‘’Doktor doktor geziyorum ama ağrılarıma çare olacak bir uzman, bir tedavi bulamadım.’’ Şiddetli ve geçmeyen baş, omuz, sırt ve kas ağrıları, genel olarak vücutta yorgunluk, sık hastalanma gibi problemler yaşayan kişiler; nöroloji, dahiliye gibi birimler aracılığı ile sorunlarına çözüm ararlar. Bu birimler hastanın fizyolojik öyküsünü dinleyerek ilgili tahlilleri yaptırmalarını isterler. Kişiler, tahlilleri yaptırdıktan sonra herhangi fizyolojik bir problem olmadığı söylendiğinde genellikle sorunun doktor kaynaklı olduğunu düşünüp doğru teşhisi bulacak farklı doktor arayışına yönelirler. Oysa bazı psikolojik hastalıkların fiziksel belirtileri, kişileri bu anlamda yanıltabilir. Psikolojik Hastalıkların Fiziksel Belirtileri Nelerdir? Çok sıklıkla karşılaşılan psikolojik problemler, zaman zaman duygu durumun olumsuzluğundan ziyade fiziksel tepkimelerin farkındalığı ile keşfedilir. Bunun sebebi, gündelik hayatın zorluğu ve yıpratıcılığına alışılmışlık veya kötü hissiyatın hayatı tehdit etmediği düşünceleri olabilir. Ancak işin içine fiziksel rahatsızlıklar girince, kişiler hayatını tehdit altında hissedebilir ve eğer bir hastalığım varsa çözüme kavuşturayım diye düşünebilir. Tam da bu noktada kişi, psikolojik problemlerinin varlığıyla tanışabilir. Psikolojik hastalıkların fiziksel belirtileri ile ilgili olarak bazı örnekler aşağıdadır. Kişide aşırı karamsarlık, sürekli kendini sıkıntıda hissetmesi, yaşamdan hiç keyif almaması, değersizlik, suçluluk duyguları yaşanması gibi semptomlar sonrasında kişi depresyon belirtileri gösteriyor diyebiliriz. Ancak depresyonun aynı zamanda kol ve bacaklarda uyuşma hissi, aşırı uyku veya uyanıklık hali, iştah artışı, enerji kaybı, göğüs ağrısı, kas ve sırt ağrıları gibi fizyolojik semptomları da olabilir. Kronik kas ağrıları, yorgunluk, uykusuzluk, karıncalanma, nefes darlığı, çarpıntı gibi belirtiler gösteren fibromiyaljinin kaynağı da genellikle psikolojik sebeplere dayanmaktadır. Kaygı bozukluğu olarak adlandırılan anksiyete bozukluğu da kalp çarpıntısı, baş dönmesi, nefes almada zorluk gibi fizyolojik rahatsızlıklarla birlikte görülen psikolojik bir rahatsızlıktır. Hastalıkların Fiziksel Mi Psikolojik Mi Olduğunu Nasıl Anlarım? Bazı hastalıkların kökeni psikolojiktir ve fizyolojik semptomlar, esas rahatsızlığa eşlik eder. Bazı hastalıklar ise fizyolojiktir ve hastalık sebebiyle psikolojik sorunlar meydana gelmiş olabilir. Örneğin depresyonda olan bir kişi depresyon sebebiyle fizyolojik sorunlar yaşayabilir. Farklı olarak kanser hastası olduğunu öğrenen bir kişi, bu hastalık sebebiyle de depresyon yaşayabilir. Beden ve ruh sağlığımız tam anlamıyla bir bütündür. Birindeki rahatsızlık, diğerini de mutlaka etkileyecektir. Bu sebeple; hem fizyolojik hem psikolojik olarak destek almak, fiziksel sağlığımız için yaptırdığımız check-up gibi psikolojik sağlamlığımızı test etmek, bir sorunumuz varsa beklemeden mutlaka danışmanlık almak bu hayatı daha mutlu yaşamamızı sağlayacaktır. Siz de fizyolojik muayene ve tedavilerle sorunlarınızın çözümlerini bulamıyorsanız bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden ya da +90 555 101 51 15 ve +90 552 606 22 26 telefon numaralarından iletişime geçebilir ve psikolojik anlamda destek alabilirsiniz.
Aile İçi İletişimin Önemi
Çekirdek aile; iki bireyin birbirini severek evlenmesi ve takip eden zaman içinde çocuklarının dünyaya gelmesi ile büyümüş en küçük toplumsal yapıdır. Geniş aile ise, çekirdek aileye eklenen kadın ve erkeğin ailelerini de kapsar. Her iki grup da kendi içlerinde birbirini anlayabilme ve sağlıklı bir ilişki yürütebilme adına son derece pürüzsüz bir iletişim yolunu benimsemelidir. Geniş ailede oluşacak iletişim kopukluğu, çekirdek aileyi de etkileyebilir; çekirdek aile içinde oluşan bir iletişim sorunu da geniş ailede çok farklı problemlere sebep olabilir. Bu sebeple aile içi iletişim kavramı oldukça önem taşımaktadır. Aile İçi İletişim Nasıl Olmalıdır? Mutlu ve huzurlu bir yuva kurmanın en temel koşulu, iyi iletişim kurmaktan geçer. İlk olarak eşler arası iletişim sağlıklı temeller üzerine kurulmalıdır. Doğru iletişim kuran, empati yapabilen, kendi ihtiyaçlarını doğru şekilde ifade edebilen ve eşinin ihtiyaçlarını doğru anlayabilen çiftlerin kendi ilişkileri iyi olacağı gibi, çocuklarına da olumlu rol model olacaklardır. Ayrıca kendi aralarındaki iletişim iyi olduğundan çiftler arasındaki sorunlar da minimum seviyede olacaktır. Bu sorunsuzluk ortamında psikolojik açıdan kendini iyi hisseden çiftler; çocuklarına karşı daha sabırlı ve hoşgörülü olacaklardır. Yaşamlarının ilk yıllarında; doğru iletişim kurmayı öğrenen, sevgi ve ilgi ile büyüyen huzurlu çocuklar; gelecek yıllarda da özgüveni yüksek, sorunlarla baş edebilen, stres yönetimi yapabilen, öz saygı ve sevgisi yüksek, mutlu yetişkinler olarak yaşamlarına yön verebilirler. Yani aile içi iletişim çocuk üzerinde aktüel gelişim, zeka ve sosyal yönden etkilere sahiptir ve bu durum yaşam boyu devam eder. Çekirdek aile içerisindeki ilişki üzerinde iletişimin önemi büyüktür. Aynı durum geniş aile için de geçerlidir. Kadının ve erkeğin, kendi ailesi ve eşinin ailesi ile olan iletişimi aynı zamanda ailelerin birbirleri ile olan iletişimi; aile bireyleri ve özellikle çocuklar üzerinde etkilidir. Örneğin; bir kadın, eşinin ailesiyle iyi iletişim kuruyorsa, eşi de bu durumdan hoşnut olacaktır. Ancak gelin ya da damat ile kayınvalidenin kötü iletişimi, eşiyle olan ilişkisine ve dolaylı olarak çocuklarıyla olan iletişimine de yansıyacaktır. Aile İçi İletişimin Zayıf Olduğunu Nasıl Anlarım? – Birlikte geçirilmesi gereken zamanların bireysel geçirilmesi. Örn: Anne baba telefonlarıyla ilgilenirken çocuğun tablet izlemesi. – Empati yapılmaması, kişinin olaylara hep kendi penceresinden bakması. – Yalan söylenmesi. – Hep karşı taraftan fedakarlık beklenmesi. – Psikolojik veya fizyolojik şiddet olması. – Tartışmaların hakaret içermesi. – Güvenin olmaması, eş veya çocuğa hep şüphe ile yaklaşılması. – Aile bireyleriyle aşağılayıcı ve alaycı üslupla konuşulması. – Geçmişe takılı kalıp sürekli eski hataların öne çıkarılması, yapıcı olunmaması. – Kişinin eş ve çocuklarını kendi çıkarlarınca yönlendirmesi. Aile İçi İletişimi Nasıl Güçlendirebiliriz? Aile içi iletişimi güçlendirme yolları; – Aile içinde yaşanan her türlü durumda empati yapmak ve karşı tarafı anladığınızı ve yanında olduğunuzu hissettirmek. – Anda kalmak, aileyle birlikte kaliteli vakit geçirmek. – Çözüm odaklı olmak, sorunları olumlu şekilde çözmeye çalışmak. -Zaman zaman sürpriz ve hediyelerle aileyi mutlu etmek. – Ev içerisinde özgürce konuşabilmek, duygu ve düşünceleri dile getirebilmek. – Aile içerisinde herkesin birbirine saygı duyması. Aile içindeki doğru iletişim, hem sözlü hem de sözsüz olarak herkesin mutlu yaşayabileceği bir ortamı sağlar. Zayıf iletişimde ise, kişiler kendilerini değersiz hissederler. Bazı durumlarda güvenliklerinden dahi şüphe edebilirler. Mutsuz bireyler de mutsuz aileyi oluşturur ve çift arasındaki sorunlar anksiyete, panik atak, depresyon gibi bireysel problemlere davetiye çıkarır. Mutsuz ortamda büyüyen çocukta tüm hayatını etkileyecek problemler ortaya çıkabilir ve ergenlik döneminde, kimlik arayışı işin içine girdiğinde de bu durum, ciddi problemlerle kendini gösterebilir. Bu sebeple, eğer aile içi iletişimden kaynaklı problemler varsa mutlaka düzeltilmeli ve profesyonel destek alınmalıdır. Bu problem aşıldığında ortaya çıkabilecek diğer sorunlar da engellenecektir. Aile içi iletişimimiz iyi değil, profesyonel bir desteğe ihtiyacımız var diyorsanız bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.
Ne Kadar Kazanırsam Kazanayım Diken Üzerindeyim
Hayatımızı devam ettirebilmemizin temel koşullarından biri, maddi kaynaklarımızdır. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, gezdiğimiz her şey, bu kaynağa dayanıyor. Temel ihtiyaçlarımızdan tutun lüks tabiri ile adlandırdığımız, bizi iyi hissettiren ancak yaşamımız için şart olmayan her şeye; maddi kazançlarımız ile sahip olduğumuz bir dünya içerisindeyiz. Elbette daha iyiye sahip olabilmek, daha çok maddi gelir elde etmekten geçiyor. Ancak çoğu kişi, ne kadar kazanırsa kazansın maddi kaygı içerisinde yaşıyor. Geliri çok yüksek ya da orta ve düşük gelire sahip olanlar da bu sorun ile karşılaşabiliyor. Peki herkesin ortak sorunu olan bu problemi neden yaşıyoruz? Herkesin Ortak Sorunu: Maddi Kaygının Temelleri Her birey çocukluğundan itibaren; daha iyi eğitim almak, daha iyi meslek sahibi olmak, dolayısıyla daha iyi maddi gelir elde etmek için çalışır. Bu nedenle çocukluk ve gençlik dönemlerinin büyük kısmı maksimum donanıma sahip olmak için okulda geçirilir. Çocuklar, akademik ve sosyal gelişimlerini okul içerisinde tamamlarlar. Elde ettikleri bilgileri kanıtlamak üzere de pek çok sınavdan geçerler. Bu sınavlar, çocuklar için ayrıca bir kaygı sorunudur. Bu kaygı; sınavlardan kötü not elde etme, başarılı olamama, gelecekte iyi bir meslek sahibi olamama ve iyi gelir elde edememe korkusu ile oluşur. Yani aslında gelecek kaygısı ve maddi kaygı, çocukluktan itibaren hayatımızda var olan etmenlerdir. Birey, yetişkin olup meslek sahibi olduğunda ve kendi ayakları üzerinde durmaya başladığında ise kendine geliri çerçevesinde bir hayat inşa eder. Bu hayatta eğer kişinin gelir düzeyi yüksekse, çoğu zaman yaşam standartları da yüksek olur. İyi yemek, pahalı giyinmek, tatiller, lüks restaurantlar günlük hayat içerisindedir. Bu hayat standardı kişiyi öyle mutlu eder ki, bu standardın bir gün düşeceği ihtimali, kişi için büyük bir kaygı sebebidir. Birey, bugün iyi durumda olsa da; ‘’ gelecekte “ya bu düzenim bozulur da bugünkü rahatım giderse’’ diye endişelenir. Bu da aslında çocukluğumuzdan beri hayatımızda var olan gelecek kaygısıdır. Değişen dünya düzeni, savaşlar, enflasyon, siyasal gelişmeler gibi bizim elimizde olmayan sebepler; geliri yüksek kişilerde de var olan standardı alt üst edebilecek unsurlardır. O yüzden kişi, kendini hep diken üzerinde hisseder. Belki bugün, bazı ihtiyaçlarını kısarak, birikim yaparak geleceğini güvence altına alabilir ancak yine de huzursuzluk devam eder. Çünkü kaynaklarının bir gün kesileceği ve birikiminin sonlanacağı da yine ayrı bir kaygı sebebidir. Bir diğer taraftan bu durum, orta ve alt gelir seviyesine sahip kişilerde çok daha ağır bir tablo olarak karşımıza çıkar. Çünkü elde edilen gelir ile; ay sonuna yetişememe, temel ihtiyaçlarını karşılayamama, aile ve çocuklarına yetememe gibi ağır yükler; kişinin hayatını zorlamaktadır. Bugünü borç ile kurtarma, borçları nasıl ödeyeceği sıkıntısı yanında gelecek için birikim yapamama, yarını güvence altına alamama da bugünkü sıkıntılarla birlikte kişiyi psikolojik olarak hayli zorlayan sebeplerdir. Maddi Kaygının Kişiler Üzerindeki Etkileri Nelerdir? Gelir standardı ne olursa olsun, bireyin maddi anlamda kendini rahat hissedememe durumundan söz ettik. Bu durum kişiler üzerinde de psikolojik anlamda ciddi etkiler bırakır. Her bir kişi özelinde; bireysel psikolojik sağlamlık, geçmiş yaşantılar, travmalar; maddi kaygıların da düzeyini belirler. Örneğin; borçları sebebiyle evine haciz gelmiş bir aileyi ele alalım. Bu aile için geçim sıkıntısının yanı sıra, borç almak büyük bir travma halini alabilir. Aile; yaşadığı her gün, o günü hatırlayarak aynı olayı tekrar yaşamamak için sıkıntıya düşebilir. Bu gibi olaylara bağlı olarak kişilerde anksiyete, panik atak, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik problemler görülebilir. Bir başka örnek olarak maddi durumu bugün iyi olan, ancak çocukluğunda maddi geliri düşük ailede büyümüş bir bireyi düşünelim. Çocukluk döneminde isteyip de alamadığı bir oyuncağı, yarın ya durumum kötü olur da kendi çocuğuma alamazsam, ya aileme iyi bakamazsam gibi travmaları bugününe aktarabilir. Bu kişide yine depresyon, anksiyete, panik atak gibi bireysel psikolojik problemler görülebilir. Evli bireyler için maddi sıkıntılar, çift sorunu haline gelerek aralarında da pek çok soruna yol açabilir. Hayat, hiç kolay değil. Maddi kaygılar, hepimizin hayatını zorluyor elbet. Ancak hayat, sadece kaygılarla yaşamak için çok kısa. Maddi kaygıları minimize ederek, hayatın güzelliklerini keşfetmek, kendimize yapacağımız en güzel iyiliktir. Maddi kaygılarla baş edebilme ve hayatın diğer güzelliklerini fark edebilme noktasında uzman desteğine ihtiyacınız varsa, bize www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımız üzerinden ulaşabilirsiniz.
Platonik Misiniz Yoksa Saplantılı Mı?
Sevmek ve sevilmek, tüm insanların tattığı dünyanın en güzel duygularındandır. Sevginin karşılıklı olması, yolda birlikte yürünmesi ve hayatın tatlı acı her yanının birlikte kucaklanması; büyük bir şanstır. Ancak bu şans her defasında karşılıklı olamayabiliyor. Sevgi karşılıklı olmadığında genellikle diğer taraf kabulleniyor ve bir süre sonra ilişki ortamından uzaklaşarak farklı bir ilişki yaşayabiliyor. Ancak bazen, karşı tarafın ilgisi olmadığında bile, kişi sevgisinde ısrar ediyor olabilir. Platonik aşk olarak adlandırdığımız bu durum karşı taraftan herhangi bir beklenti olmadığı durumdur. Cinsellik geri plandadır. Sadece koşulsuz şartsız, karşılıksız sevgi söz konusudur ve hatta bazen bu sevgi öyle bir boyuta gelir ki saplantı halini alır. Kişi, günlük hayattan öyle kopuktur ki, yalnızca kişiye odaklı yaşar. Platonik ve Saplantılı Aşkın Belirtileri Nelerdir? Platonik aşkın en büyük belirtisi karşılığı olmamasını bilmesine rağmen beklenti içerisinde olmadan sürekli aklını kurcalayan bir kişinin varlığıdır. Diğer belirtileri aşağıdaki şekildedir; Karşı tarafın hiçbir ilgisi olmadığı halde sürekli olarak o kişiyi düşünmek. Aşık olduğu kişiyi sosyal medyada yakından takip etmek. Gündelik işlerine odaklanamamak. Başkasıyla birlikteliğini kabullenememek. Sürekli yakın çevresine o kişiyi anlatmak. İştah ve uyku problemleri yaşamak. Platonik aşk, saplantı halini aldığında ise işin içerisine beklenti girer. O kişiyi hayatına dahil etme hırsı, bu saplantının başlangıç noktasıdır. Akabinde bu amaca yönelik aksiyonlar başlar. Kişiyi etkilemeye çalışmak için konuşmaya çabası, bulunduğu ortamlara girmek, mesaj göndermek, takip etmek gibi davranışlarda bulunur. Elde edemediği her an aşka öfke de dahil olur. Bu noktada platonik aşk, saplantı halini almıştır. Saplantı halini almış platonik aşkın kökeninde çoğu zaman çocukluk hatta bebeklik dönemleri yatmaktadır. Bebeklik ve çocukluk döneminde bağlanma sorunları, platonik ve saplantılı aşkın en önemli nedenlerinden biridir. Bebeklik döneminde ebeveynleri veya bakım verenleri tarafından güvensiz ya da aşırı bağlanan bir birey, gelecekteki dönemde de birine karşılıksız yoğun duygular besleyebilir ve hatta bu durum takıntı halini alabilir. Bebeklik döneminde sevgi, ilgi ve öz bakım ihtiyaçları yeterince karşılanmamış bireyler, karşılıksız sevgi hissine alışkın yetişebiliyorlar. Bu durumun tam tersinde bebeklik ve çocukluk dönemlerinde ebeveynlerine aşırı bağlanmış bireylerlerde de; anne veya bakım veren kişiden kopamama, yanında olmadığında kendini güvende hissetmeme gibi duygular yaşadığından ileriki yıllarda da birine saplantılı olarak aşık olma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Platonik veya saplantılı aşık olmak; hayatı zorlaştıran, gündelik yaşamı olumsuz yönde etkileyen zor bir süreçtir. Ancak bir uzman desteği ile bu süreçten kurtulmak mümkündür. Öncelikle geçmiş yaşantılarda olan esas problem çözünmeye başlanır. Sonrasında kişinin yaşantıları çerçevesinde platonik veya saplantılı aşktan özgürleşmeye yardımcı olunur. Eğer platonik veya saplantılı aşk, gündelik hayatınızı zorluyorsa profesyonel destek için www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Neden Sürekli Kendimi Başkalarıyla Kıyaslıyorum?
Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren geldiğimiz yeni yeri tanımaya, anlamaya ve hayatta kalma güdüsü ile zorluklarla savaşma eğiliminde oluruz. Bize hayatı öğreten ilk öğretmenlerimiz de ebeveynlerimiz ve yakın çevremiz olur. Onların davranışlarını, olaylara verdikleri tepkileri gözlemler ve bize öğrettikleriyle harmanlayarak kendi kişisel özelliklerimizi oluştururuz. Oluşturduğumuz kişilik özelliklerimiz ile hayatımızı sürdürürken daha iyisini hayal ettiğimizde farkında bile olmadan kendimizi başkalarıyla kıyaslarız. Peki neden kendimizi başkalarıyla kıyaslama eğiliminde oluruz? Neden kendimizi başkalarıyla kıyaslarız? Bu giysi Ayşe’de çok güzel duruyordu bende neden güzel durmadı? Ahmet 100 almış, ben neden 50 aldım? Ben de Mine gibi çalışmalıyım. Bu sözler, kendimizi farkında olarak veya olmayarak diğer kişiler ile kendimizi kıyasladığımız sözlerdir. Kendi eksikliklerimizin başkalarında olmadığını düşünerek kendimize de o kişide olan özellikleri yüklememiz söz konusudur. Geçmiş yaşantılarımıza baktığımızda, hayatı tanıma evremizde ebeveynlerimiz, bize nasıl olmamız gerektiğini veya onlar gözünde olunması gereken kişi profilini bizlere anlatmalarının en kolay yolu, çoğu zaman referans göstermektir. Çocukken ‘’bak sen düşünce ağlıyorsun ama Ayşe ağlamıyor, sen neden bu duruma bağırıyorsun, Ahmet hiç bağırıyor mu? Sen neden kötü not aldın bak Mine kaç almış…’’ gibi cümlelerle hep farklı kişilerle kıyaslanmışızdır. Zayıf olduğumuz yönler eleştirilmiş, kabul edilmemiş ve ne yazık ki başkaları ile örneklendirilerek ideal kişiler önümüze sunulmuştur. Oysa herkes olduğu gibidir ve bu şekilde kabul edilmelidir. Kimisinin spora, kimisinin müziğe ilgisi vardır. Müziğe ilgisi olmayan bir çocuğa ebeveynlerinin idealleri doğrultusunda başarılı olunan kişiyi göstermeleri, birey için zorlayıcıdır. Kişi, ebeveynleri önüne sunduğu için bu durumu hayatına uyarlamak zorunda hisseder kendini. Müzik konusunda da, tıpkı diğer kişi gibi başarılı olabilmek için mücadele etmeye çalışır. Başarılı olunamayınca da yaşanılan his genellikle kıskançlıktır. Kişi, kıskançlık hissi ile hep kendinde olmayan ancak farklı kişilerde olan özelliklere özenir. Aslında olması gereken, kıyaslamak veya kıyaslanmak yerine mevcut durumu kabul etmek ve başkalarının başarılarını takdir etmektir. Çocukluktan itibaren aşılanmış olan bu durumu aşabilmek için durumu kabullenmek, kişinin kendi sınırlarını keşfetmesi ve yapabileceklerini kendi potansiyeli ile değerlendirmesi gerekmektedir. Eğer siz de kendinizi sürekli başkalarıyla kıyaslıyorsanız ve bu durum sizin mutluluğunuzun önüne set çekiyorsa, geçmiş yaşantılarınızdaki olumsuzlukları keşfetmek ve gelecekteki yaşamınızı kendi sınırlarınız ve özgürlüğünüz çerçevesinde yaşamanız için bir uzman görüşü alabilirsiniz. Uzman görüş ve desteği için bizimle www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden iletişime geçebilirsiniz.
Duygusal Özgürleşme psikoloji ile Mümkün
Herkesin hayatında deneyimlediği olumlu veya olumsuz yaşantılar vardır. Bu yaşantılardan elde edilen deneyimler, olumlu olduğunda hayatımıza da olumlu etkileri olur. Ancak olumsuz olduğunda hayat boyu sürecek olumsuz etkileri devam eder. Olumsuz deneyimlerden oluşan havuz taşsa bile bunlar bedende hapsolur ve kişide hem fizyolojik hem de psikolojik açıdan zorlantılar meydana gelir. Tam da bu zorlantıların çözümü için EFT (Emotional Freedom Technique) yani Duygusal Özgürleşme Tekniği önemli bir psikoloji ekolü olarak karşımıza çıkıyor. EFT Nedir? Nasıl Uygulanır? EFT Uygulayan Kişide Ne Gibi Değişimler Gözlemlenir? Kişinin içinde barındırdığı ve artık dışa vuran birçok psikolojik sorununun çözüme ulaşmasına yardım eden bir tekniktir EFT. Bize içimizde bulunan tüm fiziksel ve ruhsal problemlerin bedende birikmiş duygular olduğunu ve bedenin kayıt tuttuğunu savunur. Yaşam boyunca yapılmayan her hareket bile, kişinin bedeninde birikir. Genel olarak otoriteye karşı saklanan bu duygular, kişinin çocukluğundan beri karşısına çıkan otorite figürlerine karşı sakladığı tüm duygular bedende hapsolur. Tıpkı ağzına kadar dolan bir su bardağı gibi kişi bir süre sonra duygularını muhafaza edemez ve taşar. Kişinin içinde biriken kötü trajediler, bedenin normal enerji dengesini bozuntuya uğratır ve kişide fiziksel ve ruhsal sorunlara yol açar. EFT’nin amacı, bireyin içinde bulundurduğu ve enerji dengesini bozan bozuk enerjiyi bedenden dışarı atmaktır. EFT’nin uygulanma şekli çok kolaydır. Parmak uçları ile bedendeki bazı akupunktur noktalarını aktifleştirmek, EFT’nin gerektirdiği başlıca uygulamadır. Akupunktur noktaları parmak uçları ile uyarılırken bir yandan da zihindeki sorunlara odaklanılmalıdır. EFT’nin öne sürdüğü bozuk enerjiyi dışarı atma durumunda vücudunuzda bazı farklılıklar gözlemleyebilirsiniz. Örneğin; gözünüz yaşarabilir, esneyebilir, ağlayabilir veya vücudunuzun herhangi bir yerinde farklı hisler duyumsayabilirsiniz. Öfke, korku, üzüntü, suçluluk ve bunun gibi birçok duygu sonucu oluşan; fobi, travma, depresyon, panik atak, kayıp, kilo problemleri gibi pek çok psikolojik problemlerin çözümünde EFT tekniği kullanılabilir. EFT, birçok fizyolojik vücut sorunlarında şaşırtıcı sonuçlar alabileceğiniz bir tekniktir. EFT öncesinde kişi bilinciyle vücudu arasındaki bağı sağlam kurmalıdır. İçinizde biriken bu problemleri artık kontrol edemediğinizi düşünüyorsanız EFT tekniğini denemeniz işe yarayabilir. Dışarıdan kendinize karşı eleştirel bakabildiğinizi düşünseniz bile bilinçaltınızda böyle hissetmeyebilirsiniz. EFT tekniği ile ilgili detaylı bilgi ve randevu için www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Çocuğum Okula Başladı, Bizi Psikolojik Olarak Neler Bekliyor?
Her anne baba için çocuğunun okula başlama serüveni heyecan vericidir. Kreş, anasınıfı, ilkokul süreçlerinden başlayan bu serüven, yıllar boyunca devam eder. Çocuklarının iyi eğitim alması, hayatı öğrenmesi, iyi bir meslek sahibi olması, maddi özgürlük ve manevi mutluluğu yakalaması; ailelerin en büyük hayalidir. Bu sebeple okul zili ilk çaldığında çocuklarla birlikte ebeveynlerin heyecanı da başlar. Çocukların heyecanları ise çeşitlilik gösterir. Bazı çocuklar için bu heyecan, tatlı heyecandır. Yeni arkadaşlar edineceği veya yaz boyunca görmediği okul arkadaşlarına kavuşacağı için mutludurlar. Öğreneceği yeni bilgiler için, ders saatleri, teneffüs saatleri, yemek saatleri için heyecanlıdırlar. Ancak bazı çocuklar için okula başlama süreci kaygı doludur. Yeni bir okula başlamak, yeni öğrencilerle bir arada bulunmak, öğretmen ile tanışmak, neyin nasıl olacağını kestirememek; kısacası belirsizliklerle dolu bu ortam çocuğu oldukça gerebilir. Okula devam eden çocuk da, ebeveynlerinden ayrılarak okul ortamına dönüyor olma durumundan strese girebilir. Yani okula başlayan çocuğun psikolojisi her çocuk özelinde değişkenlik gösterir. Genel olarak baktığımızda; çocukların istediği saatte uyandığı, oyunlar oynadığı, gezdiği, tatile gittiği; kısacası rahat geçirdiği tam 3 aylık yaz tatili sona erdi. Bu rahat düzene karşılık ise, akşam erken yatması ve sabah erken kalkması gerektiği, enerjisini atmak yerine sırada oturarak ders dinlemek ve sınavlarla uğraşmak zorunda kalacağı bir süreç başlıyor. Elbette çoğu çocuk, bu durumda bocalayarak adaptasyon sağlama noktasında zorluk çekebilir. Çocuğu Okul Rutinine Alıştırmak İçin Ebeveynlere Düşen Görevler Çocuğu okul düzenine alıştırmak için en büyük görevler ebeveynlere düşüyor. Bunlardan bazıları; Çocuğa okula başlamadan önce, okul ile ilgili rahatlatıcı hikayeler anlatılması, çocuğun kaygı düzeyini düşürecektir. (Bu belki ebeveynlerin kendi yaşadıkları deneyimlerden de olabilir.) Ebeveynler; heyecanlı veya kaygılı olsa dahi bunu çocuğa yansıtmamalıdır. Anne ve babanın rahat olduğunu gördüğünde kendisi de rahat olacaktır. Okul alışverişine çocukla birlikte çıkılabilir, çocuğun okul ile ilgili sıcak duygular benimsenmesi sağlanabilir. Okul, ödev ve oyun süreçleriyle ilgili birlikte bir düzen haritası çıkarılabilir. Okuldan sonra okulla ilgili sohbetler edilebilir. Böylelikle çocuğun okula uyum süreciyle ilgili rahatlaması sağlanabilir. Tüm bu belirttiklerimiz, birkaç haftada tamamen toparlanabilecek olan adaptasyon sağlama ipuçlarıdır. Bu rutine alıştıktan sonra çocuk, problemsiz şekilde okula devam edebilecektir. Ancak bazı çocuklar için süreç bu kadar kolay atlatılamayabilir. Birkaç ayda bile düzelmeyen okulda uyum sorunu, anneden ayrılmak istememe, ağlama krizleri, alt ıslatma, konsantrasyon eksiklikleri gibi problemler; mutlaka bir uzman tarafından araştırılmalıdır. Çünkü sorun, okuldan ziyade çocuğun bireysel psikolojik problemlerinden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin; annesinden ayrıldığı için okulda uyum sorunu yaşayan bir çocukta aşırı bağlanma veya güvensiz bağlanma problemleri olabilir. Uzun süre kimseyle iletişim kurmayan bir çocuk akran zorbalığı sebebiyle kendini iletişime kapatmış olabilir. Dersleri dinlemek ve odaklanmakta zorluk çeken bir çocukta kaygı sorunları var olabilir. Kısacası, her bir çocuk kendine özeldir ve kendi minicik dünyasında hayatı tanırken birtakım sorunlarla karşılaşmış ve baş edemeyerek bugününe aktarmış olabilir. Bu durumun elbette okul hayatına ve başarılarına da yansıması kaçınılmaz bir sondur. Küçük yaşta başlayan bu problemler de gelecekte kar topu gibi büyüyerek farklı sorunların öncüsü olabilir. Bu sebeple, sorunun kaynağını bulmak ve özellikle küçük yaşta bulmak; çocuğun sosyal, duygusal, bilişsel gelişimi için önemlidir. Her şeyden önemlisi ise, günlerini mutlulukla geçirmesi için mutlaka gereklidir. Eğer siz de çocuğunuzun okula uyum konusunda bazı problemler yaşadığını gözlemliyorsanız, sorunun kaynağına birlikte inelim ve küçük dünyasındaki problemleri birlikte çözümleyelim. Bize www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Dizge Yüksel
Zihninizi Aşırı Meşgul Eden Düşünceleriniz Mi Var?
İşiniz gücünüz bittiğinde, arkadaş buluşmanızdan eve geldiğinizde, çocuklarınız uyuduktan sonra, yemek yaparken, uykuya dalarken, kısacası kendinizle baş başa kaldığınız her an; zihninizde bitmek bilmeyen düşüncelerle boğuşuyor olabilirsiniz. Bu durum, hayatınızın bazı yoğun dönemlerinde yaşandığında gayet olağandır. Ancak bu düşünceler kronik şekilde, bitmek bilmiyorsa overthinking yani aşırı düşünme sendromu yaşıyor olabilirsiniz. Aşırı Düşünme Sendromu (Overthinking) Nedir? Geçmişte yaşananlar, şimdi yaşanıyor olanlar, gelecekte yaşanacaklar… Keşkeler, nedenler, sorgulamalar ve mükemmeli elde etme çabaları… Yaşadığınız olayları irdelemek veya yaşanacak herhangi bir olayın ihtimallerini değerlendirmek ve kafanızda sürekli sorgulamalarla geçen bir hayatınız varsa, overthinking yani aşırı düşünme sendromu hayatınızda yer etmiş olabilir. Örneğin; üniversite öğrencisisiniz ve sunum yaparken fazla heyecanlanarak söylemeniz gerekenleri karıştırdınız, unuttunuz veya bocaladınız. Bu durumda birkaç kişi size güldü ve siz kendinizi yerin dibinde gibi hissettiniz. Bazı kişiler bu duruma aldırış etmeden normal karşılarken, bazı kişiler o anda takılı kalır ve o günden sonra sürekli olarak bu durumu düşünmeye başlar. Neden bu hatayı yaptım? Nerede eksik yaptım? Bu kişilerle bir daha nasıl yüz yüze geleceğim? Hoca benimle ilgili ne düşündü? Bundan sonraki sunumlarımda da ya gülünç duruma düşersem? Gelecekte profesyonel hayatta ben işlerin altından nasıl kalkacağım? Gibi sorular kişinin aklında sürekli döner durur. Bundan sonraki süreçte karşısına çıkabilecek tüm riskleri değerlendirir ve bunu sürekli her olay ve durum karşısında yapar. Bu durum, kişinin gün içindeki aktivitelerine, motivasyonuna yansıyorsa; ciddi bir problemle yani aşırı düşünme sendromu ile karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Aşırı Düşünme Sendromu (Overthinking) Nedenleri Nelerdir? Hayatta kalmak için hepimiz riskleri değerlendirir, karşımıza çıkan tehlikeli durumların olasılıklarını düşünür ve ona göre davranırız. Veya sorunlarla baş edebilmek için çok taraflı düşünerek çözümler geliştirmeye çalışırız. Hatalarımız olduğunda ders çıkarmaya çalışarak gelecekte tekrar yapmamaya çalışırız. Ancak bazı kişiler sürekli olanları veya olacakları düşünür. Bu düşünme şekli aşırı düşünme sendromunun bir sonucudur. Bizi bu sonuca götüren sebepler aşağıdaki şekilde sıralanabilir; Anksiyete (kaygı bozukluğu) problemine sahip kişiler, kaygıları sürekli olarak tetiklendiği için kendi içlerinde problemleri aşırı derecede düşünüp irdeleyerek rahatlama eğiliminde olabilirler. TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) yaşayan kişiler, yaşanılan olumsuz anıda takılı kalarak o anı sürekli olarak düşünebilirler. Fobilere sahip kişilerde de bu sendrom yaygın olarak görülmekte ve kişi sahip olduğu fobiyi aklından çıkaramamaktadır. Kısacası aşırı düşünme sendromu altında pek çok sebep yatmaktadır. Hayat kalitesini düşürecek, gündelik yaşama etki edecek derecede düşünme eylemleri varsa altında yatan sorunlar araştırılmalı ve çözüme kavuşturulmalıdır. Bu noktada bir uzman desteği, süreç için çok önemlidir. Bireysel sorunlar çerçevesinde aşırı düşünme sendromu sizin de hayatınızda yer etmişse bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Göç ve Göçmenlik Psikolojisi
Hepimiz; doğduğumuz, büyüdüğümüz toplumun kültürel normlarını benimser ve kendimizi oraya ait hissederiz. Öyle ki büyüdüğümüz veya çok uzun zaman geçirdiğimiz bir mahalleden çok uzak olmayan farklı bir mahalleye taşındığımızda bile yeni yere uyum sağlamak ve orayı kendimize ait hissetmek için alışma süreci geçiririz. Şehir değiştirdiğimizde bu süreç, biraz daha zorlu geçmeye kuvvetli bir adaydır. Kişi bu değişikliğe rağmen hala aynı ülkede, aynı dili konuştuğu insanlarla birliktedir. Kültürel farklar olsa dahi, aidiyet kendini hissettirmeye devam eder. Bu durum ülkeler arasında gerçekleştiğinde ise göç ve göçmen olarak adlandırılan bu kavram, kişide çok ciddi etkiler bırakan özel bir konuya evrilerek farklılaşmaktadır. Göç Psikolojisi Nedir? Günümüzde kişiler; çeşitli sebeplerle ülke değiştirerek yepyeni, bambaşka bir toplumda yaşamaya başlamaktadırlar. Kimileri evlenip gelin ya da damat olarak farklı bir ülkeye gider, kimi okumak için, kimi yeni iş fırsatları için gider… Her ne sebeple olursa olsun göç, kişi için çeşitli zorlukları da beraberinde getirir. Kişinin bireysel özellikleri, göç ettiği yere aşinalığı, neden göç ettiği gibi konular; kişinin zorluklarla baş edebilme düzeyini belirler. İçine kapanık, sosyal açıdan zayıf, gelişime ve yeniliğe açık olmayan bireyler bu süreci çok zorlu geçirirken; sosyal, dışa dönük, yeniliğe açık kişiler için bu uyum süreci daha kolaydır. Göçmenlerin Yaşadığı En Büyük Sorunlar; Etnik ayrımcılık Lisan problemleri Kültürel yalnızlık Ekonomik sorunlar Yeni yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışma olarak özetlenebilir. Örneğin; gelin olarak göç eden bir kadın, yıllarca beraber yaşadığı ve sevdiği ailesinden çok uzakta, hiç tanımadığı bir kültürde, hiç bilmediği dili konuşan insanlar arasında kendini yapayalnız hissedebilir. Elbette sosyal açıdan zayıf karakterler bu hissi çok daha derin ve uzun süreli yaşayabilirler. Markete gittiğinde ne alacağını ifade edemeyen, sosyal açıdan yalnız, arkadaşsız dünyasında ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden geçirdiği günler; kişiyi hayli zorlayacaktır. Yaşadığı bu yalnızlık, bilinmezlik ve yabancılık hissi, kişi için psikolojik olarak da olumsuz etkileneceği bir süreç olacaktır. Tüm bu içsel süreç yanında, yaşadığı toplum tarafından göçmen etiketi ile damgalanması, farklı bir dine sahip olduğu için yaşadığı dışlanmışlık ve zorbalık gibi süreçlerde sesini çıkaramaması, kendisini ifade edememesi de kişiyi psikolojik olarak zorlayan önemli etkenlerdendir. Aşağıda ise göçmenlerin yaşayabildiği 5 farklı evre bulunmaktadır; Göç ve göçmenlik psikolojisinde yaşanan ilk evre balayı evresidir. Bu aşamada bireyler umut doludur ve her şeyin iyi olacağına inanırlar. İkinci evre ise reddetmedir. Bu evrede kişiler büyük umutlarla geldikleri ülkenin ya da şehrin eksiklerini görmeye başlarlar. Aynı zamanda kendi ülkesinde yapabileceği şeyleri başka bir ülkede yapamadıklarını fark ediş evresidir. Geri çekilme evresi ise üçüncü evredir ve kişiler geldiklerini pişman olmuş hissedebilirler. Bununla birlikte başarısızlık ve umutsuzluk gibi olumsuz duygular hissedilir. Dördüncü evrede bireyler kabullenmeye başlar ve yeni yerleşim yerinin şartlarına adapte olurlar. Tersine şok ise son evredir ve bu evrede artık kendi ülkeleri ya da şehirleri göçmenlere ilginç gelmektedir. Tüm bu evrelerin her birinde bireyler farklı duygular hissederler ancak; bunlar travmatik olmak zorunda değildir. Sosyo-kültürel farklardan dolayı kişilerin zaman zaman başarısız, umutsuz ya da pişman hissetmesi normaldir. Önemli olan sonraki evreye geçilip geçilemediğidir. Göçmenlerin Yaşadığı Sorunlar Nelerdir? Göçmenlerin yaşadığı sorunlar, hangi ülkeye ya da şehre göç ettiklerine göre değişiklik gösterir ancak hissettikleri ve psikolojik sorunları ortaktır. Örneğin her göçmen, kültürleşme stresini yaşamaktadır. Çok benzer kültürler arasında yapılan göçlerde dahi ufak farklılıklar göçmenleri strese sokabilir. Kendi kültürüne çok alışmış bireylerde stres düzeyi daha fazla olabilmektedir. Öyle ki, çok farklı bir kültüre yapılan göçlerin sonucunda sadece psikolojik değil, yemek düzenine ve alışkanlıklarına bağlı olarak bedensel problemler de ortaya çıkabilmektedir. Göçün tüm bu olumsuz etkileri kişide; ağlama krizleri, sürekli uyku, yorgunluk, hayattan keyif alamama gibi ciddi depresyon ve anksiyeteye sebebiyet verebilir. Sosyal ortamlara girdiğinde kendini kötü hissetme, terleme, konuşamama gibi belirtiler gösteren sosyal fobiye de neden olabilir. Aynı zamanda tüm olumsuz süreçler eve yansıyarak eşler arasında sorunlar ortaya çıkabilir. Yetişkinler, çocuklara oranla durumlara çok daha kolay adapte olurken yaşlı bireylerde depresif hallerin daha fazla olduğu görülmektedir. Göç ve göçmenlik, özellikle çocuklar üzerinde yıkıcı etkiler bırakabilir. İlkokula başlayacak bir çocuk; dilini hiç anlamadığı, kimseyle iletişim kuramadığı, belki herkesten farklı olduğu için dışlandığı ve arkadaş gruplarına dahil edilmediği bir okul ortamında; ciddi oranda yalnız kalacaktır. Kendini iyi hissetmediği, hiçbir şey anlamadığı okulda, tek başına bir gün geçirmek, onun için kelimenin tam anlamıyla kabus olacaktır. Henüz gelişim evresinde yaşadığı bu yalnızlık ve mutsuzlukla kaygı düzeyi artacak; depresyon, anksiyete, öfke kontrol sorunları ve ağlama krizleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşayarak veya ev içerisinde saldırgan tavırlar sergileyerek bu zorlu durumla başa çıkmaya çalışıyor olacaktır. Aynı zamanda bu dışlanmışlık ve yalnızlık büyüyerek ciddi bir durum halini alabilir ve gelecek yaşantılarına da etki edebilir. Gelecek yaşantısında da sosyal izolasyon, içe kapanıklık, kaygı problemleri, panik atak gibi sorunlar yaşayabilir. Göçün Olumsuz Etkileriyle Nasıl Başa Çıkabiliriz? Göç edilecek yere yerleşmeden önce ziyaretler, yere aşina olmanıza olanak sağlar. Kültür ve yaşayış biçimi ile ilgili önden bilgi sahibi olmak ve kişinin kendini bu yaşam tarzına hazırlaması; kişinin karşılaşacağı zorluklarla baş edebilme gücünü artıracaktır. Kişinin dil ile ilgili önden bilgi sahibi olması, en azından gündelik yaşamda kullanılacak cümleleri ve yanıtları öğrenmesi; süreci daha da kolaylaştıracaktır. Özellikle çocuklar göçe önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Tüm süreç öncesinde alınacak danışmanlık desteği, hem çocuk hem de ebeveyni için faydalı olacaktır. Aynı zamanda göçten sonra desteğin devamlılığı, oluşabilecek psikolojik pek çok sorunun önüne geçecektir. Zorlu göç sürecinden önce veya göç sonrasında desteğe ihtiyacınız varsa bizimle www.psikolojiantalya.com internet sitemizi ziyaret ederek veya +90 0555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaralarımızı arayarak iletişime geçebilirsiniz.
Davranışlarımız Duygularımızın Kontrolü Altında
Yaşamımızda sahip olduğumuz 7 temel duygu vardır. Bu duygular; sevinç, üzüntü, tiksinme, şaşırma, korku, öfke ve utançtır. Yaşamımız boyunca karşılaştığımız olaylar, duygularımızı etkiler, duygularımız da davranışlarımızı… Peki neden duygularımız davranışlarımızın kontrolü altında? Duygular Davranışları Nasıl Etkiliyor? Duygu, düşünce ve davranışlar birbirleriyle etkileşim halindedir. Düşüncelerimiz duygularımıza, duygularımız davranışlarımıza yön verir. Hatta duyguların etkisi öyle güçlüdür ki bir ortama girdiğimiz zaman, başka insanların duygularını da etkileyebiliriz. Ofise çok mutlu, pozitif giren ve herkesle pozitif ilişki kuran bir kişi; diğer kişilerin de duygularını mutlu olacak şekilde etkileyecektir. Aynı şekilde depresif, morali bozuk, kızgın veya üzgün şekilde sınıfa giren bir öğretmenin, sınıfa girişi ile beraber sınıfında bulunan öğrencilerin de modunun düştüğünü gözlemleyebiliriz. Duygulara kaynaklık eden düşüncelerimizi, yaşantıların beyinde oluşturduğu faaliyetler olarak tanımlayabiliriz. Öğrendiklerimiz beynimizde depolanır, anlamlandırılır ve gelecekteki yaşantılarımıza yön verir. Bir olay yaşadığımızda beynimizde anlamlandırdığımız düşüncelerin yönlendirdiği şekilde tepkiler veririz. Beynimizde anlamlandırdığımız bu tepkiler, o anda hissettiklerimize yani duygularımıza etki eder. O duygular da davranışlarımızı tetikler. Örneğin; araç kullanırken, önünüzde makas atarak giden farklı bir aracın bir anda önümüzde belirdiğini varsayalım. Öğrendiğimiz trafik kuralları, yaşamımızı güvence altına alan, bizi koruyan önemli kurallardır. Bu kurallara uymayan ve can güvenliğimizi riske atan bir durum yaşadığımızda korkabiliriz. Bu korku ve endişe; aslında bu durumun kazaya yol açabileceği, yaralanma veya ölüme sebep olabileceği düşüncesiyle oluşan bir duygudur. Bu korku duygusu, kişinin gerilmesine, araç kullanırken dikkatinin dağılmasına ve dikkatsiz araba sürmesine sebep olabilir. Aynı şekilde sürücüye karşı öfke de gelişebilir. Bu durumda da camı açarak sürücüye söylenecek olan sözler, bir tartışmaya yol açabilir. Bu tür durumların travmaya sebebiyet verebileceği de unutulmamalıdır. O an yaşanmış olan korku duygusunu kişi bir daha yaşamak istemez ve bu sebeple aklının bir köşesinde hep o an takılı kalır. Bu duygu, kişiyi hep tedbirli davranmaya iter. Hatta, kişinin bir daha araç kullanamamasına dahi sebep olabilir. Bir başka örnek olarak da yoğun çalışan ve çalışmaktan sıkılmış bir kişinin tatile gitmesine 1 hafta kala “işleri tatil dönemine kalmaması için” çok daha yoğun çalışmasını ele alabiliriz. Kişi, tatile gidecek olmasının heyecanı ve mutluluğu içerisinde yoğunluğu hiç problem olmaz hatta çok daha motive çalışarak çok daha kaliteli işler çıkarabilir. Davranışlarımızı Kontrol Altına Almak Mümkün Mü? Davranışlarımızı kontrol altına almamız için, duygularımızı doğru yönetmeyi öğrenmemiz gerekir. Duygularımızı yönetebilmemiz, yaşanılan olaylar karşısında duyguları işlevsel olarak kullanabilmemize ve doğru tepkiler geliştirerek davranışlarımızı düzenlememize yardımcı olur. Kızdığımız zaman karşımızdaki insana öfkeli davranışlar sergilemek yerine bu duyguyu yaşayıp anlık çıkışlar yapmayarak doğru zamanda doğru iletişim kurabiliriz. Duygularımızı Nasıl Yönetebilir ve Davranışlarımızı Nasıl Kontrol Altına Alabiliriz? Öncelikle duygularımızın farkına varmak, olaylar karşısında duygularımızı kabul etmek; duygu yönetimi için güzel bir başlangıç olabilir. Duyguların farkına varılması, davranışların da düşünce yoluyla doğru yönetilmesini sağlayacaktır. Bir önceki örnekte ele aldığımız trafikte makas atılması durumunu varsayacak olursak; kişinin aracı bir kenara çekmesi, evet şuan korktum ve öfkelendim diyebilmesi gerekir. Böylece bu duygularımın farkındayım, sakinleşene kadar burada bekleyeceğim diye düşünerek derin derin nefes alınıp verilebilir. Ancak bazı kişiler için duyguları kontrol etmek çok zordur. Özellikle ağır travma yaşamış kişiler, çocukluk ihtiyaçları tam anlamıyla karşılanmamış veya aşırı kaygılı kişiler tetiklendikleri anlarda bu duyguları kontrol etmek neredeyse imkansızdır. Çünkü burada düşünce ve davranış, duygudan doğmaktadır. Bu noktada mutlaka bir uzmandan destek alınmalıdır. Duygu odaklı terapi ile duyguların regüle edilmesi ve işlevsel şekilde kullanılması sağlanabilir. Duyguların doğru yönetilememesi konusunda travmalar veya çocukluk yaşantılarından gelen sorunlar varsa farklı psikoloji yöntemleri ile de süreç desteklenebilir. Bu konuda profesyonel bir bakışa ihtiyacınız varsa www.psikolojiantalya.com adresinden, +90 555 101 51 15 veya +90 552 606 22 26 telefon numaraları üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Psikolog B. Su Yıldız









