmektedir. Bu dönemde genellikle her iki eş de kendisini çok yalnız bırakılmış, anlaşılmamış ve destek olunmamış hissedebilir. Annenin yaşadığı depresyon erkekler üzerinde kızgınlık ya da öfke gibi tavırlara da neden olabilir. Bu ciddi durumu anlamlandırmayan erkek, eşini; çocuğu ile yeteri kadar ilgilenmemekle, olur olmadık şeylere ağlayıp kızmakla, kendilerine kötü davranmakla suçluyor, bebekleri ile ilgili sorumlulukların kendi üzerine kaldığını düşünebiliyor. Aslında bu öfkenin altında eşine nasıl destek olacağını bilememe halinin getirdiği çaresizlik ve korku yatıyor olabiliyor. Kadın ise yaşadığı bu zorlu süreçte kendini yeteri kadar anlaşılmamış, çevrenin de etiketlemeleri ile birlikte daha çaresiz ve suçlu hissetme eğiliminde olabiliyor. Eşinin yeteri kadar destek ol(a)mayışı bu noktada ilişkide büyük bir kırılma anına neden olabiliyor ve doğumdan seneler sonra bile bu sürecin etkileri çift arasında görülebiliyor. Neyse ki bu zorlu süreci birlikte el ele atlatabilen çiftler de bulunmakta. Süreci birlikte atlatan bu çiftlerin aslında açık iletişime çok daha fazla önem verdiği ve zorlandıkları konularda uzmanlardan destek almaya daha açık olduklarını gözlemlemekteyiz. Bir anne depresyona girdiğinde, çocukları da acı çeker. Çünkü depresyon, ebeveynlerin bebekleriyle şefkatli ve istedikleri gibi bağ kurma becerilerini azaltır. Depresyon insanların duygularını ifade etme biçimini engeller ve davranışların değişmesine neden olabilir. Depresyonda olan anne ve babalar, depresyonda olmayan anne babalar kadar göz teması kuramaz veya gülümseyemez. Depresyonu olan birçok ebeveynin bebekleriyle oyun oynama, konuşma veya şarkı söyleme gibi olumlu etkileşim kurma olasılığı daha düşüktür. Bazı araştırmalarda, depresyonda olan annelerin bebekleriyle birlikte kendi dillerinde daha az duygu ve ifade kullandıklarını göstermektedir. Depresif ebeveynlerin çocuklarına karşı daha tutarsız olduğu da araştırmalar tarafından desteklenmektedir. Bu araştırmalarda; lohusalık depresyonu yaşayan annelerin bebeklerinin, bu duruma sahip olmayan annelerin bebeklerine göre daha az etkileşime girdiği, yaygara kopardığı, daha sık ağladığı ve daha yüksek düzeyde fizyolojik stres altında olduğu gözlemlenmektedir. Bu bebeklerin dil gelişimleri de yaşıtlarına göre daha yavaş gelişiyor. Anneler, depresyonun şiddetine bağlı olarak; doktor muayenelerini ayarlama, bir evi bebekler için güvenli hale getirme, mama zamanlarını ayarlama gibi temel çocuk sağlığı görevlerini yönetmekte bile sorun yaşayabilirler. Özetle, ebeveyn depresyonu sadece bir ebeveynin dünya algısını değil, aynı zamanda bir çocuğun içsel ve dışsal dünya deneyimini de etkiler diyebiliriz. Ebeveynler, çocuklarından ne kadar kopuk olursa; çocuğun yakın bağlar ve sağlıklı duygular oluşturamama riski o kadar büyük olur. Bütün bu zorlantılar erken dönemde bebeğin bağlanma biçimini de olumsuz etkiler. Bu durum, bebeklerin daha kaygılı veya kaçıngan bağlanma stiline sahip olma riskini artırır. Bağlanma biçimleri bütün hayatımız boyunca yakın çevremizle olan ilişki biçimlerimizi belirleyen davranışsal ve duygusal kalıplar olarak özetlenebilir. Lohusalık süreci de hamilelik süreci gibi anneye özeldir. Kimi anne, bu süreçleri çok rahat ve mutlu yaşarken kimi anne zor, sıkıntılı ve mutsuz geçirebiliyor. Ne olursa olsun, siz değerlisiniz ve tüm aile için değerli bir birey olduğunuzu unutmamalısınız. Anne için bebek elbette çok önemli ancak kendinize de vakit ayırmanız olmazsa olmazdır. Mutlaka düzenli beslenmeli ve küçük molalarla kendi isteklerinize yönelmelisiniz. Bu
Çocukluk Yaşantılarının Kişiliğimize Etkileri
Dünyaya merhaba dediğimiz andan itibaren kayıt altında olan zihnimiz, yaşadığımız her şeyi anlamlandırmaya ve kategorize etmeye başlar. Çekingen, dışa dönük, dürüst, fedakar, üşengeç, duygusal, güvenilir, agresif, stresli diye tanımladığımız özellikler; pek çok sebebin kişilik oluşumuna etkileri diyebileceğimiz durumlardır. Doğumdan hemen sonra ve hatta doğum öncesinde başlayan bu sebepleri; anne, baba ve bebeğe öz bakım veren kişilerin yaklaşımları, bu bireylerin kendi kişilik özelliklerinin çocuğa yansımaları, genetik özellikler, annenin hamilelikte yaşadıkları, çevresel faktörler ve olumlu, olumsuz yaşanan tüm deneyimler olarak sıralayabiliriz. Annenin hamilelik dönemini gergin ve stresli geçirmesi, büyük oranda bebeğe de aktarılır ve bebek de doğuştan getirdiği bu mirasla hayata gözlerini açar. Bebeklik döneminde ise bireyler büyük oranda gözlemcidir ve özellikle ebeveynlerinin davranışları ve sorunlarla baş etme yöntemlerini kopyalarlar. Bu pencereden bakınca; ebeveynlerin sakin, çözüm odaklı, çocuğun duygularını anlayarak ve ihtiyaçlarını gidererek büyüttüğü çocuklar yetişkin bireyler olduklarında “eğer farklı yaşanmışlıklar yoksa” doğru orantılı olarak ebeveynleriyle benzer özellikler sergileyeceklerdir. Bu çocuklar yetişkin birer birey olduklarında, kendi ihtiyaçlarının farkında ve özgüveni yüksek olacaklardır. Tam tersi şekilde baskı altında, stresli ve gergin ebeveynler tarafından yetiştirilen çocuklar ise yetişkin bireyler olduklarında; olayları algılama ve çözme noktasında benzer sorunlar yaşayacaklardır. Çocuğun ihtiyaçlarını fark etmesi, kendi istekleri ve hedefleri doğrultusunda bir yol çizmesi çok önemlidir. Bu noktada ebeveynlerin çocuğun kendini keşfetmesini ve en doğru şekilde ifade etmesini sağlaması gerekmektedir. Eğer çocuk kendi ihtiyaçlarından çok karşı tarafın ihtiyaçlarına odaklanırsa ve kendinden çok karşı tarafı düşünür duruma gelirse, yetişkinliğinde de kendini ikinci plana atarak başkalarının ihtiyaçlarına yönelecek ve mutsuz bir birey olarak yaşamını sürdürmesi kaçınılmaz olacaktır. Kişiliğe Etki Eden Faktörler Nelerdir? Kişiliğe etki eden faktörler arasında yer alan sebeplerden biri de, çocuğun arkadaşları ve çevresi ile kurduğu ilişkiler ve ergenlik dönemindeki deneyimleridir. Bu dönemlerde özellikle aşağılanma, alay edilme, dışlanma gibi arkadaş çevresi tarafından alınan kötü geri bildirimler; çocuğun gelecekte içine kapanık veya çekingen bir birey olmasına sebep olabilen nedenlerdendir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanmış olan travmalar da kişiliğe çok büyük oranda etki eden faktörlerden biridir. Geçmişten bugüne gelene dek yaşantılarınız ve genetik özellikleriniz çerçevesinde var olan kişilik özellikleriniz değiştirilebilir. Ben çok utangacım ve utangaç olmaktan yoruldum, hayır diyemiyorum, kendimden çok karşı tarafın üzülmesinden korkuyorum, topluluk içerisinde konuşamıyorum gibi sizi yoran kişilik özellikleriniz varsa, bir uzmandan destek alarak çözüme kavuşturabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Eşler Arası Kıskançlık Krizleri
Seven insan kıskanır, ben kıskanç bir insanım, eşim kıskanç olduğu için davranışlarıma dikkat ediyorum, sana güveniyorum ama çevreden dolayı seni çok kıskanıyorum, ben çok kıskancım benim eşim öyle açık saçık giyinemez, karşı cinsle çok fazla iletişim kuramam eşim çok kıskanır… Bu cümleler belki sizin de hayatınızın içinde olan veya çevreden duymaya alışkın olduğunuz, toplum içerisinde sıklıkla dile getirilen cümlelerdir. Öyle ki bazı kişilerin ‘’kıskanılmak’’ hoşuna gider, böylece sevginin dozunun arttığı kanaati ortaya çıkar. Toplum tarafından kıskançlığın normalleştirilmesinin başlangıç noktası da işte tam olarak burasıdır ancak; sevginin göstergesi kıskançlık değildir elbette. Normal düzeyde kıskançlık, sevdiği kişiyi sahiplenme normal bir durumdur ancak patolojik kıskançlık dediğimiz noktada eşler arası kıskançlık krizleri ortaya çıkar. Çünkü ilişkide aşırı kıskançlık sebebi ile bir tarafın davranışlarını kısıtlaması, tartışmalar, öfke nöbetleri yaşanması söz konusudur. Aşırı kıskançlık durumları altında özgüven eksikliği, yaşanmış travmalar, ebeveynlerin çocukluk veya ergenlik dönemindeki yanlış tutumları var olabilir. Bu durumlar, patolojik kıskançlık durumunu tetiklemektedir. Patolojik Kıskançlık Belirtileri Başlıca patolojik kıskançlık belirtileri aşağıdaki gibidir; Eşine karşı şüpheli tavırlar içinde olmak Takıntılı ve saplantılı düşüncelere sahip olmak Eşinin telefon, özel eşyalarını karıştırmak Aklında aldatıldığı veya aldatılacağı düşünceleri ile yaşamak Kaybetme korkusu Eşini takip etmek ve kontrol altına almaya çalışmak Kıskançlık yüzünden öfkeli ve saldırgan tavırlar sergilemek Bu tür düşünce ve davranışlar ilişkiyi zedeleyebilir, eşlerin sürekli tartışmasına ve gergin bir ortamda olmalarına sebep olabilirler. Eğer çocuklar varsa bu gergin ortamda negatif yönde etkilenebilirler. Eşinin giyim kuşamına karışma, sosyal çevresi ile iletişimini kısıtlama, olmayan durumları varmış veya olacakmış gibi düşünerek sorun çıkarma, her davranışı altında bir sebep arama gibi nedenler sonrasında eş; depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar ile karşı karşıya kalabilir. Aşırı kıskançlık durumu altında yatan sebepleri gün yüzüne çıkarmak için, gerekiyorsa bireysel terapi ile başlanmalı; aile, çift ve ilişki terapisi ile de desteklenerek tedavi süreci devam ettirilmelidir. Öncelikle kişinin durumu kabullenmesi ve terapiye başlaması için adım atması gerekmektedir. Psikoloji Antalya olarak alanında uzman kadromuzla, çiftlerin kıskançlık krizlerinin temelinde yatan sebepleri gün ışığına çıkarabiliriz. Ortaya çıkan sebepleri psikoloji yöntemleri ile destekleyerek birey ve/veya çift ile gerçekleştirdiğimiz seanslar sonucunda kıskançlığın yol açtığı sorunları çözmelerine destek olabiliriz. Uzman Klinik Psikolog Ceren Fırıncı
Evlilikte Geniş Aile Problemleri
Birbirini seven, iyi anlaşan, ruh eşimi buldum diyen her çift, yuva kurup mutlu mesut yaşamak ve birlikte yaşlanmak ister. İşler ciddiye binip ailelerle tanışma dönemi geldiğinde çiftin mutluğu ve heyecanı doruk noktasındadır; çünkü hayal ettikleri yuvayı kurmak için adımlar atılmaya başlanmıştır. Evlilik hazırlıkları, nişan, kına, düğün süreçleri heyecanla başlar; ancak genelde aile üyelerinin süreçlere gereğinden fazla söz sahibi olmaya çalışması ile çiftin tüm hayalleri suya düşer. Kız tarafının ayrı, erkek tarafının ayrı beklentileri, çiftin aldığı kararlara karışılması; çiftler ve aileler arasında gerginliğe sebep olur. Bazı ilişkiler, ailelerin beklenti ve baskısı altında fazla dayanamayarak ayrılma kararı ile son bulur. Bu süreçleri sağ salim atlatıp evlilik hayatına başlayan çiftleri ise bekleyen yeni geniş aile problemleri vardır. Evlilik yaşantısına karışma, bebek dünyaya geldikten sonra hem anne ve babaya hem de bebeğin bakımına müdahalede bulunma şeklinde karşımıza çıkan bu problemler, çift terapisine başvurulan en büyük evlilik sorunlardan birkaçıdır. Geniş Aile Problemlerinin Sebepleri Tüm bu sorunların kaynağı çiftin ‘’iyi ’’ olması içindir. Evlilik hazırlıklarının, düğün sürecinin iyi olması, evlilikten sonra çiftin mutluluğu, bebek dünyaya geldikten sonra bebeğin iyi olması içindir tüm çaba. ‘’Ben sizin iyiliğinizi düşünüyorum’’ diye başlayan sözler, genelde çiftin iyiliğinden ziyade ilişkiyi zedeleyen, yıpratıcı sorunlara sebep olur. Geniş aile problemlerinin en büyük nedeni; çiftin aileleri arasında düşünce, kültür, gelenek, örf ve adet farklılıklarıdır. İki ailenin istek ve ihtiyaçlarının farklı olması, çoğu zaman gerilim sebebidir. Bu noktada aileler bazen pasif olarak olayların içindedir; aile üyeleri fikirlerini çocuğuna empoze ederek çift arasında gerginlik yaratabilir. Bazen ise aktif olarak söz ve eylemlerde bulunarak hem çiftin hem de geniş ailenin gerginlik yaşamasına sebep olabilirler. Türk toplumunda çocuklar genelde evlenene kadar ailelerinin yanında, onların kanatları altında yaşamlarını sürdürmektedir. Bu yaşam tarzı çocuklar üzerinde kimlik gelişimi ya da evlilik hayatına geçişin zorlukları gibi bazı olumsuz yönleri de beraberinde getirmektedir. Ayrıca ailelerin, çiftin evlilik hayatı üzerinde bu denli söz sahibi olması da bu yaşam tarzının bir sonucu niteliğindedir. Evlilik kararı ile birlikte, her şey gerçekten çiftin mutlu beraberliğini temellendirmelidir. Çift; aile müdahalesi olmadan istediği kararları özgürce alabilmeli, ilişkilerinin sağlığı için ‘’ ailelerin gönülleri olsun, yaşlı insanlar idare edelim’’ mantığı ile hareket etmemelidir. Bu noktada çiftler, ailelerini iyi yönetebiliyor olmalıdır. Çift, kararlarını aldıktan sonra her iki taraf da kendi ailesine gündemlerindeki konuyu uygun bir dille anlatmalıdır. Bir tarafın pasif kalıp; eşim nasıl olsa ailemle konuşur, aralarında anlaşıp sorunları çözerler düşüncesi içerisine girmemelidir. Bu düşünce, eş ile diğer aile arasındaki gerginliği her defasında artırır, çözüm yerine yeni sorunlar meydana getirir. Sonuç olarak, her iki tarafın da kendi ailesiyle diyalog kurarak sorunları çözmesi, hem geniş ailenin hem de çiftlerin sağlıklı iletişimi için önemlidir. Evlilik öncesi danışmanlık, hem çift arasında hem de geniş aile içinde çıkabilecek olası problemleri önceden tespit ederek süreçleri en doğru şekilde yönetmenizi sağlar. Ancak hali hazırda bu sorunları zaten yaşıyorsanız, aile ve çift terapisi ile sorunların kaynağına inilerek mevcut sorunların çözümü sağlanabilir.
Pandemi Evli Çiftlerin Maskesini Düşürdü
Tüm dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs pandemisi sebebiyle herkes kabuğuna çekilmek zorunda kaldı. Sosyal izolasyon, hafta sonu yasakları, evden çalışma derken evli çiftler birlikte daha fazla zaman geçirir oldu. Bu durum iyi giden ilişkileri derinleştirdi; birlikte aşk dolu geçirdikleri zamanları artırdı ve pandemi onları birbirine daha fazla kenetledi. Ancak; ilişkileri zaten zedelenmiş olan çiftler, pes bayrağını çekti ve pandemide tüm sırlar açığa çıktı. İlişkilerinde sorun yaşayan eşler pandemi öncesinde; işe giderek evden kaçıyor, misafir çağırıyor, arkadaşlarıyla dışarıda buluşuyor, aile ziyaretleri yapıyor, tatile çıkıp ilgi odağını dağıtarak sosyalleşiyordu. Eşlerin baş başa geçirdikleri zaman dilimi o kadar azdı ki, sosyal hayat ilişkiyi büyük oranda kurtarıyordu. Fakat pandemi işin içine girince tüm dinamikler değişti. Sosyal hayatın kısıtlandığı günlere pandemi gerginliği ve ekonomik sıkıntılar da eklenince, sürekli yan yana olmak zorunda olan evli çiftlerin var olan sorunları iyice gün yüzüne çıktı. Romantik ve cinsel ilişkilerinin yıpranmasıyla çiftler, çıkış yolu aramaya başladılar. Çiftler Boşanmanın Eşiğinde Pandemi sürecinde ilişkileri daha da zedelenen eşler, mahkeme kapılarını aşındırmaya başladı. 2019 yılına kıyasla 2020 yılında yaklaşık 3,5 kat daha fazla boşanma gerçekleşmiş. Ayrıca arama motorlarında boşanma davası kelimesinin aranma hacmi; henüz pandeminin başlamadığı Ocak 2020’de 8,1 K iken Aralık 2020’de 4 K artarak 12,1 K’ya yükselmiştir. Bu da gösteriyor ki birbirine tahammülü kalmayan eşler, karantina döneminde çözüm yolunu boşanmada görüyorlar. Pandemi; güzel giden ilişkiler için kaliteli vakit geçirmek, doya doya sarılmak, birlikte yemek yapmak, film izlemek, romantik anlar geçirmek için güzel bir bahane iken; ilişkileri zaten zedelenmiş olan evli çiftler için boşanma, kaçış bahanesi oluyor. Aslına bakacak olursak, zedelenen ilişkilerin altında yatan, çözümlenmemiş sebepler vardı. Pandemi, bardağı taşıran son damla oldu sadece. Eşler zamanında problemlerini çözümlemiş olsalardı eğer, pandemi onlar için de güzel zaman geçirebilmek için iyi bir sebep olabilirdi. Ancak hiçbir şey için geç değildir. Arama motorlarında “boşanma davası” anahtar kelimesini aratmak yerine; sorunların çözümü için iyi bir “çift ve aile terapisti” kelimesini aratmak, sorunların çözümü için güzel bir başlangıç olabilir…
Çocuklu Çift Olmak
İlişkilerin yıpranma sebeplerinden biri de çiftlerin ilişkilerinin monotonlaşmasıdır. Bazı evli çiftlerde çocuk dünyaya gelene kadar sevgililik rolleri ağır basarken çocuk doğduktan sonra roller yalnızca anne-baba olmaya evriliyor. Ebeveynler; çocuğu hayatlarına adapte etmek yerine, çocuğun hayatına adapte oluyor ve her boş anlarında onun mutlu olacağı aktivitelere yönelerek çocuğun mutluluğuyla mutlu oluyorlar. Gün içerisinde çocuğu mutlu etmek uğruna tüm enerjisini harcayan çift, akşam olunca kendi köşesine çekilerek telefonla ilgilenmek veya uyumak gibi eylemlerle romantik ilişkilerini monoton hale getiriyorlar. Çiftlerin yalnız ve eskisi gibi birlikte zaman geçirmeye ihtiyacı vardır. Aile olmak sadece ebeveyn olmak demek değil, çift olarak da hayatı paylaşmaktır. Birlikte geçirdiğiniz değerli zamanların tadını çıkarın; konuşun, paylaşın, gülün, birbirinize sık sıkı sarılın… Ebeveyn rolünü çok iyi oynarken eş olduğunuzu unutup ilişkinizin monotonlaştığını hissediyorsanız destek almaktan çekinmeyin. www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 552 606 22 26 telefon numaramızı arayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Çift ve Aile Danışmanlığı Terapisi
İlişki içerisinde bulunan çiftlerin ya da evlilik müessesesi içerisindeki bireylerin aralarındaki ilişkilerde belirli dönemlerde negatif durumlar meydana gelebilir. Bu negatif olayların daha da büyümesi, çiftlerin bireysel olarak yaşam kalitelerini oldukça aşağı çekeceğinden, geç kalınmadan bir çift ve aile danışmanlığı terapisi alınması çözüm adına alınacak en mantıklı karar olacaktır. Bir ilişki ya da bir evlilik hayatı, iyi gittiği takdirde kişiler üzerinde gerçekten psikolojik olarak oldukça olumlu etkiler bırakabildiği gibi olumsuz giden süreçlerde de oldukça negatif etkiler oluşturarak, psikolojik olarak ağır problemler yaşanabilecek süreçleri de beraberinde getirebilir. Hayat standartlarının oldukça değiştiği günümüz şartlarında pek çok evliliğin ve romantik ilişkinin emek harcanmadan, duygular önemsenmeden bir anda bitirildiği göz önünde bulundurulursa; ilişkinin bitme sebebini anlamlandırabilmek, ayrılık sürecine psikolojik sağlamlılıkla girebilmek ve duyguların regülasyonu için bu tip terapilere ihtiyacın her geçen gün arttığı söylenebilir. Evli çiftler arasındaki ya da ilişki yaşayan çiftler arasındaki her türlü ilişkinin dinamiği, o kişilerin bireysel özelliklerine bağlı olduğu için farklıdır. Yani sorunlu ilişkilerde öncelikle bu ilişkiyi meydana getiren tarafların içsel dinamikleri ve sorunlara yol açan ilişki dinamiklerinin tam olarak belirlenmesi gerekmektedir. Bu çözümlemenin yapılabilmesi de profesyonel bir çift ve aile danışmanlığı terapisi alınmasını gerektirir. İlişki içerisindeki tarafların birbirleri ile sürekli küskünlükler yaşaması, sonu gelmeyen kavgalar, iletişim konusundaki başarısızlıklar, aldatmalar, sürekli olarak yalan söyleme, tartışmalarda seviyenin saygısızlık boyutuna gelmesi gibi daha pek çok şekilde örneklendirebileceğimiz sorunlar, evlilikleri ve çiftleri çıkmaz noktaya götürdüğünde, Psikoloji Antalya bünyesindeki uzmanlarımız çiftlere girmiş oldukları bu çıkmaz sokaktan mutlu şekilde çıkabilmeleri için etkili ve profesyonel yönlendirmeler yapmaktadır. Çift ve Aile Danışmanlığına Hangi Konularda Acil İhtiyaç Vardır? Aldatma sorunu İletişim sorunu İş hayatı sorunlarının ilişkiye yansıdığı durumlar Duygusal olarak ihmal edilme Evliliklerde ailelerin evlilik hayatına fazla dahil olması İlişkilerde tarafların ailelerin ilişkiye sürekli müdahale etmesi Çocuklu ilişkilerde, çocuğun aile içinde ya da okulda problemlerinin başlaması Aile bireylerinden birinin kaybedilmesi Çocukluk çağı travmaların ilişkiye yansıması Taraflardan birinin yaşamakta olduğu psikolojik rahatsızlıklar Cinsel sorunlar Aile içi şiddet Aile içi psikolojik şiddet Yeni evliliklerde uyum süreci sorunları Uzlaşma konusunda yaşanan problemler Boşanma süreci krizleri Çift ve Aile Danışmanlığı Nasıl Gerçekleştirilmektedir? İlk olarak terapistler, çiftlerin bir birey olarak nasıl geçmişlere sahip olduğunu detaylıca öğrenmektedir. Bu bilgilerin ışığında tarafların gösterdikleri işlevsiz davranışların ya da sahip oldukları işlevsiz düşüncelerin sebepleri ve kaynağı daha doğru keşfedilir. Daha sonra da sorunun kaynağının üzerine gidilerek ortak çözüme, eksilerden çok artı noktalara yoğunlaşılmasına, daha sağlıklı ve uzlaşmacı ilişkiler kurulmasına yönelik bir seans süreci geçirilmektedir. Çiftler, çift ve aile danışmanlığı terapisti eğer uygun görürse hem tek başlarına hem de çift olarak ortak şekilde seanslara katılabilirler. Alınacak terapi sonrasında ilişkileri için en mutlu olacakları nihai karar tarafların kendilerine aittir. Psikolog Aynur Aktürk Sıkça Sorulan Sorular Çift Terapisi Kimlerle Yapılır? Çift terapisi; bir ilişki içerisinde sorun yaşayan herkese uygulanan bir terapi türüdür. Sevgili, nişanlı, evli, boşanma aşamasında olan veya boşanmış çiftler, iki arkadaş, anne-kız veya iş arkadaşları arasında yaşanan tüm sorunlar, çift terapisinde ele alınarak çözüme kavuşturulur. Çift Terapisine Gelmek/başvurmak İçin Evli Olmak Şart Mıdır? Çift terapisine başvurmak için evli olmak şart değildir. Romantik tüm ilişkilerin yanı sıra, aile, arkadaş gibi ikili ilişkilerde sorun yaşayan herkes çift terapisine başvurabilir. Ne Tür Sorunlar İçin Çift Terapisine Başvurulabilir? İkili ilişkilerle ilgili yaşanan tüm sorunlar, çift terapisinde ele alınır. Bireysel sorunlar sebebiyle ilişkide sorunlar yaşanıyorsa, bireysel terapi yöntemlerinden de destek alınarak süreç devam ettirilir. Çift terapisine sıkça başvurulan konular; evlilik öncesi danışmanlık, cinsel problemler, boşanma kararı, çiftler arasındakiiletişim problemleri ve ebeveyn sorunlarıdır. Evlilik Öncesi Danışmanlığı Nedir? Evlilik öncesi danışmanlığı kapsamında; evlilik yoluna adım atmış çiftlerin evlilik hayatında yıpratıcı olabilecek olası sorunları tespit edilir. Bu sorunlara evlilik öncesinde müdahale etmek ve çözüme ulaştırmak, çiftin evlilik hayatında bu problemlerle yüzleşmesini önleyeceği için oldukça önemlidir. Çiftlerin sağlam temelli ve mutlu bir evlilik hayatı için evlilik öncesinde bu danışmanlığı almalarını öneririz. Boşanma Danışmanlığı Nedir? Boşanma danışmanlığı kapsamında; boşanma kararı almış olan çiftlerin iyi bir iletişim ile en sağlıklı şekilde boşanma sürecini yönetmeleri ve varsa çocuğun boşanma sürecinden etkilenmemesi başlıca hedeftir. Çocuğu olan çiftlerin bu danışmanlığa başvurmasındaki en büyük sebep ise; boşanma sürecinden sonraki dönemde anne, baba ve çocuk ilişkisinin nasıl olacağı konusudur. Bu danışmanlık ile anne, baba ve çocuk ilişkisinin temelini oluşturmak ve çocuğun boşanma sonrasındaki dönemde çocuğa nasıl davranılması ve iletişimin nasıl olması gerektiği ile ilgili yol haritası belirlenir.









