Geçmiş Geçmiş midir?

Hepimizin büyürken ötekilere ihtiyacı vardı; annemize, babamıza, kardeşimize, bakıcımıza, yakın çevremizdeki insanlara… Dünyayı, kim olduğumuzu onlar aracılığıyla öğrendik. Belki şu an büyüdüğümüz o evin, ebeveynlerimizin kilometrelerce uzağındayız ya da çocukluğumuzun üzerinden yıllar geçti… Belki şu anda çocukluğumuzu özlüyoruz belki de hiç hatırlamak istemiyoruz. Peki, geçmişi geri getirebilir miyiz?

Evet getirebiliriz… Çünkü hepimiz büyücüyüz, her gün birbirimizi, kendimizi büyülüyoruz…

Doğduğumuz evi, içinde yaşanılan hatıraları, üzerimizde kalıcı etki yapan o insanları her an yanımızda taşıyoruz. Üstelik bu evin içinde yaşadığımız hayal kırıklıkları, karşılanamayan ihtiyaçlarımız, eksik kalan bilinçdışı ihtiyaçlarımız, ebeveynlerimizle yaşadığımız çözümlenmemiş sorunlarımız ne kadar çoksa o kadar çok büyü yapıyoruz. Eksik olan yanlarımızı tamamlamak için oynadığımız bu büyü oyununa aktarım diyoruz. Aktarım hayatımızın geçmiş dönemlerinde kalmış kişilere özellikle ebeveynlerimize karşı hissettiğimiz duyguların, yaklaşımların, beklentilerin, algıların, tepkilerin, inançların ve yargıların bilinçsiz bir şekilde yer değiştirmesi ve şu anda hayatımızda olan başka insanlara yönelmesidir. Bu büyüyü her an her yerde yapıyor olabiliriz ancak çoğumuz bunun farkında bile değildir, çünkü aktarım bilinçsizdir. Şayet ebeveynlerimden birinin özellikleri şu anda ki partnerime çok benzemiyorsa bunu fark etmemiz epey güçtür.

Aktarım yaptığımızda görüşümüz bulanıklaşır. Geçmişin gözlükleriyle şimdiye baktığımızda karşımızdakinin yüzü geçmişteki birinin yüzünü alır, bulunduğumuz tarihten çok gerilere gideriz. Şu an işyerinde korktuğumuz patronun bir zamanlar biz bir cüceyken dev bir insan olan öfkeli babamız olması, benimle niye ilgilenmiyorsun diye öfkelendiğimiz eşimizin bizi eksik bırakan annemiz olması… Kulağa tuhaf gelse de tam da böyle oluyor.

Karmaşık yaşam öykümüzde eksik kalan şeyleri, sevgililerimiz, çalışma arkadaşlarımız ve meslektaşlarımızla olan ilişkilerimiz aracılığı ile tamamlamaya çalışırız. Geçmişimizi konuşarak değil tekrarlayarak yaptığımız aktarım değerli bir armağandır. Çocukluğumuzun nasıl geçmiş olduğunun, ne tür etkileşimler yaşadığımızın, gerçekte neler olup bittiğinin, nasıl bir mutluluk içinde yaşadığımızın veya ne türlü bir mutluluğun özlemini çektiğimizin, nasıl bir cehennem ile lanetlendiğimizin veya bu cehennemden nasıl tam zamanında kaçtığımızın tüm bilgisini şimdimizde bulabiliriz. Yineleyen hikâyelerimize, yakındığımız şeylere, üzüldüğümüz film karelerine, özlem duyduğumuz sevilme ihtiyacımıza bakarak çocukluğumuza ışık tutabiliriz.

Geçmiş en çok da eş seçimimizde, aşk hikâyelerimizde, partnerlerimiz ile yaşadığımız ilişki biçimimizde kendini gösterir.

Âşık olduğumuz zaman zihnimiz çocukluğumuzda yarım kalan hesapları, eşler üzerinde tamamlamaya çalışır. Âşık olduğumuz insana karşı hissettiğimiz bütün olumlu hisler ve yüklediğimiz vasıflar aslında çocukluğumuzda etkisi altında kaldığımız insanların olumlu yanlarıdır. Çocukken yaşadığımız anlar, hisler ve bu hisleri oluşturan insanlara dair olumlu özellikler âşık olduğumuz kişide adeta bir araya gelmiştir.

İlk etapta tüm olumlu yanlar açığa çıkarken, zamanla yaşanan çatışmalar olumsuz kişilik özelliklerinin de karşı tarafa yansıtılmasına neden olur. Davranış biçimleri olumsuza dönüp ilişki bozulmaya başladığında ise “Sen değiştin. Sen benim sevdiğim insan değilsin!”, şeklinde veryansınlar oluşmaya başlar. Aslında burada değişen âşık olduğunuz kişi değil, bizim onlara yüklediğimiz vasıfların niteliğidir. Olumlu atıflarımızın yerini, ebeveynlerimizin eksik bıraktığı yerler alır.

Ebeveynlerimiz tarafından en çok da sevilmeye ihtiyacımız vardı. Ebeveynlerimizin bizi bu beş öğeyi karşılayarak sevmesi gerekirdi. Dikkate alınma, kabul görme, takdir edilme, şefkat görme ve olduğumuz gibi olmamıza izin verilmesi… Geçmişte bu ihtiyaçlarımız karşılanmazsa bu beş öğeyi başkalarında bulmaya çalışabiliriz ve bu makul bir yoldur. Fakat öncelikle kendi üzerimizde çalışmadıkça, geçmişin yasını tutmadıkça, sürekli olarak ve ısrarla eşimizden ihtiyaçlarımızı karşılamasını talep etmemiz muhtemeldir. Her ihtiyacımız karşılanmadığında hayal kırıklığına uğrarız. Bize zaman ayırmamış herkes için yas tutmaktansa, asıl zaman ayırması gereken ebeveynlerimiz için yas tutmak daha anlamlıdır. İhtiyaçlarımız hakkında ne kadar farkındalık kazanabilirsek kendimizin neyin üzerinde çalışmamız gerektiğini kavramamız, aktarımlarımızı geçmişe gömmemiz ve bizi gerçekten sevecek kişileri aramamız olasılığı o kadar güçlenir. İlişki kurma tarzımız bütünüyle daha az baskıcı ve daha rahat hale gelir.

Psikoterapi ile gizli dertlerimizin neler olduğunu keşfetmemiz ve bunları iyileştirebilmemiz, hüzünlü bir tekrar olan aktarımı geçmişi yeniden kurmamıza yarayacak bir malzemeye dönüştürmekle pekâlâ mümkündür. Psikolojik özgürlük, geçmişimizin döküntülerinden, donatılarından kurtulmuş bir şekilde, geçmişimizin ve başkasının şimdi buradaki gerçekliğine girme cesareti bulduğumuzda gerçekleşir. Birbirimize an be an aktarım yaparken bizi yargısız ve beklentisizce dinleyebilecek terapistler bize ve bize olanlara ayna tutabilecek yegâne kişilerdir.

Psikolog N. Gül Demir

en_USEnglish
tr_TRTurkish en_USEnglish